Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > Dergiler > Dergiler > Diğer Dergiler


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 10-02-2013   #1
PlaTonTon
 
PlaTonTon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2012
Mesajlar: 68
User ID: 102
Tecrübe Puanı: 130952390
Reputation: 1309523801
PlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper Üye
Arrow Cumhuriyet Kitap Eki Sayı - 1231 (19 Eylül 2013)



İÇERİK


Richard Brautigan’dan “Japonya Günlükleri”
Ali Bulunmaz

Mehmet Cevat Yıldırım’dan “Kâbusname”
Lal Mina Solmaz

M.Akif Tutumlu’dan “Taşkın Boşluk”
Osman Namdar

Okuduğum Kitaplar: 1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman
Metin Celal

Susana Fortes'ten "Robert Capa'yı Beklerken”
Eray Ak

Seda Uyanık’tan “Osmanlı Bilim Kurgusu”
Irmak Ertuna

Antonio Negri'den "Sanat ve Çokluk”
Kaya Özsezgin

Kitaplar Adası: Yaşar Kemal, Gabriel Garcia Marquez, Mo Yan
M. Sadık Aslankara

Tahir Abacı ile dört kitabını konuştuk
Cenk Gündoğdu

Leylâ Erbil’de öykünün sesi
Nedret Öztokat

Şiir Atlası: Antonina Kimitval, Ogdo Aksenova, Vassili Ledkov
Cevat Çapan

Cemil Kavukçu’dan bir gençlik romanı: Yolun Başındakiler
Mavisel Yener



Dergiden:


1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman

Metin Celal


Veli Uğur “1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman”da son otuz yıldır okuların ilgisiyle gelişen, çoğalan, çoksatanlar listelerini oluşturan popüler romanları inceliyor, akademik açıdan sınıflandırıp eleştirel gözle değerlendiriyor.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yayıncılık dünyası için Türkiye’de yeni bir başlangıç oldu. Askeri darbe ile siyasi ya da kültürel misyonla yayıncılık yapan yayınevlerinin ve Anadolu’daki kitapçıların birçoğunun kapanması ile yayıncılığımız adeta sıfırlanmış ve yeniden kurulmak durumunda kalmıştı. Günümüzde etkin olarak faaliyet gösteren yayınevlerinin neredeyse tamamı 80 sonrası kurulmuştur. 80 öncesinden gelen çok az yayıncı vardır. 80 sonrası yayıncılar siyasi ya da kültürel misyonlu bir destek almadıkları için ticari olarak kendi ayakları üzerinde durmak zorundaydılar. Kitap üretimi hem sayıca arttı hem de çeşitlendi. “Çoksatan” kavramı keşfedildi. Bu da doğal olarak yayınevlerinin popüler romanlara yönelmelerini gerektirdi.

Veli Uğur’un da belirttiği gibi aslında ilk Türkçe romanın yazıldığı 1800’lerden başlayarak “popüler” başlığı altında incelenebilecek birçok roman yazılmış. Bunların bir bölümünün batı’da yazılan romanlara öykünerek hatta taklit ederek ya da birebir kopyalayarak yazıldıklarını söylesek de özgün ve çoksatan yapıtlar da olmuş. Ama sayıları pek fazla değil. Romanın ülkemiz için yeni bir tür olduğu ve yine 80’lere dek yıllık roman üretiminin 40-50 civarında gerçekleştiği gözönüne alınırsa bu durum şaşırtıcı değil.

Veli Uğur, akademisyenlerin popüler kültürü ve romanı incelemekte oldukça geç kaldıklarını ve yapılan incelemelerin sayısının da bu nedenle az olduğunu belirtiyor. Geç kalmanın yanında, Adorno daha 1940’larda tanımını yapmış olsa da akademik dünya kültür endüstrisini ve ürünlerini anlamakta ve yorumlamakta da geriden geliyor. Yapılan tanımlamalar da, sınıflandırmalar da eskimiş ya da varolanı karşılamaz nitelikte görünüyor. Hele bu sınıflandırmaları günümüz popüler romanlarına uygulamaya kalktığımızda daha büyük bir kuşkuya düşüyoruz.

