Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar  

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > E-Kitaplar - Mizah Dergileri - Dergiler - Cizgi Romanlar > Yazarlar - Hayatları ve Eserleri


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 1 hafta önce   #1
PlaTonTon
 
PlaTonTon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2012
Mesajlar: 48
User ID: 102
Tecrübe Puanı: 95205332
Reputation: 952053242
PlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper ÜyePlaTonTon Süper Üye
Arrow Jerome David Salinger

Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D.Salinger
Okuduğum Kitaplar / Metin Celal

Salinger, kült bir yazar olması ve hayatının onlarca yılını meraklı gözlerden uzak geçirmesi nedeniyle özel hayatı hep merak edilmiş, deşilmiş, dürtülmüş, rahatsız edilip sinirlendirilmiş bir ünlü. Yaşarken çok az röportaj vermiş, özel hayatı hakkında hemen hiç bilgi vermemiş ya da kasten insanları yanıltmış, pek fotoğraf çektirmemiş. Hakkında yazılan kitaplara, incelemelere de sıcak bakmamış. Biyografilerinin yayımlanmasını engellemeye çalışmış, davalar açmış.

Kenneth Slawenski, 2004'te Salinger'ın hayatı ve eserlerine adanmış [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL] adlı siteyi hazırlayarak işe başlamış. Salinger yaşarken bu siteden haberdar mıydı, nasıl karşılamıştı bilemiyoruz. Slawenski, kendi deyimiyle "amatör bir okur" olarak giriştiği Salinger araştırmalarını üstad için bir site kurması sayesinde oldukça derinleştirmiş ve sonunda 398 sayfalık Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D.Salinger (Haziran 2011, çay. Hülya Öklem Süloş, Sel yay.) ortaya çıkmış.

Slawenski, Salinger'ın hayatını ihtimamla bir bilim adamı dikkati ile incelerken bir hayranı olarak onun mahramiyet arzusuna da özen gösteriyor ama özel hayatı hakkında önemli bilgiler vermeyi de ihmal etmiyor. Slawenski'nin en önemli avantajı Salinger'ın hayatta olmaması. Salinger yaşasaydı Slawenski'nin ihtimamını ciddiye alır mıydı, yaşamöyküsünün yayımlanmasına izin verir miydi bilemiyoruz. Ama Slawenski'nin işin medyatik yanına kaçmadan ama en küçük ayrıntısına bile girmeye çalışarak, çeşitli kaynaklarla doğrulamadan da rahat etmeyen bir anlayışla Salinger'ın hayatını kaleme aldığını söylemeliyim.

Jerome David Salinger, 1 Ocak 1919'da New Yorkta doğmuş. Yahudi bir babanın, Irlandalı Katolik bir annenin çocuğu. Babası başarılı bir işadamı. ABD'nin yaşadığı ekonomik bunalımlara rağmen her geçen yıl daha da zenginleşiyor. Salinger babasının işine ilgisiz. Okulu da pek sevmiyor. İte kaka okuyor. Ne olacağını, ne yapacağını pek bilmiyor. Okullar değiştiriyor. Ancak bir askeri okula gidince derlenip düzene giriyor.

Öğrencilik yıllarında tiyatroyla ilgileniyor, okul oyunlarında roller alıyor. Edebiyatta da ilgilenmeye, yazmaya başlıyor. Askeri okulu bitirdikten sonra New York Üniversitesi'ne kaydoluyor ve tekrar tembel ve ilgisiz bir öğrenci halini alıyor. İkinci dönemin sonunda aldığı notlara bakan babası okuldan kaydını alıp onu işleriyle ilgilenmesi ve dil öğrenmesi için Avrupa'ya yolluyor.

Ikinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde Avusturya ve Polonya'da yaşıyor. Dönüşte kaydolduğu Ursinus Fakültesi'nde okul tarihinin en başarısız öğrencilerinden biri olarak görülse de o dil ve edebiyat derslerinde çok şey öğreniyor. Okul dergisinde yazmaya başlıyor. Yaşamını profesyonel yazar olarak sürdürmeye karar veriyor. Yazarlık almak amacıyla Colombia Üniversitesi'ne kaydoluyor ve orada öykü dersleri veren Story dergisi editörü Whit Burnett'le ve şiir dersleri veren birçok ünlü derginin editörü şair Charles Hanson Townela tanışması ile ilk öykülerini yazmaya başlıyor. Burnett'in onayı ile bunları dergilere yolluyor ve uzun bir reddedilme dönemi başlıyor. Burnett'in Story dergisinde yayımlanabilmesi için bile çok uğraşması, yazdıklarını defalarca düzeltmesi gerekiyor. Kendine hedef olarak seçtiği The New Yonker'dan ise sürekli ret mektupları alıyor. İlerleyen yıllarda en önemli yazarı olacağı, öyküleri yayımlandığında tiraj kazandıracağı The New Yorker'la yaşadıkları yazarlar için gerçek bir ders niteliğinde ve başlı başına bir kitap olabilecek önemde.

Salinger'ın hayatındaki en önemli dönüm noktalanndan biri İkinci Dünya Savaşı'na ABD'nin katılması ile onun asker olmaya karar vermesi olsa gerek. Hayata bakışı, felsefesi, inançları değişiyor. Savaşı sonuçlandıran Normandiya Çıkartması'na da katılan Salinger, cephenin en ön saflarında ölümle burun buruna askerlik yapmasına rağmen yazmayı sürdürüyor. Bir yandan ilk romanını yazmaya çalışırken diğer yandan askerlik yaşamı ile ilgili öyküleri ile tanınmaya başlıyor. Ama hala her yazdığını yayımlatabilen bir yazar değil, reddedilen öyküleri çoğunlukta.

1941'de kabul edilen bir öyküsü 1946'da The New Yorker'da nihayet yayımlanınca Salinger'in yazarlık yaşamı yeni bir evreye giriyor. 1949'da edebiyat dünyasında iyice tanınıyor, öyküleri hakkında eleştiriler çıkmaya başlıyor. 1951'de Çavdar Tarlasında Çocuklar yayımlanana kadar yaşadığı editoryal mücadele, romanı editörlerin önerileri ile defalarca elden geçirmesi de günümüz yazarları için önemli bir ibret hikayesi. Çavdar Tarlası kültleştikçe medyanın özel hayatını didikleyen ilgisi artıyor ve Salinger içine kapanıyor. Dinle ilgileniyor. Hint felsefesi okuyor, Zen Budizme bağlanıyor. 1953'te artık New York'ta yaşamayacağına karar verip 240 mil kuzeydeki Cornish köyüne yerleşiyor. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor. Köylülerle, çevredeki gençlerle dostluklar kuruyor. Ama medya Cornish'te olduğunu öğrenince tamamen inzivaya çekiliyor. Görüştüğü insanların sayısını oldukça azaltıyor. Son öyküsünü 1965'te yayımlattıktan sonra tamamen susuyor. ölümüne kadar sürekli yazdığı bilinse de herhangi bir eserini yayımlatmıyor.

Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D.Salinger iyi çalışılmış, iyi yazılmış, oldukça ayrıntılı bir biyografi. Salinger'ı tanımak ve anlamak için birebir.

Cumhuriyet Kitap Eki Sayı - 1116 (07 Temmuz 2011)



Kült Bir Roman Kahramanının Yolculuğu: Holden Caulfield

Elif İnce


“Tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere durmadan
‘Tanıştığımıza memnun oldum’ demek beni öldürüyor.”


Holden Caulfield


Çocuklara “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” diye sormaya bayılır büyükler. Bir de, belki kendi seçtikleri meslekleri beğenmediklerinden, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sormaya. Zamane çocuklarının hali bir başka, “Wall Street’te borsa simsarı olmak istiyorum” diyenine rastlamak mümkün olsa gerek artık, ama çocuklar daha naif şeylerin peşindedir genelde. Annesi hasta bir çocuğun, doktor olup onu iyi etmek istemesi gibi mesela.

16 yaşındaki Holden’a pek çocuk denemez artık, ama naifliği bâki. Onun büyüyünce olmak istediği şey, çavdar tarlasında bir çocuk yakalayıcısı. Bir yakalayıcı olmalı ki, uçuruma yaklaşan herkesin, nereye gittiklerine hiç bakmadan koşan binlerce çocuğun aşağı düşmesini engelleyebilsin. Bir yakalayıcı olmalı ki, lösemiden kaybettiği kardeşi Allie’nin hatırasına sahip çıkabilsin; pamuklara sararak saklamak istediği diğer kardeşi Phoebe daima çocuk masumiyetini koruyabilsin. Oradaki tek yakalayıcı olmalı ki, başka yetişkinlerin bu görevi ellerine yüzlerine bulaştırması ihtimaliyle uğraşmak zorunda kalmasın.

Aslında Holden’ın, babası gibi avukat olmaya da bir itirazı yok, eğer tek yapacağı şey masum insanları kurtarmaksa. Ama avukatlık, yanında “bir sürü para kazanmak, golf oynamak, briç oynamak, araba satın almak, martini içmek ve kasılmak” (s.162) gereklilikleriyle birlikte geliyor, üstelik birini kurtardığında bunu herkes sırtını sıvazlasın ve ne kadar iyi bir avukat olduğunu söylesin diye yapıp yapmadığını asla bilemiyorsun. O halde, herhangi bir sırt sıvazlamanın veya kasılmanın söz konusu olmayacağı, sadece masumların ve masumiyetin korunmasıyla ilgili bir konu olan çavdar tarlasında çocuk yakalayıcılık mesleği, Holden için en uygun olanı.

