Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar  

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > Eski Kitaplarım Genel Bölüm > Eski Dergi - Eskikitaplarım E-Dergisi


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 10-27-2019   #11
cepbook
 
cepbook - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2015
Mesajlar: 2.876
User ID: 33774
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
cepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üye
Standart

... Tepsi Limonata Kuyuların ...
Çaylık "Ev Limonata" Demliği - Bardak : 6 - Yağmur: 2019



Peter Bichsel - Masa Masadır


“Yaşlı bir adamdan, artık tek bir sözcük bile konuşmayan, yorgun yüzlü, gülümsemeyecek kadar yorgun, kızamayacak kadar yorgun yüzlü bir adamdan söz etmek istiyorum. Çünkü bir kentte, caddenin sonunda daha doğrusu dört yol ağzına yakın bir yerde oturur. Onu tanımlamaya aslında gerek yok, çünkü diğerlerinden pek farklı değil. Gri bir şapka, gri bir pantolon, gri bir ceket ve kışın da gri bir palto giyer. Kuru ve kırışık derili ince bir boynu vardı. Bu yüzden ona beyaz gömlek yakaları çok geniş gelir.

Odası evin en üst katındadır. Belki evliydi ve çocukları vardı, belki de daha önce başka bir kentte oturmuştu. Muhakkak o da bir zamanlar bir çocuktu, fakat bu, çocukların tıpkı büyükler gibi giyindikleri bir döneme rastlar. Büyükannenin fotoğraf albümündeki çocuklar da aynı giysiler içinde görünüyor. Odasında iki sandalye, bir masa, bir halı, bir yatak ve bir dolap vardı. Çünkü bir masanın üstünde bir çalar saat durur, bunun yanında eski gazeteler, fotoğraf albümü vardır, duvarda bir ayna ve bir resim asılıdır.

Yaşlı adam sabahları bir gezinti ve öğleden sonraları bir gezinti yapardı, komşusuyla birkaç kelime konuşur ve akşamları masa başında otururdu.
Bu hiç değişmezdi, pazar günleri de böyleydi. Ve adam masaya oturduğunda çalar saatin tiktaklarını, devamlı tiktaklarını dinlerdi.Sonra bambaşka bir gün geldi, güneşli fazla sıcak değil, fazla soğuk değil, kuş cıvıltılarının, dost insanların, oyun oynayan çocukların olduğu bir gün. Ve garip olan şey şu ki, bütün bunlar adamın hoşuna gitti.

"Şimdi her şey değişecek" diye düşündü. Gömleğinin en üst düğmesini açtı, şapkasını eline aldı, yürüyüşünü hızlandırdı, hatta dizlerinin üzerinde yaylanarak yürüdü ve neşelendi. Oturduğu sokağa girdi, çocukları selamladı, evinin önüne geldi, merdivenleri çıktı, cebinden anahtarları çıkardı ve odasının kapısını açtı.
Fakat odasında her şey aynı idi, bir masa, iki sandalye, bir yatak. Ve oturduğunda yine saatin tiktaklarını duydu ve bütün neşesi kaçtı. Çünkü hiçbir şey değişmemişti. O zaman adamı büyük bir hiddet sardı.

Aynada yüzünün kıpkırmızı kesildiğini gördü, gözlerini nasıl kıstığını farketti. Sonra ellerini yumruk yaptı, kaldırdı ve masanın üstüne indirdi, önce saedce bir yumruk, arkasından bir daha ve sonra masada trompet çalmaya başladı, bu esnada da sürekli "değişmeli, değişmeli" diye bağırdı.

Artık çalar saati duymuyordu. Elleri acımaya başlamıştı, sesi kısıldı, sonra saati tekrar duydu, demek ki hiçbirşey değişmemişti.

"Hep aynı masa" diye söylendi, "aynı sandalyeler, aynı yatak, aynı resim. Ve ben masaya, masa, resme, resim diyorum, yatağa, yatak, sandalyeye, sandalye deniliyor. ama neden? Fransızlar yatağa "li" masaya "tabl" diyorlar, resme "tablo" ve sandalyeye "schaes" adını vermişler ve birbirleriyle anlaşıyorlar. Çinliler de anlaşıyorlar."