Veli Uğur “1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman”da (Temmuz 2013, Koç Üniversitesi yay.) arka kapağa da alıntılanan şu tanımlamayı yapıyor: “Popüler romanların en belirgin özellikleri seri üretilmeleri, belirli formüllere, basmakalıp kahramanlara ve olaylara dayanmalarıdır. Söz konusu eserler, yüzeysel bakıldığında dünyayı sorgulamak yerine olduğu gibi kabullenip iyi ve kötü, siyah ve beyaz arasında bölünmüş basit bir yapı olarak tanımlayan, dünyevi problemleri basitleştiren, okuyucuyu da buna yönlendiren eserlerdir. Yaygın olarak tüketilen popüler romanlar en çok edebiyatı sorgulama ve eleştirme işlevlerinden soyutladığı, seri üretimden kaynaklı maddi kazancı öne çıkardığı iddialarıyla eleştirilir.”

Veli Uğur, popüler romanları aşk romanları, hidayet romanları, bilimkurgu romanları, polisiyeler, casus romanları, fantastik romanlar, korku romanları, siyasal kurgular, tarih romanları olarak sınıflandırmış. Uğur’un 80 sonrasından ele aldığı ilk tür aşk romanları. Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok”undan başlayarak bölümde ele alınmayan ya da alınan çoğu romanın bu tanıma uymadığını görüyoruz. Türkiye’de ABD’de olduğu gibi Beyaz Dizi romanları yazılıp pembe dünyalar kurulmuyor, aksine Asena örneğinde olduğu gibi kadının kimliğine sahip çıkmasını, özgürlüğünü savunan, kadını feminizme çağıran eserler yazılıyor. Çünkü kadın okurun çözüm bekleyen sorunları var ve romanlarda da onları arıyor.

Örneğin Uğur’un “hidayet romanları” dediği inanç temelli romanlar “belirli formüllere, basmakalıp kahramanlara ve olaylara dayan”an eserler gibi görünseler de “sorgulama ve eleştirme işlevlerinden soyutla”nmak bir yana başta laiklik olmak üzere Cumhuriyetin temellerini oluşturan prensipleri tartışmaya açtıklarını ve kendi dini inançlarına göre bir yaşam biçimi önerdiklerini görmemek elde değil. En tipik örnek Şule Yüksel Şenler’in dindar kadınların giyimini etkileyip çarşaftan türbana evrimleşmesini sağlayan “Huzur Sokağı”dır. Aynı şekilde Uğur’un “siyasal kurgular” başlığı altında ele aldığı “Metal Fırtına” gibi romanlar da siyasi bakış açıları nedeniyle taraflı ve son derece tartışmalı eserlerdir ki Uğur da bunun farkında ve ilgili bölümde sözünü ediyor.

Tanımlamalar açısından sorunlu alanlardan biri de polisiyeler. “Seri üretilmeleri, belirli formüllere, basmakalıp kahramanlara ve olaylara dayanmaları” ile Osman Aysu’nun romanları Veli Uğur’un tanımlamalarına uysa bile Aysu’nun “dünyayı sorgulamak yerine olduğu gibi kabullen”diğini söylemek pek mümkün görünmüyor. Hele Ahmet Ümit ya da Celil Oker gibi türün önde gelen yazarlarının eserlerinde seri üretim, belirli formül, basma kalıp kahraman ve olaylardan söz etmemiz mümkün değil. Ümit de, Oker de, daha birçok yeni nesil polisiye yazarı da Türkiye’nin önemli meselelerini cesurca ele alıyor ve derinlemesine tartışmaya açıyor. Zaten dünyada da polisiye romanda genel eğilim bu yönde, basma kalıba, sıradana, klişeye yer yok. Aklımıza gelen gelmeyen her sorun derinlemesine yazılıyor, tartışılıyor.

Veli Uğur yaptığı kategorileştirmeye uygun eserler seçmeye çalışmış ama bazı yerlerde bu seçim uygun olmamış. Pınar Kür ve İsmail Güzelsoy’un polisiye içerikli romanları popüler romanı mı yoksa edebi eserin içinde polisiyenin kullanılmasını mı örnekler? Hem satış hem de içerikleri açısından popüler roman tanımlamalarına sokulamayacak edebi değerlerde oldukları ise açık.

Öte yandan 2000’li yıllarda popüler olan, çok satan romanlara baktığımızda da önemli eksiklikler görülüyor. Tarihi roman dediğinizde İskender Pala’nın romanlarını, hele Turgut Özakman’ın Türkiye’de en çok satmış kitap olan “Şu Çılgın Türkler”ini ele almazsanız eksik kalırsınız. Tarihin siyasallaştırılıp yeniden yazılması popüler romanın apolitikken politik hale gelmesi sanırım en iyi Özakman’ın romanı üzerinden tartışılabilirdi.