Yazıldığı 1951 yılından bu yana dünya çapında 65 milyon kopya satıldı Catcher in the Rye. Liselerde, üniversitelerde okutuldu; elinde ahlak kantarıyla gezen hassas ebeveynlerce sayısız kere şikâyet edildi; yasaklandı; en çok satan kitaplar listelerine girdi; edebiyat eleştirmenlerince defalarca göklere çıkarıldı. Kitabın başkahramanı Holden Caulfield, okuyanların büyük kısmının yakın arkadaşı oldu.

Holden’a baktığımızda alıştığımız anlamda bir kahraman görmeyiz; sosyal açıdan sakar ve uyumsuz, ruhsal açıdan ise kısmen dengesiz biri olarak bir kahraman için fazlasıyla kırılgandır. Ne var ki, onu etrafında gördüğü çoğu kimseden ayıran özellikleri, aşması gereken zorluklar ve bunların ardında onu bekleyen mistik aydınlanma gibi unsurlar, onu kahraman arketipine yaklaştırır.

Her ne kadar ilk bakışta her şeyden şikâyetçi, huysuz, çekilmez ve dalgacı bir ergen profili çizse de, olağanüstü ince düşünceli, duygulu, akıllı ve de kaygılı bir gençtir Holden; ergenlikle yetişkinlik arasında bir yere, Wicker Bar’da martini içmekle Radio City’de buz pateni yapmak arasında bir yere sıkışmış, endişeli bir genç adam. Catcher in the Rye, bu genç adamın olgunlaşma öyküsünü anlatmaktadır. Holden’ın okuldan atılmasıyla başlayan, eve dönüşüne kadar New York’ta geçirdiği birkaç günle devam edip daha sonra bir psikiyatri kliniğinde son bulan bu olgunlaşma hikâyesini, aynı zamanda biraz standart dışı bir şekilde kahramanın yolculuğu formatına oturtmak, amaçsızca vakit öldürmek peşindeymiş gibi gözüken Holden’ın geçirdiği zamanı bir görev peşinden gelen bir aydınlanma gibi okumak mümkündür.

Joseph Campbell 1949 basımı “The Hero with a Thousand Faces” adlı kitabında, bir görev üstlenmek, bir yolculuğa çıkmak zorunda kalan bir karakter tipinden bahseder; yolculuğu boyunca yeteneklerini keşfeden, karşılaştığı pek çok zorluğu bu yetenekler sayesinde aşan, en sonunda da mistik bir aydınlanma yaşayarak evine değişmiş biri, bir kahraman olarak geri dönen bu karakter kahraman arketipini, yaşadıkları ise kahramanın yolculuğunu oluşturmaktadır. Edebi eserlerden en beylik macera filmlerine, pek çok yerde karşımıza çıkan bu şablon, kahramanın gelişim ve değişimini net bir şekilde izlememize olanak tanır.

Holden’a baktığımızda alıştığımız anlamda bir kahraman görmeyiz; sosyal açıdan sakar ve uyumsuz, ruhsal açıdan ise kısmen dengesiz biri olarak bir kahraman için fazlasıyla kırılgandır. Ne var ki, onu etrafında gördüğü çoğu kimseden ayıran özellikleri, aşması gereken zorluklar ve bunların ardında onu bekleyen mistik aydınlanma gibi unsurlar, onu kahraman arketipine yaklaştırır.

Görev

Holden’ın olgunlaşma serüvenini şekillendiren olaylar okuldan atılmasıyla başlamakla beraber, macerayı esas tetikleyen okul arkadaşlarından Stradlater’la ettiği kavganın ardından okulu terk etmeye ve eve gitmeden önce New York’ta birkaç gün geçirmeye karar vermesi olur. Bu açıdan görev onu çağırmamış, Holden kendi kendini göreve götürmüştür.

Nedir peki Holden’in görevi? Holden aynı anda hem eve dönmeye hem de evden uzaklaşmaya çalışmaktadır. New York’a vardığında bindiği taksiye, ağız alışkanlığıyla ev adresini verir; eve gitmektir ne de olsa normal ve rahat olan; eve gitmektir Holden’ın da bilinçaltında istediği (Birkaç gün sonra kız kardeşini ziyaret etmek için gizlice eve gittiğinde, önce anne-babasına yakalanmamak için çaba gösterecek, ancak daha sonra “Bir yandan da yakalanmayı istiyor gibiydim” (s.169) itirafında bulunacaktır. Eve dönüş ve evden kaçış seçenekleri arasında bir tercih yapmaktansa, bu tercihin onun için yapılmasını, eve dönüşü seçmek zorunda kalmayı yeğler gibidir).

Ancak eve dönüş, en geniş anlamıyla, bir yere ait olmak, huzur bulmak, birileriyle insani bir bağ kurmak gibi kavramlar da barındırmaktadır. Holden’ın özellikle bağ kurma arzusu öyle güçlüdür ki, bindiği taksilerin şoförlerine bile “Şurada bir şey içseydik beraber?” diye teklif etmekten çekinmez, reddedildiğinde de bunu epey garipser. “Beni hiç ilgilendirmiyor arabalar. Lanet bir atım olsa, daha iyi. Atlar insana yakın, Tanrı aşkına.” (s.125) diyerek materyal dünyayı reddetmesi, cinsellik konusunda ödü patladığı halde ne yaptığını biliyormuşçasına odasına bir hayat kadını çağırması, çok uzun süre dayanamayacağını bildiği Sally’ye evlenme ve buralardan kaçıp gitmeyi teklif etmesi yine aynı bağ kurma isteğiyledir. Eve dönüş, Holden için gerçek dünyayla yüzleşme, onu kabullenme ve kucaklamayı da içerir.

Evden kaçmak istemesi ise eve dönmek istemesine sebep olan nedenlerle paralel ancak ters yöndedir; bir bağ kurmaya öyle muhtaç ancak artık o kadar ümitsizdir ki, bir yanıyla, sevgili kız kardeşi Phoebe dâhil her şeyi geride bırakıp kaçmayı istemektedir. Öte yandan, evden kaçma kavramı, fiziken eve bir daha geri dönmek istememesiyle beraber, gerçek dünyayı reddi de içerir; çavdar tarlasında bir yakalayıcı olabileceği, ne Phoebe’nin büyüdüğünü görmek ne de Allie’nin ölümüyle yüzleşmek zorunda kalacağı; çocukların masumiyetlerini kendisininkiyle birlikte muhafaza edebileceği bir düşü temsil etmektedir.

Holden ergenlikle yetişkinlik arasına sıkıştığı gibi, gerçek ve düş arasına da sıkışmış haldedir. Kahramanımızın aydınlanması ve yeniden doğuşu bu iki dünyanın çatışmasından ve birinin galip gelmesinden doğacaktır.

Özel Yetenekler

Adalet duygusu kuvvetli, müstehzi, hayalci kahramanımız Holden’ın yetenekleri farkındalığı, müşfikliği ve duygudaşlık kurmasını sağlayan hassas, keskin duyargalarından ibarettir. Sahtekârlık, haksızlık ve duyarsızlıkla dolu olduğunu düşündüğü dünyada, bir yandan herkesin ve her şeyin yapmacıklığından şikâyet ederken, bir yandan da öyle mütevazı ve iyi niyetlidir ki; en ufak bir iyilik gösterisini veya içten davranışı müthiş takdir eder. Kısacık sohbetleri sırasında kendisiyle samimi bir şekilde ilgilendiklerini düşündüğü rahibeleri, fişi olmadığı halde paltosunu veren vestiyerci kızı, yemediği çörekleri para almadan geri götüren garsonu, kardeşiyle oyuna getirdikleri halde onlara kızmayan ayakkabıcıyı hep “gerçekten çok tatlı bir insandı” (s.107), “vestiyerde çok iyi bir kız vardı” (s.145) gibi cümlelerle tarif eder.

Holden’ın tevazu ile ilgili söyledikleri; yazdıklarını yayımlamayı genç denebilecek bir yaşta bırakan, hikâyeleri ve tek romanıyla olduğu kadar inatçı münzeviliğiyle de tanınan J.D. Salinger’ın felsefesini özetliyor gibidir. Bir şeyi iyi yaptığını bilmenin, gerçekten iyi olma haliyle çeliştiğini ve ona gölge düşürdüğünü defalarca dile getirir. “İnsanlar hep yanlış şeyleri alkışlıyorlar. Ben piyanist olsaydım, gider bir kenefe kapanır, öyle çalardım.” (s.84), “Bir aktör iyiyse hep anlıyorsunuz, iyi olduğunu biliyor ve bu da her şeyi berbat ediyor.” (s.113), “Bir şeyi çok iyi yapıyorsanız, bir süre sonra, dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. Ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.” (s.121) gibi tespitler yaparken, kendiyle ilgili olarak da en büyük endişesini dile getirmektedir: büyümek, sahtekârlaşmak, kendini bir şey sanmak ve nihayetinde diğer herkese benzemek.

Holden’ın on ikiyi vuran tespitleri ve dünyanın işleyişine dair açıkladığı “İnsanlarla oda arkadaşlığı yapmak zor iş; eğer sizin bavullarınız iyi cinsten, onlarınkiler değilse yani.” gibi kurallar, kendisinin ince kavrama yeteneğine delalettir. Okul arkadaşı Stradlater, sadece fiziksel tatmin maksadıyla Jane’in peşindeyken, “Bir kızı iyi tanımış olmak için ille de cinsel takılmanız gerekmez” (s.77) diyerek kendisinin Jane’le olan romantik ve masumane ilişkisinden, söz gelimi Jane’in nasıl dama oynadığından kalbi çarparak bahseden Holden, bu gibi pek çok yönden arkadaşlarından ayrılır. Hassasiyeti ve ince düşünceliliği, Holden için bir lütuf olduğu kadar bir lanettir aynı zamanda; dünyaya tutunmasını bir yandan zorlaştırırken, öte yandan onu özel ve değerli kılar.