"Neden yatağın ismi resim değil" diye adam düşündü ve gülümsedi sonra güldü, güldü, ta ki komşular kapıyı vurup "susalım" diye bağırıncaya kadar güldü.
"Şimdi değişecek", diye bağırdı ve o andan itibaren yatağa "resim" dedi.
"Yorgunum, resme gitmek istiyorum" dedi ve sabahları sık sık uzun süre resimde kaldı. Ve sandalyeye ne söyleyeceğini düşündü, nihayet sandalyeye "çalar saat" adını taktı.

O zaman kalktı, giyindi, çalar saate oturdu ve kollarını masaya dayadı. Fakat artık masanın adı masa değildi, o şimdi halı adını almıştı. Buna göre adam sabahları resmi erkediyor, giyiniyor, halıya geçip çalar saate oturuyor, neyi ne şekilde isimlendirebileceğini düşünüyordu.

Yatağa resim diyordu.
Masaya halı diyordu.
Sandalyeye çalar saat diyordu.
Gazeteye yatak diyordu.
Aynaya sandalye diyordu.
Çalar saate fotoğraf albümü diyordu.
Dolaba gazete diyordu.
Halıya dolap diyordu.
Resme dolap diyordu.
Ve fotoğraf albümüne ayna adı veriyordu.

O halde:
Yaşlı adam sabahları uzun süre resimde kalıyordu ve ayakları üşümesin diye dolaba basıyordu, sonra gazeteden elbiselerini çıkarıyordu, giyiniyordu, duvarda asılı duran sandalyeye bakıyordu, sonra halıya geçip, halıdaki çalar saate oturuyordu ve annesinin masasını buluncaya kadar aynayı karıştırıyordu.

Adam bu işi eğlendirici buldu ve bütün gün alıştırma yaptı, kafasına yeni sözcükler yerleştirdi. Şimdi her şeyin ismi değişmişti. Şimdi o da bir adam değil bir ayak, ayak bir sabah, sabah bir adam olmuştu.

Şimdi kendiniz hikayeyi genişletebilirsiniz. Ve ayrıca tıpkı adamın yaptığı gibi diğer sözcükler, de birbirleriyle de değiştirebilirsiniz:
Zil çalmak dik koymak demek,
Üşümek bakmak demek,
Yatmak zil çalmak demek,
ayakta durmak üşümek demek,
Dik koymak sayfaları karıştırmak demek gibi.

O zaman demek oluyor ki:
Adamda yaşlı ayak uzun süre resimde zil çalıp kalıyordu, saat 9'da fotoğraf albümünü koyuyordu, ayak üşüyordu ve sabahlara bakmasın diye dolabın üstüne sayfaları çeviriyordu.

Yaşlı adam mavi okul defterini aldı ve onları yeni sözcüklerle doldurdu, bu işle çok uğraştı, bu yüzden çok seyrek sokağa çıktı.
sonra bütün eşyalar için yeni deyimler öğrendi ve bu esnada gitgide doğruları unuttu. Şimdi salt kendine özgü yeni bir dile sahipti. artık orada burada yeni dilde düş kuruyordu ve okul dönemine ait birtakım şarkıları kendi diline çeviriyordu ve kendi kendine sessizce mırıldanıyordu.

Fakat çok geçmeden bunları çevirmek ona da zor geldi, eski dilini neredeyse unutmuştu, bu yüzden mavi defterinden doğru sözcükleri aramak zorunda kaldı. Artık insanlarla konuşmak onu korkutuyordu. Başka insanların eşyalara ne ad verdiklerini uzun uzun düşünmek zorunda kalıyordu.

Kendisinin resim dediğine başka kişiler yatak diyorlar,
Halı dediğine başkaları sandalye diyorlar,
Yatağına başka insanlar gazete diyorlar,
Sandalyesine başkaları ayna diyorlar,
Fotoğraf makinesine başkaları çalar saat diyorlar,
Gazetesine başkaları dolap diyorlar,
Dolap dediğine başkaları halı diyorlar,
Halı dediğine başkaları fotoğraf albümü diyorlar,
Aynasına başkaları fotoğraf albümü diyorlardı.

Ve öyle bir an geldi ki, adam başka insanlar konuşurken duyduğu şeylere gülmek zorunda kaldı.

Birisinin "yarın siz de maça gidiyor musunuz?" veya bir diğerinin "iki aydır devamlı yağmur yağıyor" veya yine birisinin "Amerika'da bir amcam var" dediğini işittiği zaman gülmek zorunda kalıyordu.

