Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar  

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > Eski Kitaplarım Genel Bölüm > Eski Dergi - Eskikitaplarım E-Dergisi


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 05-31-2019   #1
cepbook
 
cepbook - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2015
Mesajlar: 2.822
User ID: 33774
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
cepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üye
Standart Hepsi Hikaye Bunların - Aylık "Bir Hikaye" Dergisi

... Hepsi Hikaye Bunların ...
Aylık "Bir Hikaye" Dergisi - Sayı 1 - Mayıs 2019





LAZ BAKKAL - [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]


Tutkulu insanım.

Kendimi bildim bileli böyleyim.

1980 Ankara'sında, 5 aydır en büyük tutkum sigara.

Yıllar önce, günde iki paket içerdim. Bir gün bıraktım. Beş yıl hiç içmedim. Derken, geçen temmuz sıcaklarında bir gün balkonda bir sigara yaktım. O an beynim döndü, yüreğimin çarpıntısı hızlandı. Anladım ki bende sigara yeniden başlıyor.

Garip, tehlikeli bir sevdaya düşmezden önceki bir tedirginlik, ürkeklik vardı ilkin içimde.

Kendi kendime:

“Bir sigara yakmakla başlamaz bu iş... korkma,” diyordum.

Korktuğum başıma geldi.

Gene eskisi gibi her an, gece uyandığımda bile arar oldum onu... İşin kötüsü zaman değişmişti. Ben bu sigara içme işine beş yıl ara verdiğimden, günlük sigara piyasasını bilmiyordum.

Eskiden herhangi bir büfeden, bakkaldan kolaylıkla bulabilirdim sigaramı.

Dediğim gibi, zaman değişmişti. Şu gün aradığımda, sigara her yerde bitmiş oluyor; dört dönüyor, ne yapacağımı bilmiyordum. Hafta sonları, bayram günleri en sorunlu zamanlar oluyordu.

Yeniden kanıma girmişti sigara. İçmeden duramıyordum.

Oturduğum evin karşısında bir laz bakkal vardı. Her sabah Tekelden sigara dağıtıldığında koşuyordum ona; bir paket sigaramı alıyordum.

Çoğunluk bir paket de yetmiyordu bana. Derin derin bakıyordum Iaz bakkalın gözlerine... Israr ediyordum.

Gizlice iki paket veriyordu bana...

Sigaralarımı alır almaz fırlıyordum dükkandan dışarıya. Sabahın ilk sigarasını oracıkta yakıyordum. Tüm bedenim şöyle bir titriyordu; kafamda binbir çeşit düşünce, başlıyordum günüme...

Bu laz bakkal, elli-ellibeş yaşlarında vardı. Gür kır saçları arkaya taranmış olurdu; gri bir bakkal önlüğü giyer, düşük gözlüklerinin ardından işbilir gözleri parlardı.

Evli barklı adamdı. İki büyük oğlu, arada dükkanda dolanırlar, babalarına yardım ederlerdi. En küçük, başı kabak oğlu askerdi. Bayramlarda görüyordum onu.

Laz bakkalın dükkanı genişti. Her ceşit mal satıyordu. Kapısının önünde arabası vardı.

Yaşamı iyi bilen bir kimseydi besbelli; oldukça varlıklıydı. ama bu dış görünüşünden pek belli olmazdı; konuşması kuş dili gibi güç anlaşılıyordu.

Bana sigarayı veren adamdı...

Her sabah dükkanındaydım. Bazen, oğlu Tekel'den gelmemişse, orada bekliyor, sigaralar gelene değin çevreye bakıp oyalanıyordum.

Laz bakkal tutkumu anlamıştı.

Sigara paketini verirken bana, bazen oyun yapıyor, paketi birden geri çekiveriyor, kuş sesi ile cilveli cilveli gülüyordu...

Ağırbaşlı bir adamdı,

Her sabah dükkana girdiğimde, neşelenmeye başlamıştı...

“Beklemek zor” dedi birgün.

“Evet,” dedim.

Az konuşurduk.

Nedense aklıma hiç başka bir bakkaldan sigara aramak gelmiyordu.

Zaten hiç bir bakkal yabancıya sigara vermiyor; ya da sabahleyin, sigara gelir gelmez gerçekten bitiveriyordu.

Laz bakkal, bir süre sonra, sanki giyimine özen göstermeye başladı, sanki saçları daha bir iyi taranmış oluyordu...

Kolluklarını çıkartmıştı. Ben dükkana girdiğimde, hemen tenekelerin arasından dimdik beliriveriyor, gözlerimin içine bakıyordu.

Artık, iki paket birden vermez olmuştu sigarayı bana. Her gün bir paket veriyordu. Belki de ertesi sabah erkenden gelmemi istiyordu. Bir sabah, paketimi bana uzatırken:

“Seviyorsun sigarayı,” dedi.

“Evet,” dedim.

Sigarayı elime verirken, eski nasırlı elini de elime değdirivermişti...

O gün, hiç dikkatimi çekmedi bu olay.

Mutluydum.

Şu günlerde kimseler sigara bulamazken, ben her sabah bir paket sigaramı alıyordum...

Saçlarıma güneş ışığının vurduğu bir başka sabah, Iaz bakkal dükkanının derinliklerinde, anlaşılması güç bir sesle:

“Sen daha iyi sigaralar içmelisin,” dedi.

Hiç ses çıkartmadım. Aldım sigaramı, çıktım dükkandan.

Bir süre sonra, bir başka olay dikkatimi çekti: Laz bakkal kasanın altındaki bir paket sigaramı bana vermezden önce, zaman geçiriyor, konuşmak istiyordu benimle.

Laz bakkala hiç bir duygu duymuyordum. Benim tutkum sigaraydı...

Bir bayram sabahı; sigarasız kalmış, evin içinde fırdönerken kapı calındı.

“Bayram misafiridir,” diye kapıyı açtığımda, karşımda laz bakkalı gördüm.

Siyah takım bir elbise giymişti; saçları ve ayakkabıları parlatılmıştı, boynunda tilki grisi bir kravat vardı.

Kolonya sürünmüştü.

Baktım.

Elinde bir paket sigara tutuyordu.

Elimi sıktı, içeriye girdi.

Ben de ardından girdim; o gitti, salonda başköşeye oturdu.

Paketi açıp, ona bir sigara ikram ettim.

Teşekkür etti:

“Ben kullanmıyorum,” dedi.

Ben, paketten bir sigara yaktım, Iaz bakkalın karşısına oturdum. Tam nasıl davranacağımı kestiremiyordum. Karşımdaki adam, bakkal kılığından çıkmış, devlet dairesinde bir şef filan gibi bir kılığa girmiş, bacak bacak üstüne atmış oturuyor, evimi gözden geçiriyordu.