Zorlu Karşılaşma

Holden’ın kitap boyunca tanıştığı, sohbet ettiği, ördekleri sorduğu, yalanlar söylediği, içki içmeyi teklif ettiği pek çok insan arasından en önemlileri Sunny, Sally ve Bay Antolini’dir; zira Holden’ın kendini en yalnız hissettiğinde elini uzatması ve böylelikle kendini pek tanımadığı topraklarda bulması bu üç insana rastlar.

Sunny, kaldığı otelin asansörcüsünün Holden’a ayarladığı telekızdır, hem de Holden’ın hiç böyle bir talebi yokken. “İlkelerime filan aykırıydı ama moralim öyle bozuktu ki, düşünemiyordum bile.” (s.89) diye tarif eder Holden niye Maurice’in teklifini kabul ettiğini. Cinsellik ve kadın-erkek ilişkileri konusunda hali hazırda aklı karışık Holden, kendinden emin, işini bitirip gitmek isteyen Sunny ile karşılaştığında eli ayağına dolaşır; işi yüzüne gözüne bulaştırmadan Sunny’yi atlatabilmek için uğraşır. Bir para anlaşmazlığı sebebiyle Sunny’yi pazarlayan asansörcüden dayak yemesi ise olayın tuzu biberi olur.

Holden’ın hikâyesinin, kahramanın yolculuğu formatına sıra dışı bir şekilde uyduğunu daha önce söylemiştik. Buradaki sıra dışılık, zorlu görevlerinden birinde hem parasından hem de gururundan olan Holden’ın bu olaydan alnının akıyla sıyrıldığı iddiasında yatmaktadır. Başka bir roman kahramanından, -daha “delikanlı” birinden- Maurice’i yere sermesini, parasını geri almasını ve benzeri kahramanca davranışları bekleyebiliriz, ancak Holden’ın dünyası içinde böyle bir beklentimiz bulunmaz. Holden’dan beklentimiz boyun eğmemesi, sessizce kabullenmemesidir; tıpkı ona dayatılan sahte dünyayı kabullenmediği gibi.

(Burada bir parantez açarak, Holden’ın Maurice’ten yumruk yemesinin, okuldan ayrılmadan hemen önce sınıf arkadaşlarından biriyle dalaşmasına nasıl benzediğinden bahsetmek gerekir. Holden’ın eski bir kız arkadaşı olan Jane’le buluşan Stradlater, havalı çocuklardan biridir. Jane’le oldukça masum bir ilişkisi olan Holden ise Stradlater’ın Jane’le yatmış olması ihtimalini kaldıramaz; Stradlater’in üzerine gider ve yine yumruğu yer. “Ömrüm boyunca herhalde iki kez kavga etmişimdir, ikisinde de sopayı yedim. Pek dişli biri sayılmam. Pasifistim ben, doğrusunu isterseniz.” (s.48) diye itiraf eder Holden. Bir grup kabadayının üstüne gelmesine boyun eğmeyip çareyi camdan atlamakta bulan eski okul arkadaşı James Castle’a, onu pek tanımadığı halde yakınlık duyması da benzer bir ruh halinin göstergesidir. Velhasıl Holden dayak yeme pahasına çenesini tutamamış olmaktan pek pişman gözükmemektedir.)

Holden’ın Sunny’den sonra elini uzattığı ve yine pek beklemediği şekilde sona eren ikinci buluşması Sally’yle olur. Sadece güzelliği ve ortak geçmişleri sebebiyle katlandığı Sally’yle tiyatroya, paten kaymaya, bir şeyler içmeye giderler; güzel bir gün geçiriyorlar gibi gözükürken, Holden önce dünyaya karşı biriktirdiği tüm öfkeyi kusmaya karar verir. Ancak Sally, ne Holden’ı anlayabilecek kapasitededir ne de Holden’ınkine denk bir ruh halindedir. Derken Holden öfke ve nefretinden 180 derece dönerek bu kez Sally’ye ilan-ı aşk eder, elini tutar, onunla evlenip küçük bir kulübede yaşama hayalinden bahseder. Bu fantezi de Sally’de karşılığını bulmaz. İşin iyice ironik tarafı, Holden Sally’ye pek dayanamaz, Sally ise Holden’den oldukça hoşlanmaktayken, işi ters giden tarafın yine Holden olmasıdır.

Sally’yle anlaşamayacağını anlayan Holden, ona söverek Sally’nin iyice küplere binmesine sebep olur. Üzerine bir de gülme krizi geçirerek Sally’yi iyice çıldırtır; zaten başından beri içtenlikle etmediği bir teklifin kabul edilme ihtimalini tamamen ortadan kaldırır. Bir ilişki kurma çabasını daha Holden tarzı bir şekilde eline yüzüne bulaştırmıştır, ama bundan yine pişman değildir.

Holden’ın hikâyesinin, kahramanın yolculuğu formatına sıra dışı bir şekilde uyduğunu daha önce söylemiştik. Buradaki sıra dışılık, zorlu görevlerinden birinde hem parasından hem de gururundan olan Holden’ın bu olaydan alnının akıyla sıyrıldığı iddiasında yatmaktadır.

Holden’ın hem eski İngilizce hocası hem de bir nevi akıl hocası olan Bay Antolini’yle yaşadığı durum ise, kızlarla yaşadıklarından çok daha beklenmediktir, Holden’ı çok daha savunmasızken yakalar. Bir geceliğine evine gittiği, sohbet ettiği ve kalmaya karar verdiği evde, Bay Antolini kendisinin saçlarını okşarken uyanır. Şefkatten mi, sapıklıktan mı kaynaklandığını bilemediği bu hareket sebebiyle sabahın köründe evden kaçarcasına ayrılır.

Holden’ın “gerçek” dünyada, kendini savunmasız bıraktığı ve insani bir bağ kurma peşinde olduğu bu üç olay da Holden’ın tahmin etmediği şekilde gelişmiş ve Holden hepsinden sıyrılmanın bir yolunu bulmuştur. Diğer bir deyişle, daha önce de değindiğimiz gibi, Holden’dan makul çerçevede beklentilerimiz doğrultusunda ve kendi değer yargıları dâhilinde, bu zorlukların hepsini başarıyla atlatmış sayılabilir.

Aydınlanma

Bay Antolini’yle yaşadığı son travmatik olaydan sonra, zaten buralarda pek kalmak istemeyen Holden, temelli gitmeye karar verir. Bavullarını bile onları bıraktığı emanetten almadan gidecek kadar karartmıştır gözünü, ancak veda etmesi gereken tek bir kişi vardır: kız kardeşi Phoebe.

Phoebe, Holden’ın en üzerine titrediği insan olmasının yanı sıra bir masumiyet sembolü ve Holden’ın sevdiği her şeyin timsali olarak çok önemli bir yere sahiptir; dolayısıyla Holden’ın “evden kaçış” görevini tamamlayabilmek için Phoebe’yle yüzleşmesi gerekecektir. Böylelikle, Holden’ın sevgili küçük kardeşi, bir bölüm sonu canavarı gibi, aydınlanma öncesi son bir engel olarak zuhur eder.

Holden’ın niyetini öğrenen Phoebe önce ona eşlik etmek isteyecek, reddedilmesi üzerine de feci şekilde küsecektir. Hiç konuşmadan, ayrı ayrı ama hiç ayrılmadan yürüyerek, beraber atlıkarıncanın olduğu parka kadar gelirler.

Olduğu yerde dönüp duran, Holden’ın çocukluğundan beri aynı şarkıyı çalan ve eskiden kardeşleriyle birlikte geldikleri bu atlıkarınca, “Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz.” (s.117) diye düşünen Holden’ın zıt fikirlerinin çarpışması için mükemmel bir dekor sunar. Büyüdüğünde çavdar tarlasındaki çocukları yakalamayı hayal eden Holden, Phoebe’nin atlıkarıncaya binmesini seyrederken, şu ana kadar yaptığı genellemeler ve koyduğu kuralların belki de en olgununa varır:

“Atlıkarınca dönmeye başlayınca onu izledim. Çocukların hepsi altın yüzüğü yakalamaya çalışıyordu, tabii bizim Phoebe de. Lanet atın üzerinden düşecek diye ödüm kopuyordu, ama bir şey söylemedim, bir şey yapmadım. Çocuklar altın yüzüğü yakalamak istiyorlarsa, bırakın yakalasınlar, bir şey söylemeyeceksiniz. Düşerlerse düşsünler. Onlara bir şey demeniz bundan daha kötüdür.” (s.196)

Büyümenin getireceği tehlikelerin hâlâ farkındadır Holden, ama bunun engellenebilir bir şey olmadığını da kabullenir. Kitap boyunca sıklıkla üzülüp duran, morali bozulan, en iyi durumda bile ruh hali en fazla “artık pek o kadar da kötü hissetmiyordum” seviyesine çıkan ve de felaket yalnız olduğunu dile getiren Holden, ilk kez felaket mutlu hisseder kendini: “Az kalsın haykıracaktım, kendimi felaket mutlu hissediyordum, doğrusunu isterseniz. Neden, bilmiyorum. Felaket güzel görünüyordu yalnızca, üstünde mavi mantosuyla filan dönüp duruyordu.” (s.197) Velhasıl, değişim ve büyümeyi kucaklamanın gerekliliğini Holden’a anlatan şey, hep aynı kalan ve masumiyetin sembolü sayılabilecek bir atlıkarınca olur.