Bütün bunların hiçbirini anlamadığı için gülmek zorunda kalıyordu.
Yalnız eğlendirici bir hikâye değil bu, kederli başladı ve kederli bitiyor.
Gri paltolu yaşlı adam insanları artık anlayamıyordu, bu o kadar kötü birşey değildi.
Daha kötüsü insanlar onu artık anlamıyordu.
Ve bu yüzden artık hiçbir şey söylemiyordu susuyordu
Sadece kendi kendine konuşuyordu, artık selam bile vermiyordu.






Ayrıca bakınız [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
Güneşin sofrasındayız.

Konu cepbook tarafından (10-27-2019 Saat 23:30 ) değiştirilmiştir..
cepbook isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 2 Hafta önce   #12
cepbook
 
cepbook - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2015
Mesajlar: 2.876
User ID: 33774
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
cepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üyecepbook Süper Üye
Standart

...... Hepsi Hikaye Bunların ...
Aylık "Bir Hikaye" Dergisi - Sayı 7 - Kasım 2019




HAVUÇLU PİLAV MESELESİ

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bekarken pazar, başka türlü geçerdi.

Karımı düşünmek istedim. Henüz gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi… Ne yapmalı?

Radyo’ya gittim uzun dalga bomboştu. Orta dalgada öyle… Uzun uzun esnedim. Kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…


Her şey canlanıverdi. İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:

– Hürrem

Körpecik sesini işittim.

– Efendim!

Gelsene biraz, dedim.

– Ne var? diye sordu.

Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?

– Gel hele, dedim.

— Ama yemek... yemek yetişmeyecek sonra.

Varsın yetişmesin, diyecektim fakat lüzum kalmadı. Keman susmuş bed bir ses hiç sevmediğim bir dilde konuşmaya başlamıştı. Bana içim yeniden boşalıverecekmiş gibi geldi. Mutfağa geçtim keman sesinin getirdiği iştiyak ile ılık hatırayı kaybetmek istemiyordum.

O bir şeyler yapıyordu: başını bile çevirmeden, rastgele bir gülüşle:

- Ne var diye sordu.

– Hiç! Dedim. Hâlbuki aynı an içinde, saçlarını avuçlayıp yüzünü bu kadar geri çevirmek ve ‘sen niçin o günkü gibi değilsin?’ diye bağırmak istiyordum.

Masanın üstü karmakarışıktı: bir tepside pirinç vardı; onu sabahleyin karşı karşıya ikimiz ayıklamıştık. Sabah hava güzeldi, gezmeyi tasarlamıştık. Ötede soyulmuş havuçlar duruyordu… Ve o bana bakmıyordu bile…

Umursamadan:

- Ne düşünüyorsun? dedi.

Dişlerimi sıktım, birdenbire başını çevirerek!

- Ne yapıyorsun orada? diye bağırdı.

Ekmek bıçağını almış, havuçlara hücum etmiştim. Ben bunun farkında değildim fakat istifimi bozmadan:

-Hiç! dedim. Pilav için hazırlıyorum.

Bu esnada: demin "havuçlar benden mühim" diye düşünüyordum.

– Delirdin mi sen, Allah aşkına.

İşime daha dikkatle devam ettim. Biraz hırçınlaştı:

– Sonra bir işe yaramayacak havuçlar

Oralı olmadım. Sesini biraz daha yükseltti.

– Bırak artık, eğlenmekse bu kadar kâfi… Hayretle ona baktım. Sesim gayet sakindi.

Sen bunu eğlence mi zannediyorsun?

O da tıpkı benim gibi sakinleşiverdi.

Demek havuçlu pilav da oluyor?

İzah ettim:

— İnsanlar umumiyetle böyledir yavrum. Bilmedikleri şeyleri asla olmazmış farz ederler. İlim zihniyeti işte bununla mücadele eder Tavada yağ cızırdıyor, o beni ses çıkarmadan dinliyordu. Havuçların en güzelini seçerek devam ettim.

— Sen şimdiye kadar havuçlu pilav görmediğin için şimdi bunu olmaz zannediyorsun.

— Peki, sen gördün mü? Diye sordu.

— Hayır! Dedim, fakat neden olmasın?

— Olsa ne çıkar? Sen bildiğimiz pilavı beğenmiyor musun?

— Anlayışsızlığa açıyormuş gibi güldüm.