İyice bir baktım da, adeta bir müdür havası bile vardı onda. Gaga burnu, beyaz bıyıklarının üstünde güçlü güçlü duruyor, daha önce pek dikkat etmediğim ak favorileri parlıyordu. Az konuşuyordu, hep bana bakıyordu.

Ona kahve yaptım. Şeker sundum. Tedirginlikten ne yapacağımı bilemiyordum.

O, çok rahattı.

“Seni arada görmek istiyorum,” dedi bana.

Şaşırdım.

“Her gün görüyorsunuz ya,” dedim.

“Öyle görmek değil,” dedi o; aynı sakin sesi ile.

“Beraber biryerlere gitmemizi, gezmemizi istiyorum... Sen benim verdiğim o sigaraları içerken neler düşünüyorsun; neler yaşıyorsun, onları bilmek istiyorum,” dedi.

“Olamaz!” dedim.

Ağzımdan öyle çıktı birden.

“Niçin?” dedi o.

Bu bir soru değildi.

“Niçin olmasın?” diye devam etti. “Varlıklıyım, istediğin her an sana sigara bulacak güçteyim. Eğer istersen olmayan daha pek çok şeyi bulabilecek gücüm var.

Arabam kapıda.

Olgun bir erkeğim. Çılgınca sigara içen bir genç kadına, biçilmiş kaftan görüyorum kendimi,” dedi.

“Sen bakkalsın yahu, köşedeki bakkalsın. Ben varlıklının kızıyım,” diyemedim.

Deseydim de, çok anlamsız ve gülünç olurdu bu...

Karşımda oturan adam; hem zengin, hem güçlü, hem de kendinden emindi.

Pes etmiştim doğrusu!

Laz bakkalla garip ilişkim böyle başladı.

Sigara yüzünden...

Tekel yüzünden...

O garip tutkum yüzünden.

“Olur,” dedim ona, o bayram günü.

“Belirli akşamlar, operaya, konsere, galalara, sinemaya ve de tiyatroya gidebilirim sizinle...”

“Tamam,” dedi o.

Laz bakkalı, tüm bu eğitimi, bilgisi ve sınıfı dışında olan yerler hiç tedirgin etmemişti.

“Ben biletleri ayırtırım, size haber veririm. Siz akşam vakti gelir, beni evden arabanızla alırsınız,” dedim.

“Oıur,” dedi o.

Kibarca elimi sıktı. Çıktı gitti.

İki gün sonra, Devlet Konser Salonu'nda bir konser vardı, Şef Macardı.Biletleri ayırttım. Laz bakkala haber verdim. Gitmiş, almış biletleri; o akşam saat yedi buçukta arabası ile aldı kapının önünden beni.


Gene şık giyinmişti. Cebinde ak bir mendil, kravatında bir iğne vardı.

Ben beyazlar giymiştim.

Konser Salonunda, ön sıralardaki yerimize oturduk.

O, yıllardır her hafta konsere gidermişçesine rahattı.

O gece, Bach, Sibelius, Motzart dinledik.

Ara olunca çıktık. Sigaramı yaktı. Görkemli bir biçimde yanımda dimdik durdu.

Çevreyi süzdü.

Ertesi gün, o akşam beni konser salonunda gören birkaç arkadaş sordular:

“Yahu, o kont gibi adamı nereden buldun? Milyoner mi? Senatöre benziyor... izmir'li mi?” filan diye sordular.

“Eski bir dost,” dedim. Fazla konuşmadım.

Üç-dört gün sonra, Amerikalı yönetmen Francis Ford Coppolla'nın bir filmi gelmişti. Laz bakkala haber verdim.

O geceye bilet almış, beni evden aldı, gittik...

Filimdeki şiddeti ve duyguyu dikkatle izledi. Vietnam savaşı ile ilgili sahneleri başını yana eğerek seyretti.

Arada çıktık. Sigaramı yaktı.

Çevreyi süzdü.

“Başroldeki çocuğu beğeniyor musun?” diye sordu.

“Hayır,” dedim.

Her seferinde yaptığı gibi, akşam kapımda bıraktı beni.

Gene bizi görenler olmuş.

“O naip kılıklı bey kimdi yanındaki? O ne ağırbaşlı, soylu adam... Burjuva değil, aristokrat besbelli... Nereden buldun? Nasıl tanıştın?” diye sordular.

“Eski bir dost.” dedim.

Herkes merak eder olmuştu. Kimdi bu benim yanımdaki, iyi giyimli, kır saçlı, sessiz, değişik adam?

Bir gece tiyatroya gittik. Laz bakkal bej takım elbise giymişti. İbsen'in bir oyununu baştan sona ilgi ile izledi.

Çıkarken paltomu tuttu.

Bana arabanın kapısını açarken görmüşler.

“Yahu, fabrikatör mü, Hariciyeci mi, hoş adam... Çok hoş adam,” dediler.

Bir başka gece, operada hemen hemen en ön sıralardaydık. Galaya bilet almıştı. Yakasında beyaz karanfili ile Carmen'i dikkatle izledi.

Ben arada yelpazeleniyordum. Kürküm sırtımdan kaydıkça, usulca omzuma yerleştiriyordu.

Vestiyerden şemsiyesini aldı, çıktık.

Eve bıraktı beni.

Birkaç arkadaş:

“Sessiz, büyülü, güclü bir adam... Belli dışarıda uzun yıllar kalmış...Kim bu beyefendi?” dediler.

Birkaç kişi de, “Galiba Sorbonne'dan bir profesör,” diyorlarmış.

Kulağıma geldi. Hiç sesimi çıkartmadım.

Laz bakkal çok az konuşuyor, her şeyi izliyordu. Her seferinde değişik giysiler, yeni, gıcır gıcır pabuçlar giyiyordu.

Terzi Milaslı'ya bir de gala geceleri için kuyruklu frak diktirmişti.

Yavaş yavaş anlıyordum ki, Motzart'ı seviyor, kovboy filimlerinde çocuksulaşıyor, gittiğimiz Rock konserlerinde basbayağı gülümsüyordu.

Bir tek cazz'ı sevemedi. Şikago Cazz Beşlisi'nin konserinden çıkarken anladım bunu.

“Beni biraz yordu bu,” dedi.

Fransız Kültür'ün ve italyan Kültür'ün sinema kulüplerine de üyelik kartı çıkartmıştık. Laz bakkalla birlikte, çok değişik filimler izlemek olanağını bulabilmiştik böylece...


Roberto Rossellini'nin “Stromboli”si ikimizi de çok etkiledi. Bundan başka Visconti'nin görkemli filmi “Leopar”ı izlemek olanağı bulduk. Fakat Iaz bakkal sanırım en çok Vittorio de Sica'nın “Bisiklet Hırsızları”nı beğendi.