Kıssadan Hisse

Kahramanın yolculuğu, sıradan bir yolculuk, iş olsun diye çıkılmış bir macera değildir. Sonunda bir değişim, gelişme olması, kahramanın bir üst bilince çıkması ve ister dünyanın öbür ucuna yapılmış olsun, ister içsel bir yolculuk olsun, oradan yeni bir insan olarak dönmesi beklenir. Holden’ın kahraman arketipine en çok yaklaştığı yer de işte burasıdır.

Roman “Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.” diye biterken, Holden’ın nostaljiye yakın, değişime uzak duruşu halen çok kuvvetli olmakla birlikte, eve dönüşünü tamamlamıştır. Fiziksel ve ruhsal sıkıntılarının üstesinden gelmeye çalışmaktadır, sonbaharda okula başlayacaktır, dilinin sivriliği yerli yerindedir. Phoebe’nin yardımıyla yaşadığı aydınlanma, olgunlaşmasının en büyük parçası olmuştur. Şüphesiz, kalbi Allie için sızlamaya devam edecek, Phoebe’nin olduğu yaşta kalmasını dileyecek ve belki çavdar tarlası hayalini de sürdürecektir, ama değişimin olduğu yerde ümit de vardır. Kalbiyle gerçek dünya arasında bir denge kurabildiği takdirde, Holden için de ümit, şüphesiz ki, vardır.

Roman Kahramanları Dergisi, Sayı 9, Ocak/Mart 2012




Holden'in Umutsuz Yolculuğu
Yavuz Angınbaş



Amerika’nın en çok yasaklanan ve en çok okunan kitaplarından Jerome David Salinger’ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı, yaşadığı toplumun ve yetişkinlerin çıkarcı, sahte ve yozlaşmış dünyasına uyum sağlamak istemeyen ve çocukluğunun masumiyetini korumak için direnen 16 yaşındaki Holden Caulfield’in New York’ta geçirdiği üç günü anlatır. Holden, kendisinden daha önce yaratılmış Huckleberry Finn (Huckleberry Finn’in Maceraları), Natty Bumbpo (Son Mohikan) ve Jay Gatsby (Muhteşem Gatsby) gibi Amerikan edebiyatının toplumun yerleşik ahlak düzenine karşı ve yabancı karakterlerinden biridir. Fakat Holden’ı bu muhalif kahramanlardan ayıran özelliği ahlaki çöküntü içindeki toplumdan bir kaçış yolu olduğuna inanmamasıdır. Holden’ın ideal dünyası çocukluğun masumiyeti ile temsil edilmektedir. Fakat Holden bu masumiyetin korunamayacağını bilmektedir. Bu durum, ilk bakışta sadece bir ergenlik bunalımı yaşıyormuş gibi görünen Holden’ı modern edebiyatın nihilist karakterlerinden biri haline getirmektedir.


Holden’ın Donuk İnsanları

Çocukları hariç tutarsak Holden’ın yolculuğu boyunca bizlerle tanıştırdığı karakterler derinliği olmayan, toplumda giderek daha da çok yayılan kibirin, gösterişin ve onaylanma duygusu ile toplum kurallarına uymanın sembolü olmaktan öteye geçemeyen karakterlerdir. Holden’a babacan bir tavırla yaklaşıyormuş gibi gözüken tarih öğretmeni Spencer’ın aslında tek amacı Holden’ı utandırmak ve küçük düşürmektir. Holden, Mr. Spencer’ı üzmemek için sınıfta bırakılmayı hak ettiğini, öğretmeninin yerinde olsa kendisinin de aynı şeyi yapacağını ve ileride eğitimine önem vermediği için çok pişman olacağını anlatırken aklı bambaşka bir yerdedir.

“İşin gülünç yanı; bir yandan böyle palavra sıkarken, bir yandan da başka bir şey düşünüyordum. Ben New Yorkluyumdur. Central Park’taki gölü düşünüyordum, şu Güney Central Park’taki yapay gölü. Göl donup buz tuttuğunda, ördeklerin nereye gittiğini merak ediyordum. Acaba, biri kamyonla gelip onları hayvanat bahçesi gibi bir yerlere filan mı götürüyordu, yoksa kendileri mi uçup gidiyorlardı?”

Holden, tıpkı yaşadıkları göl donunca ördeklerin nereye kaçtığını bilmediği gibi, Bay Spencer ve benzerlerinin “donuk” dünyasından nereye kaçacağını bilememektedir.

Holden’ın ebeveynleri ile ilişkisi de yüzeysellikten öteye geçmez. Holden, bir şirket avukatı olan babasını tamamen tek boyutlu bir karakter olarak aktarır bize. Holden’ın babası ufak kardeşi Phoebe’nin bir uyarısı olarak var olmaktadır: “Babam seni öldürecek.”

Holden’ın kendini yakın hissettiği karakterler olan ağabeyi D.B., piyanist Ernie ve öğretmeni Bay Antolini bile onu hayal kırıklığına uğratmaktadır. New York’ta bir gece kulubü işleten piyanist Ernie, kulubün müdavimleri olan züppe üniversite öğrencileri tarafından o kadar çok pohpohlanmıştır ki artık iyi çalıp çalmadığının bile farkına varamaz. Müziğini abartılı bir ihtişamın ve kibirin etkisinden kurtaramaz.

“Benden başka üç kadar çift, masa bekliyorlar, itişerek, ayak uçlarında yükselerek bizim Ernie’yi görmeye çalışıyorlardı. Piyanonun önünde kocaman lanet bir ayna vardı, Ernie’nin suratına da iri bir spot lamba çevirmişlerdi, böylece, o piyano çalarken, suratını seyredebiliyordunuz, parmaklarını değil ama; o kocaman moruk suratını yalnızca. Aman, ne önemli yani. İçeri girdiğimde çaldığı şarkının adını pek hatırlamıyorum, ama Ernie’nin içine ettiği kesindi. Tiz notalarda, hödükçe, gösterişli süslemeler ve daha bir sürü numaralar çekip beni hasta etti. ”

Holden Bay Antolini’yi sahip olduğu en iyi öğretmen olarak tanımlar ve New York’ta geçirdiği üç gün sırasında onu ziyaret eder. Mr. Antolini Holden’ın toplumun değer yargılarına ve yozlaşmaya karşı hissettiği memnuniyetsizliği ve uyum sağlayamadığının farkındadır. Fakat verdiği tavsiyeler toplumun gözündeki statüsünü kaybetmek istemeyen, düşüncelerine sınırlar çizilmesine itirazı olmayan bir burjuva aydınının söyleminden öteye gidemez.

“Akademik eğitim sana bir şeyler kazandırıyor. Biraz yol alırsan, zihninin boyutları hakkında bir fikir veriyor sana bu eğitim. Zihninin neye uyup uymadığı hakkında. Bir süre sonra da, zihninin yapısına hangi düşüncelerin uygun olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Her şeyden önce, sana uymayan, sana yakışmayan düşüncelerle uğraşmaman için olağanüstü bir zaman kazandırıyor bu. Gerçek boyutlarını, gerçek ölçülerini alıp zihnini ona göre giydirip kuşandırıyorsun. ”

Holden’ın ağabeyi D.B. ise yetenekli bir yazar olmasına rağmen Hollywood’da senaristlik yaparak kendini satmaktadır. Holden, ağabeyinin yeteneğini bu şekilde harcamasını “fahişelik” olarak değerlendirmektedir çünkü Holden için filmler sahteliğin ve sıradanlığın simgesidir.

Holden’ın dış dünya ile iletişimde yaşadığı hayal kırıklıklarından biri ise kaldığı otelde nedenini kendi de bilmediği halde bir fahişe olan Sunny ile beraber olmayı kabul etmesi ile başlar. Yetişkinlerin dünyası hakkında biraz pratik yapmanın bir sakıncası olmayacağını düşünmektedir. Fakat Holden yetişkinlerin dünyasına ait bir kavram olan cinsellik karşısında yine panikler. Buna Sunny’nin vurdumduymaz ve ilgisiz tavrı da eklenince Holden bir ameliyat geçirdiğini ve kendini iyi hissetmediğini söyleyerek aralarında hiçbir yakınlık yaşanmadan onu yollar. Fakat Sunny’i getiren asansörcü Maurice’in saldırgan tavırlarından kurtulmayı başaramaz ve kendisine söylenenin üstünde bir ücret ödemek zorunda kalır. Holden’ın ilk cinsel deneyimi ve dolayısıyla bir yabancı ile kuracağı samimi bir temas yine yetişkinlerin sahtekârlıkları ve samimiyetsizlikleri nedeni ile başarısızlıkla sonuçlanır.

Bay Antolini’nin bir babanın sevecenliği ile mi yoksa cinsel bir çekimle mi olduğunu Holden’ın da anlayamadığı bir şekilde uykusunda ona yakınlaşması da yetişkinlerle bir bağlantı kuramamasına örnektir. Holden’ın güvenebildiği az sayıdaki yetişkinden biri olan Bay Antolini’nin bu davranışı Holden’ı daha da hayal kırıklığına uğratır.


Holden: Masum Çocuk ve Şahane Serseri

Holden’ı çaresizliğe sürükleyen, çevresindeki kimseyle iletişim kuramaması, daha doğrusu yetişkin dünya ile paylaşıma girememesidir. Bu durum Holden’ın da mutlu ve huzurlu olabileceği bir dünyayı ortadan kaldırmakta, yaşadığı tüm ilişkileri anlamsız kılmakta ve tamamen zıtlıklar üzerine kurulu bir varoluşa yol açmaktadır. Holden’ın deyimi ile “İnsanlar hiçbir şeyi fark etmiyor ”.