— Beğeniyorum hem de çok beğeniyorum. Hatta daha da çok beğenebilirim. Fakat bu ondan da daha çok beğenilecek pilavı arayışıma mani olabilir mi? Ben iktifa etmenin fazilet olduğuna inanıyorum. İnsanlığı bu hale getiren bu fazilettir. İlmin anası bu fazilettir. Benim istediğim, bu faziletin mutfağımıza da girmesidir.

– Bu mutfak sadece benimdir, yani demek istiyorum ki sen şimdi burada fazlasın. (1)

Açık ela rengi iri gözleri çakmak çakmaktı. Güzel kaşlarının arasında incecik bir çizgi belirmişti. Kasılı dudakları hafifçe titriyordu. Sesine korkunç bir tatlılık vererek ilave etti:

– Haydi, sen odana git, kitap oku, esne veya uzan!

– Pilavı hazırlamadan nasıl giderim canım, dedim.

Ve mani olmasına fırsat vermeyecek kadar süratle, fakat sükûnetimi bozmadan pirinci maltızın üstündeki suya salıverdim. Arkasından havuçları boca ettim. Atıldı, fakat geç kalmıştı. Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Bu haliyle ilk randevumuzdaki kadar güzeldi. Ve bu hiddetini mağlup edebilmek bana ilk aşkı kadar tatlı gelecekti. Birden bire kucakladım; öptürmedi. Üstelik iki tane de tokat attı.

— Sana ne oluyor böyle gözüm, dedi.

Fakat dinleyen kim?

– Çık buradan. Git diyorum sana, dedi.

– Şaşılacak şey, dedim. Buradan çıkarım da nereye gideyim o bana evin dünya kadar geniş, uçsuz bucaksız olduğunu anlatmak istiyor; bense, belki de doğruluğunu sezdiğim için, o da mutfaktan başka bir yer olabileceğini kabul etmek istemiyordu.

Demek beni evden kovuyorsun, dedim.
- Bunu da nereden çıkardın?

Fakat izaha lüzum gördüm:

- Mademki öyle istiyorsun, peki. Beni bu kadar anlayışsız mı zannediyorsun? Zaten bu sabahtan belliydi. Sinemaya gidelim dedim, yağmuru bahane ettin. Tavla oynayalım dedim. Okuyacağım dedin. Mademki istiyordun niçin şimdiye kadar durdun. Seni tutan kim, hadi ne duruyorsun vakit kaybetme!

Ona gözlerimi kısarak bakarken bıçağı kuvvetle masaya sapladım ve dışarı çıktım. Arkamdan tekrar:

- Git! diye bağırdı. Biran durakladım. Niye gidecekmişim sanki… Ona bir galibiyet vesilesi olsun diye mi? Nasıl olsa geri döneceğimden emin, göğsünü gere gere ‘git!’ diye meydan okuyor.

Fakat olmadı! Sandalyeleri devire devire gittim. Bu sırada ‘dönüşten dönüşe fark var’ diye mırıldanıyordum.

Sokak kapısına vardığım zaman mutfağın eşiğine çıkarak:

- Pilavı berbat ettin şimdi de gidiyorsun, dedi.

***

Caddeye çıktığım zaman içimde şu zıkkımı adam gibi içmeyi hala öğrenemedin diyecek bir arkadaşa hasret vardı.

Pilavı berbat etmişim. Sesi kulağımda yeniden belirdi. Fakat bunu söylerken bir tuhaftı.

Ben arkadaş falan istemiyorum bir kurt gibi yalnız olmalıydım; yalnız ve yepyeni bir yaylada.

Yağmur ne güzel çiseliyordu. Fakat insanlar bana yabancı bana aldırış etmeyen insanlar. Hâlbuki ben, meselâ şu kadını sevebilirim, şu adamla pekâlâ dost olabilirim, ama onlar geçip gidiyorlardı. Rastgele bir meyhaneye girdim. Büfenin ortasındaki taburelerden birine oturdum. Bir hamlede bütün şişeleri boşaltmak istiyordum. Bir kadeh, bir kadeh daha, bir kadeh daha…

Yanımdakiler mesut insanlardı. Hele biri ki beni saadetten kolayca tiksindirebilirdi, çocuklarından, karısından binlerce liradan bahsediyor. Hâlâ isimleri sayıyordu. Büfeci ona votkasıyla birlikte bir parça da limon getirdi. Adam limonu kadehe sıkmak için bir hayli uğraştı. Su yerine çekirdek sıkıyor ve beni eğlendiriyordu. Alay etmek için mükemmel bir fırsattı.