Öyle anladım.

Antonioni'nin “La Notte” adlı unutulmaz yapıtını izlediğimizde, laz bakkal filimdeki o garip bunalımı sanırım tam bağrında duydu.

Alain Resnais'nin “Hiroşima Sevgilim” filmini izlerken de elini bir süre şakağına koydu.

Sanırım Fellini'yi de seviyordu.

Saygısı ve ilgisi sonsuzdu bana. Zaten artık gündüzleri görmez olmuştum onu.

Bir iki kez sergi acılışlarında da gittik.

O, soylu görünümü ve sessizliği ile herkesi büyülüyordu.

Bir gece, Brecht seyrederken çok heyecanlandı. Sonra gene o derin, düşünen sessizliğine büründü.

Kokteyllerde geçkince kadınların elini zarif bir hareketle öperdi.

Yavaş yavaş anlıyordum ki, para önemli değildi onun için...

Onu benim elimden almaya calışan kadınlar da oldu. Ona yanaşıyorlar, cilveli cilveli konuşuyorlar, onu etkilemeye calışıyorlardı. O, hiç bakmazdı bile onlara. Nazik nazik söylenenleri dinler; sonra gelirdi yanıma, beraberce çıkardık bulunduğumuz yerden.

Kış gelmişti.

Laz bakkal geceleri siyah bir şapka ve beyaz eldivenler giyiyordu artık.

Herkes parmak ısırır olmuştu, bu ince, esrarengiz, kültürlü adama.

Kimdi bu? Neyin nesiydi?

Gözleri değişikti; Kırımlı bir bey miydi?

Acaba Beyaz Rus muydu?

Ben susuyordum.

Hep yanımda olup, bu hiç bilmediği, duymadığı, görmediği olayları büyük bir dikkatle, içercesine izlemek mutlu ediyordu onu.

Benimle de az konuşurdu.

Bazı zaman düşünürdüm de, sanki sürgünden dönmüş eski bir soylu gibiydi gerçekten.

Yavaş yavaş anlıyordum... O da benim gibi,tutkuları, özlemleri olan bir adamdı.

Bunca olaydan sonra, her an onun ruhunda bir patlama bekler olmuştum. Hissediyordum bunu.

Yanılmamışım.

Kuğulu Parkta, puslu bir sabah zamanı yalnız başıma dolaşırken, bir sigara karaborsacısı yaklaştı yanıma.

Kıvırcık saçlı, çok genç bir delikanlıydı bu. Tuttum, bir paket sigara aldım ondan.

Sigaram vardı ya, laf olsun diye; elimde bolca bulunsun diye aldım bir paket. Ertesi gece Iaz bakkalla Ankara Palas'da akşam yemeği yiyorduk. O Şatobrian ısmarlamıştı, ben Böf Strogonoff...

Yemeğimizi bitirdik. Ben bir Peşmelba istedim. O tatlı yemedi.

Tam Peşmelbayı yerken ben; bir gün önce, parkta karaborsacıdan nasıl sigara aldığımı gülerek anlattım ona.

Bir an yüzü karardı.

Çok kızdığını hemen anladım.

O sırada şef garson yanımıza gelmiş, başka bir arzumuz olup olmadığını soruyordu.

O an masadaki mumun alevi titredi.

Laz bakkal hesabı ödedi. Yüklü bir bahşiş bıraktı. Kalktık.

Sessizdi. Hiç konuşmuyordu.

Ben, kırmızılar giyinmiştim. Yüksek topuklarımın üzerinde zor yürüyordum. O siyahlar içindeydi. Kolumdan tutuyordu. Tüm yemek yiyenler, ilgiyle baktılar ardımızdan, biz çıkarken...

Hiç ses etmedi diye canım sıkılmıştı. O gece suskun suskun bıraktı beni eve. rtesi sabah gene Kuğulu Parka gittim. Tam gölü seyrediyordum ki, o bir gün önceki karaborsacı çocuk çıkıverdi meydana. Bu kez Amerikan sigarası getirmiş. Alacaktım, parayı çıkarıyordum; birden bir silah sesi duyuldu. Karaborsacı çocuk kanlar içinde yere yuvarlandı.

Parkın en kuytu bir köşesindeydik. Kimseler yoktu çevrede. Sislerin arasından, bir ağacın ardında gördüm laz bakkalı. Eski yapı tabancasından sanki duman çıkıyordu...

Gözleri taş gibiydi.

İşte o sabah vakti. Kuğulu Parkta bir Vagner müziğinin sertliğini, bir Bunuel filminin garip çarpıklığını, bir Visconti'nin görkemini hissediverdim.

Parkın ayrı kapılarından koşarak çıktık.

Demek kıskanmıştı beni.

...Üç gece sonra, Tosca operasını izlerken, elindeki beyaz eldiveninin teki ile oynadı.

“Bak, tüm kuralları biliyorum.

Tıpkı bir soylu gibi.

Şerefim var.

Aldatma beni.

Çünkü seni seviyorum,” dedi.

Sonra gözlüklerini düzeltip, salona girenleri izledi. Yelpazemin ardından:


“Peki,” dedim ona.

Oyun bitince, kürkümü tuttu. Beraberce bindik arabaya. Sigaramı yaktı.


Tüm eş dost sorup duruyordu:

“Kim bu Hiro Hito'ya benzeyen adam? Bir diplomat mı? Danıştaydan mı? Yoksa orkestra şefi mi? Kim bu?”

"Eski bir dost,” dedim.

“Sizler gibi...”





KITAPLIK
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
Güneşin sofrasındayız.

Konu cepbook tarafından (06-02-2019 Saat 21:29 ) değiştirilmiştir..
cepbook isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-01-2019   #2
kutuphaneci

 
kutuphaneci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Apr 2012
Mesajlar: 4.067
User ID: 72
Tecrübe Puanı: 214748376
Reputation: 2147483647
kutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üyekutuphaneci Süper Üye
Standart

Teşekkürler cepbook.
 
__________________
kutuphaneci'nin paylaştığı kitapları okumak için şifre yok, pdf okuyucunuzu güncelleyin.

Acrobat Reader 10 ve üzeri...
Foxit Reader 6 ve üzeri...
kutuphaneci isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-01-2019   #3
cepbook
 
cepbook - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2015
Mesajlar: 2.822
User ID: 33774
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
cepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üye
Standart

... Hepsi Hikaye Bunların ...
Aylık "Bir Hikaye" Dergisi - Sayı 2 - Haziran 2019





CEHENNEMDEN BİR HATIRA - [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]


Özbekistan’da, cehennemin ağzının hemen yanına inşa edilmiş bir kasaba var. Toprağı tarıma elverişli değildir, madencilik açısından da pek zengin olduğu söylenemez, dolayısıyla orada yaşayanların tek geçim kaynağı turizmdir. Turizm derken Hawaii gömleği giymiş zengin Amerikalıları ya da kımıldayan her şeyin fotoğrafını çeken Japonları kastetmiyorum. Özbekistan gibi allahın terk ettiği bir yere kim, neden gitsin ki? Yerel turizmden söz ediyorum ben. Olabildiğince yerel.