Okur gözünde şu anda çok satanlar listesinde hangi romanlar varsa onlar popülerdir. Zülfü Livaneli, Elif Şafak, Ayşe Kulin, Buket Uzuner gibi onlarca yazarın romanlarını Uğur’un sınıflandırmaları içinde bir yere koyamıyorsunuz.

Kültür endüstrisi “popüler romanla” ilgili eleştirileri iyi bildiği için popüler olanla edebi olanı birleştirme çabası içine girdi. Okura satın aldığı kitabın hem zevkle vakit geçirebileceği hem de sahip olmakla gurur duyacağı ürünler olduğu inancı aşılayarak popüler ürünün değerini artırdı. Edebiyat eseri çoksatar romana dönüştürüldü. Diğer yandan da her tür okura aynı anda, tek bir romanla hitap edebilmek için popüler kavramını oluşturan türlerin bileşiminden “bestseller” türü yaratıldı. Artık birçok kitabı kolayca kategorize edemiyoruz.

Veli Uğur, üniversite öğrencileri arasında kendi gözlemlerine dayanarak okurun ince kitaplar talep ettiğini söylüyor (s.315) ama popüler romanlar gittikçe kalınlaşıyor. Popüler romanların kalınlaşmasının nedenini yayın dünyasını izleyenler de merak ediyor. “Kalın roman” yayıncının bir defada daha çok para kazanması, yazarın daha fazla telif alması demek olabileceği gibi bir okur tercihi de olabilir. Talep olmadan arz olmaz. Okurun böyle bir talebi yoksa ne kadar uğraşsanız da arz ettiğiniz kitabı satamazsınız. Fatih Acer’in Bursa’da 9 ayrı okulda popüler roman okuyan 421 genç arasında yaptığı araştırma popüler roman okuru ile ilgili ilginç veriler veriyor. Ankete katılanların %41’i 401 ve üzeri, %39’u 301-400 sayfa arasındaki romanları okuyor. %36.8’i 1-3 gün içinde, %33.3’ü bir haftada bir kitap okuyor. “Bir romanı seçerken neye dikkat edersiniz?” sorusuna verilen cevaplar şöyle: 326 okur “sürükleyici olmasına” demiş, beni yansıtması 43, tavsiye edilmesi 16, herkesin okuması 16, çok satıyor olması 11, sayfa sayısının azlığı 9. Popüler bir romanı satın almada ise arkadaş tavsiyesi %31.6, çok satanlar listesinde olması %21,4, takip ettiği bir yazarın kitabı olması %16,9, reklamların etkisi %6,2 (turkishstudies.net/Makaleler/1398366249_01AcerFatih-edb-1-23.pdf).

Veli Uğur “1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman”dası hem bu tür tartışmalara yol açmasıyla hem de esas olarak popüler roman dediğimizde ne anlamamız, hangi romanların hangi türe girebileceğini genel olarak görmemiz açısından kaynak bir eser.


Leylâ Erbil’de öykünün sesi

Leylâ Erbil, çoksesli öykü dili, esnek biçemi ve toplumsal nabzımızı tutan konularıyla öykü alanına çağdaş bir soluk getirmiş, yenilikçi tavrıyla öykünün yeni anlatım damarları bulmasına öncülük etmiştir.

Öykü estetiği açısından bakıldığında, bilindiği gibi “çarpıcı etki”, “bütünlük etkisi” vurgulanır genellikle. Leylâ Erbil’in öykülerinde çarpıcı etki bazen başka metinlerin araya katılmasıyla elde edilir: “Çekmece” adlı öyküde bir karı kocanın yazışması bir gazete haber kupürüyle tamamlanır; “Tanrı” öyküsü bir kartpostalla. Metinler, yazılar öykünün anlamsal katmanını destekleyecek biçimde ana yapıya katılır. Heterojen bir metin yapısı dikkat çeker. Metinlerin anlatıya yerleşmesinin yanı sıra başka teknikleri de Leylâ Erbil başarıyla kullanır. Yine öykü estetiği açısından, özgün bir biçemle yoğrulmuş, romana oranla kısa, özlü, anda odaklanan bir yazı etkinliği akla gelir. Leylâ Erbil’in öyküsünde de kısa bir ana (şimdiki zamana) yerleşmiş özlü bir anlatım dikkat çeker. Çoğunlukla birbirini izleyen farklı parçalardan oluşan bir bütündür öykü.