Holden, yetişkin dünyanın donukluğu, sahteliği ve riyakârlığı karşısında özbenliğini koruyabilmek için birbirine zıt iki yöntem izlemektedir. Holden dış dünyaya vurdumduymaz bir görüntü verebilmek ve duyarlılığını saklayabilmek için argo bir dile başvurur ve filmlerden nefret eden bir film meraklısı olarak 40’lı yılların popüler noir filmlerinin sert kahramanları gibi ağzından sigarasını düşürmez, sık sık onları taklit etmekten kendini alamaz. Hatta romanda kullanılan dış sesi de göz önüne alırsak Holden’ı noir filmlerinin ilham kaynaklarından, yozlaşmış bir toplum ve şehirde yaşayan fakat bir türlü şehri terk edemeyen Raymond Chandler’ın özel dedektif karakteri Philip Marlowe’a benzetmek bile mümkündür.

Holden’ın sakarca da olsa oluşturmaya çalıştığı “serseri” kimliğinin altında ise yozlaşmaya karşı sığındığı çocukluğun masum dünyası yer almaktadır. Holden, tam da ergenliğe geçmek üzereyken ölen kardeşi Allie’nin hatırasını canlı tutarak masumiyetini korumaya çalışmaktadır. Robert Burns’ün bir şiirden esinlenerek aklında oluşturduğu, uçurumun kenarındaki bir çavdar tarlasında oynayan çocukları yakalayarak onları yetişkinlerin dünyasına düşmekten kurtardığı imge bu duygunun bir sembolüdür. Daha evvel hiç cinsel deneyimi olmaması bile de kendisi gibi yetişkinliğe yeni adım atan kızların masumiyetini korumak istemesi ile anlatılabilir. Aşağıdaki alıntı bu görüşü desteklemektedir.

“Sorun şu; bir kızla –yani, orospularla filan değil– bu iş tam olacak gibiyken, başlıyor durmadan size dur demeye. Benim derdim de bu işte; duruyorum. Çoğu herif durmuyor. Benim elimden gelmiyor. Durmanızı gerçekten mi istiyorlar veya yalnızca korkuyorlar mı ya da işin sonunda kusurun onların üstünde değil de sizin üstünüzde kalması için mi dur diyorlar, hiç bilemiyorsunuz. Ben yine de, hep duruyorum.”


Holden’ın Çıkmazı

Fakat içten içe Holden bunun mümkün olmadığını ve sonsuza kadar çocuklar kadar masum kalmak için Allie ile aynı kaderi paylaşmak gerektiğini bilmektedir. Çavdar tarlasındaki çocuklar ile ilgili oluşturduğu imge bile Robert Burns’ün şiirini yanlış anlamasının sonucudur. Şair çavdar tarlasında birbirini yakalayan değil karşılaşan vücutlardan bahsetmektedir.

Hikâyenin ve Holden’ın yolculuğunun son safhasında Holden küçük kardeşi Phoebe aracılığı ile bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Atlıkarınca üzerinde kardeşini ve diğer çocukların altın bir yüzüğü kapabilmek için uğraşmasını izlerken çocukların büyümesine engel olmaya çalışmanın manasız olduğunu kendine itiraf eder.

“Çocukların hepsi altın yüzüğü yakalamaya çalışıyorlardı, tabi bizim Phoebe de. Lanet atın üstünden düşecek diye ödüm kopuyordu, ama bir şey söylemedim, bir şey yapmadım. Çocuklar altın yüzüğü yakalamak istiyorlarsa, bırakın yakalasınlar, bir şey söylemeyeceksiniz. Düşerlerse düşsünler. Onlara bir şey demeniz bundan daha kötüdür. ”

Uzaklara gitme sevdasından da vazgeçmiştir. Phoebe’ye “eve” döneceğini söyler. Yağmur yağmaya başlar ve birdenbire kendini çok mutlu hissetmeye başlamıştır. Bu bir satori, bir aydınlanma anı olarak değerlendirilebilir. Fakat daha sonra yaşananlar Holden’ın hâlâ aynı çaresizlikte olduğunu ve yolculuğunun Holden’ı pek değiştirmediğini gösterir. “Eve” döndükten kısa bir süre sonra Holden bir sinir krizi geçirir. Hikâyesini bize bir hastaneden anlatmaktadır. Holden’ın idealleri ve toplumun değer yargıları ile zıtlığı psikolojik bir problem olarak algılanmış ve tedavi edilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Holden ise ne yapacağı konusunda hâlâ kararsızdır. Kendi özbenliği ve uyum sağlaması konusundaki toplumsal baskı arasında ezilmeye devam edecek gibi gözükmektedir.

Salinger, romanın tamamında bize üçüncü bir bakış açısı yaratma fırsatını tanımamış, dünyaya sadece Holden’ın veya yoz, kibirli ve sahte yetişkin dünyasının perspektifinden bakma imkânını vermiştir. Birbirine tamamen zıt ve iletişime geçemeyen iki dünyanın çatışmasının getirdiği umutsuzluk ve çaresizlik sanıyoruz ki son basılı eserini 1965’de veren ve giderek artan ününden rahatsız olup aramızdan ayrıldığı 2010 yılına kadar inzivaya çekilen Salinger’ın felsefesini de yansıtmaktadır.


Kaynakça

Salinger Jerome David, Çavdar Tarlasında Çocuklar (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997)

Salzman Jack, New Essays on the Catcher in the Rye (Cambridge: Cambridge University Press, 1991)


Roman Kahramanları Dergisi, Sayı 9, Ocak/Mart 2012




Holden'in Sahtekarları
Bülent Uçar



Çocuk çocukken kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi
Irmağın da sel
Ve su birikintisinin de deniz olmasını...
Çocuk çocukken
Çocuk olduğunu bilmezdi
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

Wim Wenders-Wings of Desire


Bir seri olarak yayımlandığı 45-46 yılları arasında geçen süreç göz ardı edilirse, kitap olarak ilk defa 1951 yılında yayımlanan The Catcher ln The Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar) bir ‘Genç Adam Çocuk’un bakışından, neredeyse fenomenolojik bir sahtekârlık deşifrasyonudur. Amerikalı yazar J.D Salinger tarafından yazılan ve yarım yüzyılı aşkın süredir bir tür insan modelinin başucu kitabı olan, hatırı sayılır süreler boyunca yasaklı da kalan bu romanın ruhundaki içtenlik ve poz verme itkisinden uzaklık göz önüne alındığında, buna kitabın protagonisti Holden Caulfield’in kimi zaman uzak kalma duygularıyla kimi zaman da bulantı atakları eşliğinde sayısız yerde dile getirdiği, sahtekâr-sahtekârlık sözcüklerindeki kullanım sıklığı ve ‘kitsh’ anlatıları eklendiğinde, eserin bir sahtekârlık deşifrasyonu olduğu gerçeği anlaşılacak düzeye yükseliyor.

Eğitim politikalarının lise prosedürü göz önüne alınarak kimi tutucu Amerikan bölgelerinde lise düzeyi okullarda ve bazı kütüphanelerde ahlaka aykırı ve müstehcen bulunması dolayısıyla uzun süre yasaklı kalmıştır Salinger ve Holden. Oysa sosyal hayat, kişinin hem kendisine hem diğerine yönelik ikiyüzlülüğü ve bunun getirdiği kaçınılmaz sahtekârlıkla akıllı uslu(!) bir pornografi barındırır ve bu hal deşifre edildiğinde utanç, örtüyü kaldıranın sayılır ya, bu olmamalı.

Holden Caulfield, sessiz karanlıkta acemice söylenen şarkının titremeye direnen sesine saklanmış müzik gibi, güven vermese de korkuyu uzak tutar ve bakışları örtüyü çekip alsa da, çocuksuluğundan olmalı tehlikesiz görünür. Ancak, siz yine de hiç hafife almayın onu ve onun gibileri. Ve akılda tutulmalı ki bulunduğunuz yerlerde Caulfield gibileri varsa eğer ve sizler onlardan birinin bakışları altındaysanız, anlamca tutunabilen biri olarak, tiksinilmeden, rahatsızlık duyurmayan bir eda içinde var olmayı deneyecekseniz, üzgünüm; bu, zor ve boşuna çaba olacaktır. Hem bilinmelidir, Holden ve onun gibilerin övgü ve sempatisine mazhar olmak, kayda değer bir varoluş aklaması sayılabilecek denli yoğun bir değer taşır.

“The Catcher in The Rye”, yazar J.D. Salinger, Holden’ın yaşadığı şekilde yaşamamış olsa dahi, olması gereken biçim ve içerikteki olabilecek en dürüst anlamda vahşi ve sert bir ergenlik çağının bir çeşit kurgusal otobiyografisi gibidir. Holden’la Salinger’ı, yazar ve yazarın yarattığı bir karakter olarak ayırmak pek olanaklı görünmüyor. Roman boyunca o denli bir iç içe geçiş ve içtenlik duyuruyor ki kendini... Kitabı okurken neredeyse her sayfada altı çizilesi bir bölümle karşılaştığınız o anlarda, Salinger’ı telefonla aramamak için kendinizi güçlükle alıkoyduğunuzu fark ediyorsunuz. Üstelik onu aramanın imkânsız olduğunu bile bile yaşıyorsunuz bu güçlüğü.

Kitap yayımlandığı 1951 yılından bu yana, yalnızca onlu yaşlarını süren kimi “yetişkin çocuk”ların değil, bir türlü büyümeyen, büyüyemeyen, buna ısrarla karşı çıkan “çocuk yetişkin”lerin de ilgisini çekmeyi başarmıştır. Hatta belki yetişkin çocuklar, çocuk yetişkinlerden daha da çok sevmişlerdir bu romanı ve kahramanı Holden Caulfield’i.