Cehennemden çıkan insanlar birbirlerinden çok farklı olmakla birlikte, kolay tarif edilemezler. Şişman/zayıf, bıyıklı/bıyıksız – çok farklı bir güruh oluştururlar. Ortak bir özellikleri varsa şayet, o da davranış biçimleridir. Sessiz ve kibardırlar, her zaman bozuk para taşırlar, her şeyin ücretini tam olarak öderler. Asla pazarlık etmezler, ne istediklerini de mutlaka bilirler – kem küm etmezler. Dükkâna girerler, fiyatı sorarlar, hediye ambalajı yapın/yapmayın, o
kadar. Günübirlik ziyaretçilerdir bunlar, günlerini geçirip cehenneme dönerler. Ve aynı insanı iki kez göremezsiniz, çünkü yüz yılda bir kere çıkarlar cehennemden. Kural böyle. Askerde üç haftada bir hafta sonu çarşı izni ya da nöbette her saatte bir beş dakika oturma izni almak gibi bir şey. Cehennem insanları için de aynı şey geçerli; her yüzyılda bir gün. Bunun bir açıklaması varsa bile artık kimse hatırlamıyor. Statükoyu sürdürme meselesine dönüşmüş.

Anna kendini bildi bileli dedesinin bakkal dükkânında çalışıyordu. Köylülerin dışında pek müşteri gelmezdi, ama birkaç saatte bir dükkâna kükürt kokan biri girip bir paket sigara ya da çikolata filan alırdı. Bazıları o güne dek
görmedikleri ama diğer günahkârlardan duydukları şeyler isterdi. Bu yüzden arada sırada kutu kolayı açmak için debelenenlere ya da peyniri selofanıyla birlikte yemeye kalkışanlara rastlanırdı. Anna bazen onlarla konuşup
arkadaşlık kurmaya çalışırdı, ama Özbekçe bilenine henüz rastlamamıştı. Sonunda kendini işaret ederek “Anna” der, karşıdaki de kendini işaret ederek, “Maximus” ya da “Su-Ying” ya da “Steve” ya da “Avi” diye karşılık verir, sonra hesabı ödeyip dükkândan çıkardı. Anna o akşamüstü onlara tekrar rastlardı, mahallede gezinir ya da bir köşe başında öylece durup gökyüzünü seyrederken, ama ertesi gün bir daha görmezdi onları. Ertesi gün, gecede bir saatten fazla uyumasına izin vermeyen bir rahatsızlıktan mustarip olan dedesi, onları sabaha karşı ön balkonlarının hemen yanındaki aralıktan cehenneme dönerken gördüğünü anlatırdı Anna’ya. Gerçekten aşağılık herifin biri olan Anna’nın babasının da diğerleriyle birlikte cehenneme dönüşünü görmüştü o balkondan, adam körkütük sarhoştu ve ahlâksız bir şarkı söylüyordu. Doksan küsur sene sonra bir günlüğüne dünyaya tekrar dönecekti.

Gülünç, ama bu insanların Anna’nın hayatındaki en ilginç şey olduğunu söylemek yanlış olmazdı. Yüzleri, saçma sapan giysileri, cehennemi hak etmek için ne korkunçlukta bir suç işlediklerini tahmin etme çabası. Doğrusunu söylemek gerekirse, yoktu kasabada yapacak başka bir şey. Bazen, dükkânda sıkıldığında, kapıdan içeri girecek bir sonraki günahkârı tahmin etmeye çalışırdı. Hep çok yakışıklı ya da gülünç tahayyül ederdi onları. Birkaç haftada bir dükkâna gerçekten de soluk kesici bir yakışıklı ya da konserve kutusunun içindekileri kutuyu açmadan yemeye kalkışan biri gelir, o zaman da dedesiyle günlerce onu konuşurlardı.


Bir keresinde içeri o kadar yakışıklı bir adam girdi ki, Anna onu görür görmez onunla birlikte olmaktan başka çaresi olmadığını anladı. Adam bir şişe beyaz şarap, maden suyu, birkaç çeşit de baharat satın almış, Anna fiş keseceğine onu elinden tuttuğu gibi eve götürmüştü. Söylediklerinin tek kelimesini bile anlamayan adam hiç itiraz etmeden onunla gitmiş ve elinden geleni yapmıştı, ama ikisi de bunun gerçekleşemeyeceğini anlayınca Anna ona sarılmış, önemi olmadığını anlaması için en geniş gülümsemesiyle bakmıştı. Adam gittikten sonra her gece geri dönmesi ve her şeyin yolunda gitmesi için Tanrı’ya dua etmişti. Kendinden çok adam için dua ediyordu, bunu dedesine anlattığında dedesi gülümseyip altın gibi bir kalbi olduğunu söylemişti kıza.

İki ay sonra döndü adam. Dükkâna girdi ve pastırmalı bir sandviç satın aldı. Anna adama gülümsediğinde adam da ona gülümsedi. Dedesi aynı adam olamayacağını söyledi, çünkü herkes onların dünyaya yüz yılda bir geldiklerini biliyordu, ikizi filan olmalıydı. Anna da çok emin değildi. O ya da değil, yatağa girdiklerinde işler yolunda gitti. Adam tatmin olmuş görünüyordu, Anna da olmuştu. Birden belki de sadece onun için dua etmediğini düşündü. Daha sonra, adam mutfağa gitti ve daha önce geldiğinde unuttuğu poşeti gördü, içinde maden suyu, baharat ve beyaz şarap vardı. Poşeti alıp Anna’ya ve kendine köpüklü, soğuk ve sıcak birer içki hazırladı, şarap da kattı içine. Cehennem gazozu gibi bir şey.