Halinden anlamam ama beyefendi dedim, şu elinizdekinin ilk görüşte limon olduğunu söyleyebilirim. Adam bana tuhaf tuhaf bakarak;

- Limoncu musun? Dedi.

O budala, bu sözdeki nükteyi asla kastetmemişti buna eminim. Fakat gene de çileden çıktım.

– Evet, dedim. Ben limon üzerine ihtisas yaptım. İtalya’da, Torino’da, mektebin bahçesinde seksen yedi çeşit limon vardı!

Adamın gözleri hayretle açılmıştı:

-Seksen yedi çeşit mi?

– Pardon dedim, acele ile yanlış söyledim, sadece yetmiş sekiz çeşit. Bakın istiyorsanız size isimlerini sayayım ama ne lüzum var değil mi? Çeşit çeşit limonlar, renkleri ayrı şekillerli ayrı, tatları ayrı limonlar.

Büfeci de beni dinliyordu:

- Tatları ayrı limonlar da var mı? Diye sordu.

Onu ‘sen işine bak’ der gibi şöyle süzerek:

- Siz bana bir porsiyon havuçlu pilav getirin! Dedim.

–Havuçlu pilav mı?

– Sahi dedim siz bilmezsiniz. Pilaki olsun!

Yanımdaki adam gözlerini bana dikmişti. Derin derin içimi çektim:

-Bu benim karımın, rahmetli karımın yemeğiydi.

–Rahmetli mi dediniz?

Dik dik baktım:

- Bu şaşılacak bir şey mi?

Adam kekeledi:

- Hayır! Estağfurullah! Gençsiniz de!

— O benden gençti. Ve biz beş aylık evliydik.

Adam bana karşı bir kardeş kesilivermişti. Bu bana pek dokundu.

– Deli gibi severdik birbirimizi… Sonra havuçlu pilav…

Gözlerim yaşardı. Garson pilakiyi getirmişti. Fasulyelere kinle, nefretle bakarak:

- Ben artık yemek yiyemem ki, dedim!

Artık ağlıyordum.

***

Borcumu o adam ödedi, sokağa beraber çıktık. Beni gezdirmek, avundurmak istiyor, ısrar ediyordu. Nihayet hüznüm onu mağlup etti ve ben yalnız kaldım. Oh karıma doğru uçmak istiyordum. İçimde vicdan azabına benzeyen fakat aynı zamanda çılgın bir neşeyi müjdeleyen bir şey vardı. Bir taksiye atladım.

Yatak odasına yıldırım gibi girdim onu omuzlarından tutarak var kuvvetimle sardım. Saçları dalgalanıyordu, kurtulmak için çırpınıyor fakat gülüyordu. Bıraktığım zaman:

-Sen çıldırmışsın dedi.

Öptüm, yüzünü buruşturdu.

- Sarhoş, dedi.

- Ben havuçlu pilav isterim, açım, dedim.

– Gel, dedi. Mutfağa geçtik, tabağı getirdi, yarısından fazlasını yemişti. Gülerek:

- Biraz daha itina edilse fena olmayacak, dedi.

- Vakit bırakmadın ki dedim.




Tarık Buğra


(1) Hürrem espiri yapıyor. Fazilet kadın ismi ya. Ha ha ha.



KITAPLIK

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
Güneşin sofrasındayız.

Konu cepbook tarafından (2 Hafta önce Saat 23:24 ) değiştirilmiştir..
cepbook isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 2 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Mustafa Naima - Tarih-i Naima Cilt 3 - 4 (haz. Mehmet İpşirli) umutfani Osmanlı Tarihleri 10 05-01-2019 21:06
Naima Mustafa Efendi - Tarih-i Na'ima Cilt 01-02 prens45 Osmanlı Tarihleri 8 05-01-2019 09:32
Çin Hikayeleri (çev. Wolfram Eberhard & Hayrünnisa Boratav) zernuvis Edebiyat Eserleri 14 01-31-2019 18:42
Mucebince Amel Oluna (Hikaye Tadında Osmanlı) Ahbârî Osmanlı Tarihleri 8 09-19-2018 22:10
Edward Packard - Ufo'nun Tutsakları - Heyecanlı bir Macera! - Macera Tüneli dizisi: 3 zamangezgini Çocuk Kitapları 2 06-21-2017 00:06


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:14.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.