Geride kalan onlarca yıla rağmen Holden, Salinger ve Çavdar Tarlasında Çocuklar, eksilmeyen, her dönemde hayranlarını çoğaltan bir etki gücüne sahip olmayı başardı. Hâlâ, henüz yetişkin olmayı isteyemeyerek buna direnmeyi seçenlerin, tek uğraşları yetişkin olmak olanların sığ, sıkıcı karanlığına bulaşmaktan korkarak çocukluktaki masumiyeti kutsayanların, bir çeşit Peter Pan sendromuyla meşgul ruhların başucu kitabı olmayı sürdürüyor. Sanırım Holden’ın özgür, hırs yoksunu ve henüz kirlenmemiş ruhu ve Salinger’ın neredeyse hiçbir yazarın yazarlık serüveni içerisinde göze alamayacağı denli komplekssiz anlatım biçimi bu etkinin oluşmasını ve sürekliliğini sağlayan en güçlü nedenler olarak görülmeli. Bir tür kişilik testi bile olabilir Holden etkisi. Onu delice bir sevgi ile karşılayan bir insanın nasıl biri olabileceği üzerine keskin ifadeler söylenemese de bu kişinin kötü biri olamayacağı söylenebilir. Holden, Tanrım! Olacak iş değil. Onun ruhu gerçek olamayacak kadar hayali bir güzelliğin içinde devinir ve hayal olmadığından emin olunacak denli orada duran herhangi birinin nesnelliği kadar da duyurur yakınlığını.

Gerçeğin görünürlüğü için yalan ne denli etkili bir iksir olabilir? Vazgeçilmezlik ve dürüstlük zorunluluğu için ne denli gereklilik içerir?

Şu bizim Caulfield (Holden) “... Hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancıdır herhalde. Rezalet bir şey... Yani bir dergi almak için gazeteciye gidiyorken bile, biri ona rastlayıp nereye gittiğini sorsa, gözünü kırpmadan operaya gittiği söyleyebilir. Felaket bir şey yani… Bir düşünürseniz...” Üstelik o, bunu, gerçeği dile getirmenin fetiş isteği, inandırıcı olabilmek arzusuyla, yeminler ederek bile yapabilir. Hem üstelik çoğu zaman ve hatta ruha dair önemli tüm gerçeklik arayışlarında önemsizdir gerçek gibi görünen ve onun ölçüye vurulabilen doğruluğu. Çocuk kendisini operaya giden kişi olarak duyumsuyor ve o ruh hali içinde hissediyorsa, o an olması gereken “gerçek” operaya yolculuksa, gazeteciye doğru yol alıyor olması “gerçeğin” hatasıdır.

“The Catcher in The Rye”, yazar J.D. Salinger, Holden’ın yaşadığı şekilde yaşamamış olsa dahi, olması gereken biçim ve içerikteki olabilecek en dürüst anlamda vahşi ve sert bir ergenlik çağının bir çeşit kurgusal otobiyografisi gibidir.

Üstelik Holden, hayali ya da kurgusal olanı dile getirdiğinde dahi, gerçeği olmasa da gerçeğin özünü duyurur yanındakine. Diğerleri, yani sahtekârlar ise, gerçeği gözünüzün içine sokmalarına rağmen yalan söyler, sahteliğe, sahtekârlığa, ‘adam kandırmaya’ düşerler. Kaçınılmaz… Hem gerçek olan da arada hiç edilir. Tanrı aşkına, olacak iş değil.

Holden’ın kilidi çeviren, perdeyi açan bakışından kaçınamazsınız, bir sahtekârsanız ve Holden ortalıktaysa gizlenmeye çalışmak inanın zor iş. Denemeyin. Bu gizlenme ediminiz sahtekârlık boyutunuzu artırmaya neden olabilir ancak.

Eserin bir sahtekârlık deşifrasyonu olduğunu söylemiştim, işte metindeki sayısız sahtekârlık anlatılarından bazıları:

Holden Caulfiled, Mezar işleriyle uğraşan ve okula hala bağış yapan Ossenburger adlı eski bir Pencey (Holden’ın atıldığı okul) mezunundan söz ederken “İsa’yı ahbabımız gibi düşünecekmişiz, bize kendisinin İsa’yla konuştuğunu anlattı. Araba kullanırken bile konuşurmuş. İşte buna bitmiştim. Bu sahtekâr herifin arabasını kullanırken İsa’dan daha fazla ceset dilediğini aklıma getiriyorum.”

Okul yurdundan arkadaşı yakışıklı Stradlater’den söz ederken, “Kapının kenarında durur ‘Selam’ der. Sanki felaket sıkılmış, felaket yorulmuş gibi söylerdi bu sözü. Sizi görmeye geldiğinizi filan düşünmenizi istemezdi. Sanki yanlışlıkla geldiğini sanmanızı isterdi, Tanrı aşkına.”

Tarih öğretmeni yaşlı Mr. Spencer’ın ‘Hayat bir oyundur.” deyişinde yer alan klişedeki sahtekârlığa Holden’ın cevabı, “Oyunmuş, kıçımın kenarı, oyun öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam, kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa oyunla ilgisi kalır mı bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun.”

Holden, Mr. Spencer’ı kastederek, “Kapıyı kapatıp çıkarken bana kesin ‘iyi şanslar’ filan demiştir, umarım dememiştir. Umarım o lanet sözcüğü kullanmamıştır. Ben kimsenin ardından ‘iyi şanslar” diye bağırmam. O ne korkunç, sahte bir sözdür bir düşünürseniz.”

Başka bir diyalogda da ‘harika’ sözcüğüne takılır hem ne ciddi bir takıntı... İçeriksiz, yalnızca o an sessizlikle geçiştirilmesin ve sahtekârca bir duygudaşlık yaşansın diye, sanki sessiz kalınırsa günah işlenmiş sayılacakmış gibi, insanların sahtekârca, yalnızca boşluğu doldurmak için kullandıkları bir sözcük. ‘Harika ha...’ Çok önemliydi yani. Bir sözcükten bile tiksinecek denli apaçık bilinç ve sahtelik avcılığı konusundaki lanet yeteneğiyle birlikte bir J.P. Sartre karakteri olacak bir boyut içinde, kanmak bilmeyen ikna olabilme yeteneksizliğiyle donanmış bir bilincin sahibi Caulfield.

Holden Caulfield, nesnelerde, tutum ve tavırlarda, düşünülebilen ya da gerçek kılınan tüm insani hallerde anlamı dışlayan, anlamın tutunamadığı, dürüstlükten yoksun yaşamların uzağında olmayı hayal ediyor.

“...Vay canına, herif nasıl da moralimi bozdu! Kötü bir herif olduğunu söylemek istemiyorum; değildi. Ama birinin moralini bozmak için ille de kötü bir herif olmak gerekmez ki; iyi bir herif olup yine de moral bozucu olabilirsin. Tek yapacağın şey, kenefte adının baş harflerini ararken birilerine bir sürü sahtekârca öğüt vermek; bunu yap, yeter. Ne bileyim belki, öyle soluksuz kalmasaydı o kadar bozulmazdı moralim, merdivenleri çıkarken soluk alamaz olmuştu, sonra o baş harfleri ararken zorlukla soluk alıyordu, burun delikleri tuhaf ve üzüntü verici biçimde açıla açıla...”

Holden Caulfield, nesnelerde, tutum ve tavırlarda, düşünülebilen ya da gerçek kılınan tüm insani hallerde anlamı dışlayan, anlamın tutunamadığı, dürüstlükten yoksun yaşamların uzağında olmayı hayal ediyor. Her şeyin, her davranış ya da sözün gündelik hayatın kazanma arzularına yenik insan aklının kurnazca kurmacalarıyla değil de içtenlikle, yalnızca çocuklara özgü olan o kendiliğindenlikle görünür olmasını diliyor.

Onun kendi bilinci içerisinde anlamını hiçleyemediği çok az şey var, ona göre anlamın var oluşta tutunabilmesi neredeyse büyüsel bir mucizeye bağlı. Fakat o, çocuklara özgü masumiyet ve kendiliğindenlik hallerini, çok az yetişkinde gördüğü zarafet ile içtenliği ve bunların hepsinden daha baskın olan ve bir türlü kontrol edemediği kadın güzelliğine dair tutkusunu, bunlara bağlanmış anlamı hiçleyemiyor.

Sally’le buluştuğunda aklından geçenler örneğin “Buluşmaya geç kalmıştı ama ne önemi vardı ki bunun, sevgilileri geç kaldığı için mosmor kesilen herifleri konu alan Saturday Evening Post karikatürleri filan hepsi palavra, bir kız sizinle buluşmaya geldiğinde felaket güzelse kimin umurunda ha geç gelmiş, ha erken gelmiş, yani? Ah Sally, siyah bir manto ve siyah bir bere giymişti, genellikle şapka giyer ama bu bere çok yakışmıştı ona. İşin gülünç yanı, onu gördüğüm an onunla evlenmek istedim, birdenbire kalkmış kendimi ona aşık sanıyor ve onunla evlenmek istiyordum. Yemin ederim ben deliyim, deli olduğumu kabul ediyorum.”

Holden Caulfield, eserin konu ettiği şükran gününden önceki o üç gün boyunca tutunamayan anlamın üçkâğıdını hiç yutmuyor, sahtekârlığı nerede olsa tanıyor ve damgalıyordu.

Bir aktör oynamaya kalkınca, onu zor izliyorum. Her an, ne sahtekârlık yapacak diye kıvranıp duruyorum. (Bu söylem, insana dair her şeyle ilgili ve onun varlığıyla dolup taşan bütün insan evreni için ele alınabilir. İnsan kendini bir başkasının karşısında göstermeye, ‘öteki’ ile var olmaya başlayınca katlanılmaz bir hale düşüyor, izlemek öyle riskli ki, her an ne sahtekârlık yapılacak diye kıvranır durursunuz.)