Gecenin sonunda adam gitmek üzere giyinmeye başladığında Anna ondan kalmasını istedi. Adam seçeneği yokmuş gibi omuz silkti. Adam gittikten sonra Anna üçüncü kez gelmesi için dua etti, o idiyse şayet; değilse de, ona aynı yanılgıya bir kez daha düşme fırsatı tanıyacak kadar ona benzeyecek biri için. Ve birkaç hafta sonra kusmaya başladığında bebeğin kız olmasını diledi, ama virüs olduğu anlaşıldı. Bu arada kasaba halkı cehennemin girişini dışarıdan kapatma fikrini tartışmaya başlamıştı. Anna kaygılanmıştı, ama dedesi bunun yapacak başka işi olmayan insanların yaydığı bir dedikodudan ibaret olduğunu söyledi. “Kaygılanman için neden yok,” dedi ona gülümseyerek. “O giriş o kadar uzun zamandan beri orada ki hiç kimse kapatmaya cesaret edemez, şeytan bile.” Ve Anna inandı dedesine, ama bir gece, birden, nedensiz, girişin artık orada olmadığı hissine kapıldı. Düş de görmüyordu, uyanıktı. Geceliğiyle dışarı koştu ve girişin hâlâ orada olduğunu görünce çok rahatladı. Sonra, bir an için, delikten içeri girmeyi geçirdi aklından. O özel ziyaretçiye beslediği duygular yüzünden içeri çekiliyormuş gibi hissetti kendini, ya da babasını gerçekten görmek istediği için, belki de her şeyden çok artık o sıkıcı kasabada bir başına yaşamak istemediği için. Kulağını girişten gelen soğuk havaya dayadı. Uzaktan insan çığlıkları duyar gibi oldu, ya da akan su sesi – hangisi olduğunu kestirmek olanaksızdı. Çok uzaktan geliyordu. Sonunda yatağa döndü ve birkaç gün sonra giriş kayboldu gerçekten. Cehennem yerin altında var olmaya devam ediyordu, ama kimse dışarı çıkmıyordu.

O giriş kaybolduktan sonra ekmek parası kazanmak iyice güçleşti, ama kasabaya bir dinginlik de çöktü. Anna’nın dedesi öldü, Anna balıkçının oğluyla evlendi ve dükkânları birleştirdiler. Birkaç çocuk yaptılar, Anna onlara masal anlatmaya bayılırdı, özellikle bir zamanlar bakkal dükkânına gelen kükürt kokulu insanlara dair. Korkardı çocuklar o masalları dinlerken, ağlamaya başlarlardı bazen. Ama Anna yine de, nedenini bilmeden, devam ederdi masala.





KITAPLIK
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
Güneşin sofrasındayız.

Konu cepbook tarafından (06-02-2019 Saat 21:39 ) değiştirilmiştir..
cepbook isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 07-22-2019   #4
cepbook
 
cepbook - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2015
Mesajlar: 2.822
User ID: 33774
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
cepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üye
Standart

... Hepsi Hikaye Bunların ...
Aylık "Bir Hikaye" Dergisi - Sayı 3 - Temmuz 2019



[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL] - Kara Koyun

Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi. Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü.

Böylece herkes uyum içinde yaşardı, kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini, o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir, sonuncu da o birinciyi soyardı. Bu ülkede ister sat, ister al sahtekarlık demekti.

Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü, insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul. Sonra bir gün -nasıl olduğunu kimse bilmiyor- dürüst bir adam çıkageldi.

Geceleri çuvalını alıp hırsızlık etmek için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor, piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı. Ama bu böyle gitmedi. Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini, ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler. Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı, ama hırsızlık etmeye eli varmadı.

Dürüsttü işte o kadar. Köprüye kadar yürüyor, altından suyun akışını izliyordu. Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı, yiyeceği tükendi; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti. Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu -dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev-. Çok geçmeden evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette, onun için çalmak istemediler, öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler, yoksullaştılar. Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya, onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar.

Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de, yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler.

“Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz?” diye düşündüler. Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar, yüzdeler belirlendi. Her iki taraf da pek çok sahtekarlıklar yaptı elbette; insanlar hâlâ hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul oldular.

Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki, artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu. Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı; yoksullar bunu sağlardı. Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler.

Böylece polis kuvvetleri kuruldu, hapishaneler açıldı. Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan, soyulmaktan söz etmez oldu, artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı. Bir de dürüst olan o bir tek adam vardı, o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.




KİTAPLIK
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
Güneşin sofrasındayız.

Konu cepbook tarafından (07-23-2019 Saat 01:01 ) değiştirilmiştir..
cepbook isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 07-31-2019   #5
cepbook
 
cepbook - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2015
Mesajlar: 2.822
User ID: 33774
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
cepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üye
Standart

... Hepsi Hikaye Bunların ...
Aylık "Bir Hikaye" Dergisi - Sayı 4 - Ağustos 2019







DİNLENME - [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

Günün birinde, dünyanın en iyi eşi olan karım “Bu yıl tatilimizi nerede geçireceğiz” diye sordu. “-“Dinlenmek zorundasın,” dedi kesinlikle. “ Mutlaka dinlenmelisin.”


Tartışmaya yol açmayan kesinlikle şu yanıtı verdim:

-“Yazı masamın üzeri yarım kalmış işlerle tepeleme dolu. Ben bunları yüzüstü bırakıp dinlenmeye filan gidemem. Ayrıca da kendimi sağlıklı, güçlü ve de genç hissetmekteyim. Uzun lafın kısası, benim dinlenmeye minlenmeye ihtiyacım yok. Kapat bu konuyu ve de unut! Anlaşıldı mı?”

Ondan sonraki iki gün telefon başına geçtim ve hangi tatil köyünde yer bulabiliriz diye araştırmaya koyuldum. Sonunda Galile’nin uzak bir köşesinde, değil benim, kimsenin duymadığı ineği bol bir köyde yer bulabildim. Ben öyle yerli ineklerimizi yakından görmeye meraklı değilimdir, orada yer ayırtmamın nedeni, iki gün boyunca telefonu durmadan kullanmaktan, sağ elimin sağ işaret parmağı uyuştuğundan, daha fazla araştıramayacağımdandı.

Ondan sonra yapılacak şey bana yeni bir mayo almaktı. Bundan önceki mayomu fazla giymemiştim ama evde gümüş parlatmada kullanmış olduğumdan pek işe yarar bir hali kalmamıştı. Derken yeni aldığım da evdeki dişi sakinler tarafından beğenilmediğinden, iki numara daha küçüğünü almam gerekti. İkinci aldığım eflatun rengindeydi, ama hiç olmazsa üzerime oturuyordu.

Sonra geçen yılki güneş gözlüğü güneşte solduğundan, yeni bir güneş gözlüğü, evimizin kapısına sağlam bir kilit, güve ilacı, bir de dayanıklı seyahat yazı makinesi aldım.

Gideceğimiz otelde küçük düşmemek için yeni bir bavul, su altında bile ışık veren bir el lambası, bir de böcek ilacı aldım.

Birkaç kutu uyku ilacı, koskocaman bir çalar saati de bavula attık.

. Çalar saat ne için diye soracak olursanız, yanıtı: Güneşin doğuşunu kaçırmamak içindi.