Prof. Dr. Nedret ÖZTOKAT*

Türk öykücülüğü çağdaş yazınımızın en canlı damarlarından biridir kuşkusuz. Usta yazarların yanı sıra, genç yazarların, edebiyata gönül vermiş meraklıların birbirinden değişik renklerde ve tonlarda dokuduğu öyküler zengin bir okuma evreni sunar okuyucuya. Kiminin kişileri bize tanıdık gelir; kiminin uzamları, bazen yitirdiğimiz ev içlerine, bazen de bilmediğimiz semtlere götürür bizi; kiminin olay örgüsü tanıdık gelir, bizi çeker, kendimizden bir şeyler buluruz. Usta işi öyküler ise her şeyden önce ve her şeyden çok, yazınsal bir söylemle (öykü diliyle), bir anlam evreninin birbiriyle örtüştüğü, birinin diğerini dengeli biçimde taşıdığı sağlam yapılarıyla biz okurları kendisine çeker. Bu öyküleri bir kez okuduktan sonra, belleğimizde sık sık döneriz anlattıkları evrene.

Hallaç, Gecede ve Eski Sevgili başlıklarıyla yayımlanan yapıtlarındaki öykülerde, kendine özgü yazınsal söylemi, özgün kurgusu ve biçemiyle, titiz bir aydın bilincinin topluma ve bireye tuttuğu aynadan yansıyan alabildiğine devingen bir dünyayı bizlere aktaran Leylâ Erbil çağdaş Türk öyküsünün önemli bir sesidir. Bu ses bize neyi anlatır, diye soracak olursak, yanıt çok nettir: Bize bizi anlatır, ülkemizin Cumhuriyet serüvenini anlatır, kentleşmeyi, kentleşememeyi, günü yakalarken geçmişi yok etmeyi ve tüm bu dönüşüm ve değişimlerin ruhlarda açtığı boşluğu ve yaraları, aydınımızın açmazını, değerlerin yozlaşmasını, kısaca evrilmekte olan bize ait bir dünyayı anlatır. Tüm bunları nasıl anlatır, diye soracak olursak, bu toplumun savrulmuş kişilerini konuşturarak; kadına, çocuğa, devrimciye, okumuş insana, özlemlerinden uzağa düşmüş, yarım kalmışlıkların küçük kahramanlarına söz vererek onların algısından, karmakarışık ve düzensiz bir gidişi aktarır bu öyküler.

Leylâ Erbil’in anlatıcıları farklı farklı konumlarla yerleşmişlerdir öykü yapısına. Bazen çocuk kimliğiyle, birer tanık, birer gözlemcidirler, anlatının hemen berisinde bize yakın bir yerde dururlar, soluk alıp verişlerini duyarız; bazen de mesafelidirler, anlatının ötesinden gözlemlerini aktarırlar, onların düşüncelerinin akışına fazla katılmayız, izlemekle yetiniriz. Birçok öyküde “biz” diye kendilerini dile getirirler, bir mahallenin, bir sokağın, bir kentin insanlarıyla kurulan ortak bir söylemin öznesidirler. Öykülerden gelen sesler arasında en baskın olan ses kadının sesidir. Bastırılmış, başkaldıran, özgürlüğe oynayan, birey olmaya çalışan, bunu başaran ve başaramayan kadının sesi.

Şunu da belirtelim, hepimizden parçalar taşıyan öykü kişilerinin söylemlerinin gerisinde son derece eleştirel bir ses kendini açık seçik duyurur. Gelmekte ve geçmekte olana bir türlü göz yumamayan duru bir bilincin varlığı bu öykülerden yansıyan o keskin ve acıtan ışığı hep diri tutar. Bu öyle bir bilinçtir ki, Kalan adlı uzun anlatıyı (bazı kaynaklarda roman diye anılsa da uzun anlatıdır) başından sona kesintiye uğratır, “yazıyorsun”, “anlatıyorsun”, “anlatıp duruyorsun” diye kendi kendisiyle hesaplaşıp durmasıdır anlatıcının; ya da “Vapur” adlı öyküde olduğu gibi, “Ey bu bilinci ben ne yapayım, nasıl doyurayım” diye ironik bir haykırışa dönüşür. Yazarın sesidir bu.