Sally’le birlikte gittikleri tiyatro oyununda yaşlı karı koca Lunt’lar öyle iyi bir oyun çıkarmışlardır ki, Caulfield onlar için şunları söyler, “Normal insan ya da aktörler gibi oynamadılar, aşağı yukarı çok ünlü ve iyi olduklarını filan bilerek, o havada oynadılar. Çok gerçekçi ve iyiydiler, sorun da buydu işte çok sahteydi bu, ne yaptıklarını biliyorlardı, gerçek hayattaki insanların konuşmaları gibi olsun diye hareket ediyorlardı sahnede. Bir şeyi çok iyi yapıyorsanız, dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. Ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.”

Onun kendi bilinci içerisinde anlamını hiçleyemediği çok az şey var, ona göre anlamın var oluşta tutunabilmesi neredeyse büyüsel bir mucizeye bağlı. Fakat o, çocuklara özgü masumiyet ve kendiliğindenlik hallerini, çok az yetişkinde gördüğü zarafet ile içtenliği ve bunların hepsinden daha baskın olan ve bir türlü kontrol edemediği kadın güzelliğine dair tutkusunu, bunlara bağlanmış anlamı hiçleyemiyor.

Oyuna ara verildiğinde, fuayede, Sally’nin tanış olduğu ve sürekli “Şu çocuğu bir yerden tanıyorum,” zımbırtısını sürdürdüğü sırada (O çocuğu bir yerden tanıyor muymuş neymiş, çok önemliydi yani.) Sally hiç susmadan bu ‘zıpır’dan söz ederken, Holden bu çocuğu izler, “Duvarın dibinde duruyor, öldüresiye sigara içiyor, felaket sıkılmış havası basıyordu. Sally’le uzun uzun konuştular. Oyun bittikten sonra bizimle birlikte taksiye binecek mi diye, bir dakika düşündüm bile. Oyun sonunda sokak boyunca bizimle yürüdü. Sonra, kokteyl için bir sürü sahtekârla buluşacakmış, öyle dedi, ayrıldı. Düşünün bir bar tezgâhının çevresine dizilmişler, sırtlarında o lanet damalı yelekleri, tiyatro oyunlarını, kitapları, kadınları, o yorgun kasıntı sesleriyle eleştirip duruyorlar. Bitiyorum bu heriflere.”


Bir Peter Pan Sendromu Bağılında Caulfield

Holden bir parkta oyun oynayan ve tahterevalliye binmiş iki çocuğun yanına yaklaşarak zayıf olanın oturağına eliyle destek verdiğinde, o an bu iki çocuğun oyunlarına ilişmeye çalışan bir yetişkinin yanlarında olmasından duyduğu rahatsızlığı fark ederek oradan uzaklaşır.

Holden, iş bilirlerin (yetişkinlerin) dünyasında tıpkı o çocuklar gibidir. Sahtekârların yanındayken, ya da sahtekârlar onun yanındayken ve bir türlü rahat vermiyorken, Holden tahterevallideki çocuklar kadar rahatsız ve yabancı bir dünyanın bulantısı içinde buluyor kendini...

Kız kardeşi Phoebe ona ‘Sen hayatta hiçbir şeyi sevmiyorsun.” dediğinde buna korkuyla karşı çıkıyor, korkuyor, bu korkuyu kendisi de o an fark ediyor. İçinde güzelliğe ve hayata karşı sınırsız bir sevgi olmasına karşın (Holden Central Parktaki ördeklere karşı bile duyarlıdır!) insanlara ve onların yaptıklarına karşı hiç de öyle insani iyimserlik ve sevecenlik duymadığını fark ediyor. Ve Phoebe’ye aslında kendisinin bir ucube olmadığını, diğer normal insanlar gibi bazı şeyleri sevmediğini ve bazı şeyleri de sevdiğini anlatmaya çalışırken, o an bile ortaya bir yabancı çıkıyor.

Holden, iş bilirlerin (yetişkinlerin) dünyasında tıpkı o çocuklar gibidir. Sahtekârların yanındayken, ya da sahtekârlar onun yanındayken ve bir türlü rahat vermiyorken, Holden tahterevallideki çocuklar kadar rahatsız ve yabancı bir dünyanın bulantısı içinde buluyor kendini...

Ben birçok şeyi severim Phoebe; bak, okuldayken bir grup çocuğa boyun eğmeyerek utandırılmasının ardından, daha da utandırılması riskine karşı intihar eden bir çocuk vardı: James Castle, onu seviyorum mesela. ‘Kendisini pencereden aşağıya bırakmış, bir eşya gibi yere düşmüştü. Radyo, masa gibi bir şey sanmıştım, insan olabileceği hiç aklıma gelmemişti.” Holden’ın bu çocuğa karşı duyduğu sevgi sanırım, çocuğun hiçbir biçimde sahte ya da kurmaca olmayacak denli gerçek ve içtenlik taşıyan saf varoluş parçası oluşluğuydu. İntihar etmişti, ötesi var mıydı? (Ölümden daha ciddi bir şey vardı ayrıca; UTANÇ) Sonra o çocuğu öldüğü yerden, bir eşya gibi düştüğü bahçeden, beton zeminden alıp pardösüsüne sararak taşıyan ‘Bay Antolini’; “Yerden kaldırıp revire kadar taşımıştı onu, duraksamamıştı bile, paltosu kanlanacak diye filan.” Holden, bu adama da sevgi duyuyor, onu da sahtekârlıkla suçlamadan bir parça da ağabeyi D.B.’ye benzeterek, varlığına katlanabildiklerinin kategorisine sokuyordu onu. Sonra elbette güzeller güzeli kız kardeşi Phoebe’yi seviyordu, ölü kardeşi Allie’yi filan. O mezarında yatıyordu. “Onu ziyarete filan gittiklerinde yağmur filan yağsa herkes arabalara koşuyor, radyolarını açabiliyor, evlerine gidebiliyorlardı. Oysa Allie yerinden kalkamazdı.” Sırf bu nedenle bile insanlar sahtekâr ve kördüler. Mezarlıklarda onca ölü varken ve onlar da öleceklerini bilirlerken ve sevdikleri insanlar toprakların altında ölüden de ölü yatıyorken, sanki her şey yolunda ve hayat güzelmiş, hiç ölmeyecekmişler, hiç ölmeyecekmişiz ve sevdikleri hiç ölmemiş ve ölmeyecekmiş gibi yağmur yağınca öyle çekip gidebiliyorlardı, hem radyolarını da açıyorlardı.”


Holden Melankolisi

Holden Pencey’den, ayrılmaya can attığı o lanet Pencey’den tamamen ayrıldığı o gece yarısı vaktinde, varlığının artık o okulun hiçbir yerinde olmayacağını, olamayacağını anlar. Pencey’deki var olma halinin bir ölüden farksız hatta bir ceset gibi karşısında belirdiğini görünce de ağlamaya başlar. Bu ağlayış, bir şeylerin, bu lanet bir okul hayatı olsa bile, bir şeylerin sona erdiğini ve artık var olamayacağı anlaşıldığında yaşanan derin bir kaybetme hissiyatından kaynaklanır. Holden yok olan her şeye ağıt besteler içinden ve bu besteler eşliğinde kendi kendine hüzünlenir durur. O zaten böyle arada hep hüzünlenir. Central Park’taki buz tutmuş çölün üzerindeki ördeklerin bile kış geldiğinde, her yer buz tuttuğunda nereye gittiğini merak eder. Onların bile terk etmesi fikri katlanılmazdır onun için. Ölü kardeşi Allie’yi ise hiç unutamaz, bu yüzden müzede sergilenen, Kızılderili hayatının donmuş ve kıpırdamayan ve dolayısıyla asla değişmeyecek oluşuyla, çocukluğuna dair bir anıyı asla yok etme riski taşımadığına sevinir ve ‘bazı şeyler hiç değişmemeli öylece olduğu gibi kalmalı.’ der içinden kendine. Kürek çeken çevreye sert sert bakınan Kızılderililer, kendi çocukluğunda nasıl orada o müzedeyseler, hâlâ ve hep orada olacaklardı. Hem o zaman “Eskimo hâlâ daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hâlâ güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde, o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu.”

Bazen, kendi varlığının bile birdenbire yok olacağına dair korkular, tekinsizlikler duyar ruhunda.

“... Neden koştuğumu hatırlamıyorum. Her yer rezalet buz tutmuştu. Az kalsın yere kapaklanıyordum. Sanırım canım öylesine koşmak istemişti. Karşıdan karşıya geçerken kendimi yok oluyormuş gibi hissettim. Felaket soğuk, güneşsiz yoldan her geçişinizde kendinizi yok oluyormuş gibi hissettiğiniz o çılgın akşamüstlerinden biriydi.

Holden Caulfield, zamanın geleceğinde ele geçirebileceği kazanma anlarından feragat edebilecek bir çocuk olması nedeniyle ve bir artistik tutum sahibi oluşluğuyla, kârdan zarar etme gönüllüsü olarak bile bir kaybedendir ki; kendisi on yedisinde neyse yetmiş yedisinde aynı kişi olabileceğine inanabileceğiniz bir ‘genç çocuk adamdır’ kuşkusuz, tıpkı yedisinde nasıl hıyarsa, yetmiş yedisinde aynı hıyar olacağına kanaat getireceğiniz ‘çocuk şeyler’ gibi...