Bunların dışında elbette aile boyu güneş yağı, spor haberlerini kaçırmamak için radyo, oltalar, yem için kurt, saç fırçası, yeni bir pijama, şampuan, Göbbels’in anı kitabı, bir cibinlik, bir de yeni araba.

Evden ayrılmadan önce de şunlar ayarlandı:

Güncel gazetenin tatil adresimize gönderilmesi.

Komşumuz Feliz Seelig’in her gün uğrayıp mektup kutusunu boşaltması.

Taahhütlü bir mektup gelecek olursa Seelig’lere vermesini postacıdan rica.

Diğer bir komşumuzun hergün eve girip çiçekleri sulaması.

Köpek, kedi, çocuklar ve de akvaryumdaki balık, anneanne ile büyükbabaya teslim edildi.

Bayan Geiger’de evimizin yedek anahtarı bulunduğundan, zaman zaman eve uğrayıp sulara göz atmasını, bazı akşamlar oturma odasındaki ışığı yakmasını, hırsızları ürkütmek için de
arada evde gürültü yapmasını istedik.

Felix Seelig’den de, Bayan Geiger eve girince, ona gözkulak olmasını rica ettik.

Bütün bunlardan sonra evin içine iki haftalık böcek ilacı sıktım. Havagazını, ana su musluğunu ve cereyanı kapattım. Buzdolabının içinde unutulmuş olan margarin, tereyağ, yemek artıkları ne varsa çöpe attım

Bütün bunlardan sonra dinlenmeye ihtiyacım olduğunu ben de anladım. Dünyanın en iyi eşi olan karım gene haklıydı.





KİTAPLIK
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
Güneşin sofrasındayız.

Konu cepbook tarafından (07-31-2019 Saat 14:36 ) değiştirilmiştir..
cepbook isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 09-06-2019   #6
Mino
 
Üyelik tarihi: Jul 2019
Mesajlar: 64
User ID: 88391
Tecrübe Puanı: 2
Reputation: 10
Mino Yeni Üye
Talking

Alıntı:
cepbook Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
... Hepsi Hikaye Bunların ...
Aylık "Bir Hikaye" Dergisi - Sayı 4 - Ağustos 2019







DİNLENME - [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

Günün birinde, dünyanın en iyi eşi olan karım “Bu yıl tatilimizi nerede geçireceğiz” diye sordu. “-“Dinlenmek zorundasın,” dedi kesinlikle. “ Mutlaka dinlenmelisin.”


Tartışmaya yol açmayan kesinlikle şu yanıtı verdim:

-“Yazı masamın üzeri yarım kalmış işlerle tepeleme dolu. Ben bunları yüzüstü bırakıp dinlenmeye filan gidemem. Ayrıca da kendimi sağlıklı, güçlü ve de genç hissetmekteyim. Uzun lafın kısası, benim dinlenmeye minlenmeye ihtiyacım yok. Kapat bu konuyu ve de unut! Anlaşıldı mı?”

Ondan sonraki iki gün telefon başına geçtim ve hangi tatil köyünde yer bulabiliriz diye araştırmaya koyuldum. Sonunda Galile’nin uzak bir köşesinde, değil benim, kimsenin duymadığı ineği bol bir köyde yer bulabildim. Ben öyle yerli ineklerimizi yakından görmeye meraklı değilimdir, orada yer ayırtmamın nedeni, iki gün boyunca telefonu durmadan kullanmaktan, sağ elimin sağ işaret parmağı uyuştuğundan, daha fazla araştıramayacağımdandı.

Ondan sonra yapılacak şey bana yeni bir mayo almaktı. Bundan önceki mayomu fazla giymemiştim ama evde gümüş parlatmada kullanmış olduğumdan pek işe yarar bir hali kalmamıştı. Derken yeni aldığım da evdeki dişi sakinler tarafından beğenilmediğinden, iki numara daha küçüğünü almam gerekti. İkinci aldığım eflatun rengindeydi, ama hiç olmazsa üzerime oturuyordu.

Sonra geçen yılki güneş gözlüğü güneşte solduğundan, yeni bir güneş gözlüğü, evimizin kapısına sağlam bir kilit, güve ilacı, bir de dayanıklı seyahat yazı makinesi aldım.

Gideceğimiz otelde küçük düşmemek için yeni bir bavul, su altında bile ışık veren bir el lambası, bir de böcek ilacı aldım.

Birkaç kutu uyku ilacı, koskocaman bir çalar saati de bavula attık.

. Çalar saat ne için diye soracak olursanız, yanıtı: Güneşin doğuşunu kaçırmamak içindi.

Bunların dışında elbette aile boyu güneş yağı, spor haberlerini kaçırmamak için radyo, oltalar, yem için kurt, saç fırçası, yeni bir pijama, şampuan, Göbbels’in anı kitabı, bir cibinlik, bir de yeni araba.

Evden ayrılmadan önce de şunlar ayarlandı:

Güncel gazetenin tatil adresimize gönderilmesi.

Komşumuz Feliz Seelig’in her gün uğrayıp mektup kutusunu boşaltması.

Taahhütlü bir mektup gelecek olursa Seelig’lere vermesini postacıdan rica.

Diğer bir komşumuzun hergün eve girip çiçekleri sulaması.

Köpek, kedi, çocuklar ve de akvaryumdaki balık, anneanne ile büyükbabaya teslim edildi.

Bayan Geiger’de evimizin yedek anahtarı bulunduğundan, zaman zaman eve uğrayıp sulara göz atmasını, bazı akşamlar oturma odasındaki ışığı yakmasını, hırsızları ürkütmek için de
arada evde gürültü yapmasını istedik.

Felix Seelig’den de, Bayan Geiger eve girince, ona gözkulak olmasını rica ettik.

Bütün bunlardan sonra evin içine iki haftalık böcek ilacı sıktım. Havagazını, ana su musluğunu ve cereyanı kapattım. Buzdolabının içinde unutulmuş olan margarin, tereyağ, yemek artıkları ne varsa çöpe attım

Bütün bunlardan sonra dinlenmeye ihtiyacım olduğunu ben de anladım. Dünyanın en iyi eşi olan karım gene haklıydı.





KİTAPLIK
[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

Çok güldüm : )))) Harika çok teşekkurler : )))
 
Mino isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 09-06-2019   #7
Mino
 
Üyelik tarihi: Jul 2019
Mesajlar: 64
User ID: 88391
Tecrübe Puanı: 2
Reputation: 10
Mino Yeni Üye
Standart

Diğerlerini de okumak istiyorum sonra : )
 
Mino isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 2 Hafta önce   #8
cepbook
 
cepbook - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2015
Mesajlar: 2.822
User ID: 33774
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
cepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üye
Standart

... Hepsi Hikaye Bunların ...
Aylık "Bir Hikaye" Dergisi - Sayı 5 - Eylül 2019






SON DERS - ALPHONSE DAUDET ( [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL] )


Bir küçük Alsacelının öyküsü

O sabah okula pek geç kalmıştım, azarlanacağım diye de ödüm kopuyordu. Çünkü M. Hamel bizi participe'lerden sözlüye çekeceğini söylemişti. Ben bu konunun daha ilk sözcüğünü bile bilmiyordum. Bir an, okulu asıp dağ tepe dolaşmak aklıma esti.