Öykü estetiği açısından bakıldığında, bilindiği gibi “çarpıcı etki”, “bütünlük etkisi” vurgulanır genellikle. Leylâ Erbil’in öykülerinde çarpıcı etki bazen başka metinlerin araya katılmasıyla elde edilir: “Çekmece” adlı öyküde bir karı kocanın yazışması bir gazete haber kupürüyle tamamlanır; “Tanrı” öyküsü bir kartpostalla. Metinler, yazılar öykünün anlamsal katmanını destekleyecek biçimde ana yapıya katılır. Heterojen bir metin yapısı dikkat çeker. Metinlerin anlatıya yerleşmesinin yanı sıra başka teknikleri de Leylâ Erbil başarıyla kullanır. Yine öykü estetiği açısından, özgün bir biçemle yoğrulmuş, romana oranla kısa, özlü, anda odaklanan bir yazı etkinliği akla gelir. Leylâ Erbil’in öyküsünde de kısa bir ana (şimdiki zamana) yerleşmiş özlü bir anlatım dikkat çeker. Çoğunlukla birbirini izleyen farklı parçalardan oluşan bir bütündür öykü. Her bir parçanın konusu, anlatıcısı, zamanı ve uzamı vardır.

Genelde, bir ana sığdırılan, şimdiki zamanda ve burada gerçekleşmekte olan bir öykülemenin içine çok bir geniş zamana yayılan birden çok olay yerleşir. Leylâ Erbil’in yapıtlarına adlarını veren iki önemli öykü, “Gecede” ve “Eski Sevgili” bu yapıyı örnekler. “Gecede” öyküsünde bir erkeğin bir kadına içinden yönelttiği soru ve kadının düşünceleri arasındaki kısacık zamana yerleşir iki kahramanın tüm geçmişi. “Eski Sevgili”yi oluşturan uzun örgü ise anlatıcı Nigâr’ın uykuyu tutturmaya çalıştığı bir gecenin sabaha erdiği süreye yerleşir. Sıklıkla roman olarak nitelendirilen ancak kurgusu ve estetiğiyle uzun anlatı diye adlandırılması daha doğru olabilecek Kalan ise kapsayan anlatı ve kapsanan anlatı yapısının en yetkin örneğini sunar. Bizans’tan Osmanlı’ya, Cumhuriyetin ilk yıllarından darbelere uzanan geniş bir zaman ekseninde, toplumsal kırılmalar, çatışma ve savrulmaların hikâyesi Lahzen’in Zeyyat’ı beklediği o kısa süreye yerleşir. Yalnız “Gecede” ve “Eski Sevgili”’de değil, çoğu öyküde kadın erkeğe bakmaktadır, erkek de kadına; Leylâ Erbil’in öyküsü, işte bu birbiriyle buluşmaya çalışan, gerçekte ise bir türlü buluşamayan, yanlış yer ve zamanda randevulaşmış bakışların anlattığını seslendirir.

2013 PEN Öykü Ödülü’ne değer görülen Leylâ Erbil, çoksesli öykü dili, esnek biçemi ve toplumsal nabzımızı tutan konularıyla öykü alanına çağdaş bir soluk getirmiş, yenilikçi tavrıyla öykünün yeni anlatım damarları bulmasına öncülük etmiştir.

Bu yazı 14 Şubat 2013 Öykü Günü dolayısıyla yapılan Fransız Kültür Merkezi’nde yapılan törende sunulan bildirinin elden geçirilmiş biçimidir.

(*) İstanbul Üniversitesi
 
PlaTonTon isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
1231, cumhuriyet kitap, kitap tanıtım, roman, öykü


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Bilim ve Teknik Dergisi Sayı -550 (Eylül 2013) 4you007 Bilim ve Teknik Dergisi 10 09-15-2013 10:43
19.04.2013 Aydınlık Gazetesi Kitap Eki(Sayı 60) R13VoLutioN Aydınlık Gazetesi Kitap Eki 4 09-01-2013 09:56
03.05.2013 Aydınlık Gazetesi Kitap Eki(Sayı 62) R13VoLutioN Aydınlık Gazetesi Kitap Eki 0 08-31-2013 10:44
08.03.2013 Aydınlık Gazetesi Kitap Eki(Sayı 54) R13VoLutioN Aydınlık Gazetesi Kitap Eki 0 08-31-2013 10:16
08.02.2013 Aydınlık Gazetesi Kitap Eki(Sayı 50) R13VoLutioN Aydınlık Gazetesi Kitap Eki 0 02-15-2013 19:54


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 15:37.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2021, Jelsoft Enterprises Ltd.