Hava da öyle sıcak, öyle açıktı ki!
Ormanın bitiminde karatavukların ötüştüğü duyuluyordu, bıçkıevinin arkasındaki Rippert çayından eğitim yapan Prusyalıların sesi geliyordu. Bütün bunlar içimi participe'ler kuralından daha çok çekiyordu; ama yine de şeytana uymadım ve tabanları kaldırıp okula doğru koştum.
Belediyenin önünden geçerken, küçük ilan kafesinin çevresine toplanmış bir kalabalık gördüm. İki yıldan beri, bütün kötü haberleri, yitirilen çarpışmaları, bizler hep oradan öğreniyorduk. Koşmamı kesmeden, kendi kendime:
- Yine ne var? dedim.
Tam hızla alanı geçeceğim sırada, çırağıyla birlikte ilanı okumakta olan demirci Wachter, bana seslendi:
- Hey küçük, o kadar acele etme. Nasıl olsa okuluna yetişirsin.
Benimle alay ediyor sandım ve soluk soluğa M. Hamel'in küçük avlusuna daldım.

Ders başlarken, her zaman ta sokaktan bile duyulan bir curcunadır kopardı. Sıraların kapakları açılır, kapanır; daha iyi akla girsin diye kulaklar tıkanarak, ders hep bir ağızdan avaz avaz yinelenir ve öğretmenin kocaman cetveli sıraların üstüne iner dururdu:
- Biraz susalım!
Öğretmene görünmeden sırama geçivermek için bu gürültüye güveniyordum. Ama o gün de, bir pazar sabahı gibi, her şey pek dingindi. Açık pencereden, bizim arkadaşların yerlerine oturmuş olduklarını ve M. Hamel'in, o korkunç demir cetveli koltuğunun altında, bir aşağı bir yukarı dolaştığını gördüm. Bana da kapıyı açıp bu derin sessizlik içinde sınıfa girmek düştü. Artık bendeki utanmayı, bendeki korkuyu sormayın!

Ama boşunaymış. M. Hamel hiç kızmadan bana baktı ve pek tatlı bir sesle:
- Koş, yerine otur, küçük Frantzım, dedi; az kalsın sensiz başlayacaktık.
Bir atlayışta hemen sırama oturuverdim. Ancak o zaman biraz kendime gelerek, bizim öğretmenin o güzelim yeşil redingotunu giymiş, göğsüne ince ince kırmalı dantelasını takmış ve ancak denetim ya da ödül dağıtım günlerinde giydiği kara ipekten işlemeli takkesini başına geçirmiş olduğunu fark ettim. Zaten bütün sınıfta olağanüstü bir tören havası vardı. Ama asıl garibime giden şey, sınıfın arkalarında, her zaman bomboş duran sıralarda, köy halkının bizim gibi sessiz oturmasıydı. Üç köşeli şapkasıyla yaşlı Hauser, eski belediye başkanı, eski dağıtımcı, sonra daha başkaları da hep oradaydı. Hepsi de pek üzgün görünüyordu.

Hauser, yapraklarının kıyıları yenik, eski bir abece getirmiş, kitabı açıp dizlerine dayamış, kocaman gözlüklerini de sayfaların üzerine koymuştu.
Ben bu duruma şaşıp dururken, M. Hamel kürsüsüne çıktı ve beni karşılarken duyduğum aynı yumuşak ve ağırbaşlı sesiyle:

- Çocuklarım, dedi, size son kez olarak ders veriyorum. Alsace ve Lorraine okullarında Almancadan başka bir dil öğretilmemesi için Berlin'den emir geldi. Yeni öğretmen, yarın burada olacak. Bugün sizin son Fransızca dersinizdir. İyice dikkat etmenizi rica ederim.

Bu birkaç söz, aklımı allak bullak etti. Ah alçaklar, demek belediyeye astıkları ilan buymuş. Son Fransızca dersim!..

Oysa ben yazmasını ancak beceriyordum! Demek artık hiç öğrenemeyecektim! Demek nasibim bu kadarmış! Şimdi yitirdiğim zamana, kuş yuvaları peşinde koşmak ya da Saar'da kızak kaymak için okulu astığıma ne kadar kızıyordum! Daha bu sabah bana pek sıkıntılı, taşıması bile pek ağır gelen kitaplarım, dilbilgisi kitabım, peygamberler tarihim, şimdi, ayrılırsam pek üzüleceğim birer eski dost olmuştu. M. Hamel de öyle. Kalkıp gideceğini, bir daha kendisini göremeyeceğimi düşündükçe, bana verdiği cezaları, yapıştırdığı cetvelleri unutuyordum.

Zavallı adam!

Bu son dersin onuruna güzel pazarlık elbiselerini giymişti. Köyün yaşlıları da neden sınıfın arka sıralarına gelip oturmuşlardı, şimdi anlıyordum. Sanki buraya, şu okula sık sık gelemediklerine yazıklanır gibi bir görünüşleri vardı. Hem bunda kırk yıllık emeğinden dolayı öğretmenimize bir tür teşekkür ve elden giden yurda karşı saygı ve sevgi gibi bir anlam da bulunuyordu.
Ben böyle düşüncelere dalmışken, adımın çağırıldığını duydum. Derse kalkma sırası bana gelmişti. Şu bildiğimiz participe'ler kuralını baştanbaşa, yüksek sesle, tane tane, bir kez bile yanılmadan söyleyebilmek için neler vermezdim ki! Fakat daha ilk sözcüğünde bocaladım; ayakta öylece sallanıp durdum. İçim içime sığmıyor, başımı kaldırmayı göze alamıyordum. Mösyö Hamel'in bana şunları söylediğini duydum:

- Seni azarlamayacağım, küçük Frantzım; nasıl olsa cezanı çekeceksin. Ya, böyle işte. İnsan her gün kendi kendine, adam sen de der; daha zamanım var. Yarın öğrenirim. Sonra, başa neler gelir, gördün. Öğrenimini hep yarına bırakmak, bizim Alsace için büyük yıkım oldu. Şimdi bu adamların bize, nasıl, hem Fransız olduğunuzu ileri sürüyorsunuz, hem de daha dilinizi konuşup yazmasını bilmiyorsunuz, demeye hakları yok mu? Benim zavallı Frantzım, bütün bu işlerdeki en büyük suçlu yine de sen değilsin. Bunda hepimizin ayrı ayrı payı var.

Ana babalarınız bir şeyler öğrenmenize pek kulak asmadılar. Ceplerine birkaç metelik daha girsin diye sizleri tarlalarda, dokuma tezgâhlarında çalıştırmayı yeğlediler. Ben de sanki az mı suçluyum? Çalışacak yerde size sık sık bahçemi sulatmadım mı? Alabalık avına gitmek istediğim zaman okulu erken kapatmaktan çekindim mi?

Söz sözü açtı ve M. Hamel bize Fransızcadan söz etmeye başladı. Bu dilin dünyanın en güzel, en açık, en sağlam dili olduğunu, aramızda korumamız ve asla unutmamamız gerektiğini söyledi. Çünkü bir ulus tutsaklığa düştüğünde, diline sahip oldukça, zindanının anahtarı kendi elinde demektir

… Sonra dilbilgisi kitabını eline aldı, bize dersimizi okudu. Dersin nasıl aklıma girdiğini görünce şaşırıp kaldım. Her söylediği bana kolay, ama pek kolay geliyordu. Sanırım bugüne dek ne ben böyle can kulağıyla ders dinlemiştim, ne de o, böylesine sabırla ders anlatmıştı. Adamcağız, sanki gitmeden önce, bütün bilgisini bize vermek ve her şeyi bir kezde kafamıza sokmak istiyordu.
Ders bitince yazıya geçildi. O gün M. Hamel, bize üzerlerine güzel bir yuvarlak yazıyla [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL], Fransa, Alsace yazılmış yepyeni örnekler hazırlamıştı. Bunlar, sıralarımızın demir çubuklarına asılmış, bütün sınıfın çevresinde dalgalanan küçücük bayraklara benzemişti. Herkesin kendisini işine vermesi, görülecek şeydi. Hem sonra ne sessizlik! Kâğıt üzerinde kalemlerin gıcırtısından başka bir şey duyulmuyordu. Bir aralık içeriye mayıs böcekleri girdi; ama kimse aldırış etmedi, dahası, yine Fransızcaymış gibi, harfleri can ve gönülden çizmeye çabalayan miniminiler bile… Okulun çatısı üzerinde güvercinler pes perdeden dem çekiyorlardı. Kendi kendime:

- Acaba bunları da Almanca ötmeye mi zorlayacaklar? dedim.

Zaman zaman gözlerimi kâğıttan kaldırıp bakınca, M. Hamel'in, kürsüsünde dimdik, bütün o küçük okul yurdunu bakışında alıp götürmek istiyormuş gibi, çevresindeki şeylere gözlerini diktiğini gördüm. Düşünün, kırk yıldan beri, karşısında avlusu ve hiç değişmeyen sınıfıyla, hep aynı yerdeydi. Yalnızca sıralar ve masalar, sürtünmekten cilâlanmıştı; avludaki ceviz ağaçları büyümüştü ve kendi eliyle diktiği ömür otu, şimdi pencerelerin çevresini sarıp dama değin uzamıştı. Bu zavallı adam için bütün bunlardan ayrılmak ve kız kardeşinin yukarıki odada sandıkları hazırlanırken boyuna gezindiğini duymak, kim bilir, ne yürekler acısıydı! Çünkü ertesi gün yola çıkacaklar, ülkeyi büsbütün bırakıp gideceklerdi.
Ama yine, sonuna dek bize ders verme yürekliliğini gösterdi. Yazıdan sonra, tarihe sıra geldi. Daha sonra miniminiler hep bir ağızdan, makamla, BA BE Bİ BO BU'ya başladılar. Ötede, sınıfın ta dibinde yaşlı Hauser, gözlüklerini takmış, abecesini iki eliyle tutarak, onlarla birlikte, harfleri heceliyordu. O da kendisini derse vermişti. Sesi heyecandan titriyordu. Onun bu hali öyle tuhaftı ki hepimiz hem gülmek, hem de ağlamak istiyorduk. Ah bu son ders hiç aklımdan çıkmayacak…

Birdenbire kilisenin saati öğleyi, sonra da Angelus'u çaldı. Tam o sırada, pencerelerimizin altında, eğitimden dönen Prusyalıların boruları çınladı. M. Hamel, sapsarı, kürsüsünde ayağa kalktı. Kendisini hiç bu kadar uzun boylu bilmezdim.

- Dostlarım, dedi, dostlarım, ben… ben…

Fakat boğazına bir şey tıkanmış gibiydi. Sözünün arkası bir türlü gelmiyordu. O zaman kara tahtaya döndü, bir parça tebeşir aldı ve var gücüyle abanarak, elinden geldiğince kocaman harflerle şu sözcükleri yazdı:

- Yaşasın Fransa!

Sonra, başı duvara dayalı, öylece kaldı ve bir tek söz söylemeksizin, eliyle bize:
- Artık bitti… Haydi gidin! der gibi bir işaret yaptı.





KİTAPLIK

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
Güneşin sofrasındayız.

Konu cepbook tarafından (2 Hafta önce Saat 23:39 ) değiştirilmiştir..
cepbook isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 2 Hafta önce   #9
Mino
 
Üyelik tarihi: Jul 2019
Mesajlar: 64
User ID: 88391
Tecrübe Puanı: 2
Reputation: 10
Mino Yeni Üye
Standart

Muhteşem bir hikayeydi.... : ( Teşekkür ederim @cepbook
 
Mino isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 2 Hafta önce   #10
yavasgardasım
 
yavasgardasım - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2014
Mesajlar: 252
User ID: 30214
Tecrübe Puanı: 53687099
Reputation: 536870934
yavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üyeyavasgardasım Süper Üye
Standart

Süper adamsın cepbook
 
yavasgardasım isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 5 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 5 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Mustafa Naima - Tarih-i Naima Cilt 3 - 4 (haz. Mehmet İpşirli) umutfani Osmanlı Tarihleri 10 05-01-2019 21:06
Naima Mustafa Efendi - Tarih-i Na'ima Cilt 01-02 prens45 Osmanlı Tarihleri 8 05-01-2019 09:32
Çin Hikayeleri (çev. Wolfram Eberhard & Hayrünnisa Boratav) zernuvis Edebiyat Eserleri 14 01-31-2019 18:42
Mucebince Amel Oluna (Hikaye Tadında Osmanlı) Ahbârî Osmanlı Tarihleri 8 09-19-2018 22:10
Edward Packard - Ufo'nun Tutsakları - Heyecanlı bir Macera! - Macera Tüneli dizisi: 3 zamangezgini Çocuk Kitapları 2 06-21-2017 00:06


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 05:19.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.