Bazı insanlar öyle doğal var oluşları içerisinde kazanmaya programlı ve bu yüzden hep kazanan ve bu yüzden fena halde rüsva edici bir kaybetmenin içindedirler; hayatları boyunca hiç fark etmezler bile bunu. Holden bu model insanları kastederek Sally’e:

“Örneğin insanların çoğu arabaları için deli oluyorlar. Arabaları hafifçe bile çizilse üzülüyorlar, durmadan mil başına ne yaktıklarını konuşuyorlar. Arabalarını aldıklarını gün, başlıyorlar daha yeni bir arabayla nasıl değiştiririz diye düşünmeye. Ben, eski arabaları bile sevmiyorum. Beni hiç ilgilendirmiyor arabalar, lanet bir atım olsa daha iyi. Atlar en azından insana yakın, Tanrı aşkına. Atlarla en azından...”

Tabii bizim Sally daha o yaşta “kaybeden öğütücüsü”, “kazanan avcısı” olmaya terfi etmiştir bile. Holden’ın bu tür konuşmalarından sonra, ona, bir ucubeye bakar gibi bakmaya başlamış ve azarlamalar terslemeler art arda gelmiştir.

Holden öyle hassasiyetlere ve ince görülere sahiptir ki: Başka kafalar yaşayan bir müptezelden farksızdır ‘olağan insanların’ dünyasında. Ne bileyim, genç güzel bir fahişenin (Sunny) giydiği o elbiseyi aldığı günü ve tezgâhtar kızın onu, o, elbiseyi denerken ve satın alırken, kendi halinde bir kız olarak gördüğünü, öyle sandığını kurar kafasında ve o an, küçük fahişe kızın haline felaket üzülür. Hem buna neden üzüldüğünü kendisine sorduğunda ‘… neden bilmem.’ der. Böyle biridir yani. Tanrı aşkına... Trende tanıştığı zarif bir kadının gülümseyişine ve zarafetine hayran kalır ve “Nasıl da güzel gülümsüyor, çoğu insan ya hiç gülümsemez ya da sırıtır.” diyecek kadar incelik düşkünüdür Holden. Ve bu yüzden bir gün, bir yerlerde dayaktan öldürülebilir, ciddiyim bazı insanlar böyledir. İncelikleri yüzünden, kaba saba insanların kötülük düşkünlüklerini, bayağılıklarını kışkırtarak, canlarının yanmasına katlanmak zorunda kalırlar ya da ölürler!

Holden Caulfield, zamanın geleceğinde ele geçirebileceği kazanma anlarından feragat edebilecek bir çocuk olması nedeniyle ve bir artistik tutum sahibi oluşluğuyla, kârdan zarar etme gönüllüsü olarak bile bir kaybedendir ki; kendisi on yedisinde neyse yetmiş yedisinde aynı kişi olabileceğine inanabileceğiniz bir ‘genç çocuk adamdır’ kuşkusuz, tıpkı yedisinde nasıl hıyarsa, yetmiş yedisinde aynı hıyar olacağına kanaat getireceğiniz ‘çocuk şeyler’ gibi...

Holden içtenliğin kırıntılarının bile bulunmadığı, aymazlık ve kabalığın kol gezdiği bu sahtekârların dünyasında öyle pek az şeye ilgi ve sevecenlik duymaktadır.

Anne babasıyla kız kardeşi Phoebe’nin yaşadığı eve gizlice girdiği ve Phoebe’yle konuştuğu o gece, Phoebe ona, ‘Sen hiç bir şeye değer vermiyorsun, bir gün bir işle uğraşman, bir yetişkin olman gerekecek ve sen hiçbir şey yapmayacaksın, biliyorum. Hey Caulfield söylesene, sen hangi meslekte çalışmak istersin. Biliyorum, sen hiçbir şey yapmayacaksın, çünkü sen hiçbir şeyi sevmiyorsun!’ dediğinde, Caulfield karşılık verir vermesine de, aslında hiçbir meslek ona göre değildir. Yapabileceği birkaç mesleği sahtekârca olduğundan dolayı eledikten sonra (o mesleklerden biri avukatlıktır) ansızın, öyle birdenbire aklına gelmiş bir fikri dile getirir gibi:

“Ben hep çavdar tarlasında oynayan binlerce çocuk getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta, yetişkin hiç kimse yani, benden başka. Ve çılgın uçurumun kenarında durmuşum ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum. Nereye gittiklerine bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıp yakalıyorum onları. Bütün gün bu işi yapıyorum. Ben çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.”

Caulfield öyle sevmektedir ki çocukluktaki kendiliğindenliği, saflığı, o nedensiz güzelliği, öyle yoğun biçimde kutsamaktadır ki ruhunun derinlerinde bunları... Onlar sağa sola öyle hesapsızca koşuşurken, ortalıkta birçok tuzak ve kötülük var; hiçbir şey olmasa, hiçbir kötülükle karşılaşmayacak denli şanslı olsalar bile, büyümek ve saf oluşluktan uzaklaşmak, hesap yapmayı öğrenmek var. Biri, bu kayboluş ve masumiyete yabancılaşmanın uçurumundan korumalı onları.

Salinger’ın Caulfield Biçemi

Salinger, The Catcher in The Rye ’ın biçemini oluştururken, lafı ağdalayarak ve dolaylı anlatımlara başvurarak, sahtekârca(!) yazan yazarlara benzememek için daha metnin giriş paragrafında “Anlatacaklarımı dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumu, annemle babamın nasıl tanıştığını ve tüm o David Copperfield saçmalıklarını bilmek isteyeceksiniz. Ama ben bu zırvalardan söz etmeyeceğim.” diyerek doğrudan hikâyeye başlar. Ve metnin yine bir yerlerinde, iyi yazılmış bir kitabı tanımlarken ‘okuduktan sonra yazarıyla telefonda konuşmak isteyebiliyorsam kitap iyidir.” dedirtir Holden’a. “Çünkü telefonda konuşmak aslında rezil bir şeydir, eğer içtenlik hususunda sahtekârca bir durum içindeyseniz ya da kendiliğindenliğin hakîm olduğu o samimiyet yoksa telefon konuşmaları cehennemdir. En azından benim cehennemimde buna da yer vardır. İşte bu yüzden kendisiyle telefonda konuşulacak yazarın kitabı iyidir ya da iyi yazdığı için telefonda konuşma hevesi uyandıracak yazarın kitabı...”

Caulfield arkadaşı Stradlater’in kompozisyon ödevi için kardeşi Alllie’yi ve onun ölümüne duy duğu acıyı ve onun beyzbol eldivenini betimler. Stradlater bu kompozisyonu beğenmez, “nasıl bir betimleme ödevi bu, hani mekân ya da insan görünümü tasvirleri” gibi serzenişlerde bulunur. “Sen lanet bir beyzbol eldivenini anlatmışsın.” der. Holden yazıyı elinden alır, yırtıp atar, Salinger klasik edebiyatın ağdalarından ve kompleksli sayılabilecek tutumundan uzaktır. Metni okurken, biçemdeki bilinçli naifliği ve uzun betimlemeler ve duygu aktarımları yerine kestirip atan söylem biçimine (bir şey çok güzelse uzatmaz örneğin; ‘felaket güzel’dir işte yani) ve dolayısıyla eserine beğenmezlikle bakanların kitaplarını ellerinden alıp yırtarsa şaşırmam, olur mu olur.

Sanatçının Bir Caulfield Olarak Portresi

Caulfield bir kurgucu ve gerçeğe dokunmak isteğiyle, yalnızca bu yüzden bile hayalci ve fazlasıyla artisttir. Aşağıdaki örneklerde açıkça görülmektedir bu. Caulfield’ın kendisini zatürre sanarak, kişisel bir ölüm kurgusu yapması ve ben ölünce Tanrım kim bilir neler olur diye hayal edip durması, örneğin.

“... Her neyse işte, saçlarımda tıkır tıkır buzlarla zatürreye yakalanıp öleceğim diye üzülüp duruyordum. Anneme babama felaket acıdım. Özellikle anneme, çünkü kardeşim Allie’nin üzüntüsünden hâlâ kurtulamamıştı. Onu gözümün önüne getirip durdum; elbiselerime, spor malzemelerime ne yapacağını bilemeyecekti. İşin tek iyi yanı annem bizim Phoebe’yi lanet cenaze törenine getirmezdi, daha küçük olduğu için. Sonra milletin beni bir mezara tıktıklarını filan düşündüm, mezar taşına adım filan yazılmıştı. Çepeçevre ölmüş heriflerle sarılmış bir durumda Phoebe çok üzülürdü hem de çok, Phoebe beni çok severdi.”

O, kurgudan hoşlanan ve tüm dünyayı anlam bütünlüğü içinde estetik ölçülere vurulduğunda eksiksiz bulmak isteyen estetlerden biri gibidir.

O, yakışıklı ve atletik Strandlater’den yediği yumruk sonrası durumda bile aynaya bakar, yüzü ve bakışları nasıl görünüyor diye. Sonra çeşitli kurgular yapar hem de sinematografik kurgular; onlara karşı nefretine rağmen, evet yapar bunu. Kendine yine kendisinin izlediği gösteriler yapan gösterişçi bir züppe gibidir Holden.

Caulfield, kendisine bir gece kadın ayarlayan (pazarlayan) asansörcü Maurice’den karnına yediği yumruk sonrasında, nefes almakta zorlandığı ve acı çektiği o anda bile kurgu yapar, o an karnına yumrukla vurulmamış da silahla ateş edilmiş gibi kurmaya başlar. Bu kurgu içerisinde, hayalinde, Maurice’i gidip o pis odasında kıstırır ve altı patlarıyla vurur. Jane, (kitap boyunca onu aramalı mıyım aramamalı mıyım diye düşünüp durduğu, yakışıklı Stradlater’la bir gece çıktı diye bütün gece uyuyamayıp Stradlater onu arabanın arka koltuğunda... diye düşündüğü) şu meşhur Jane gelip onu öper filan, bunları düşler ve şunları düşünür yattığı yerde:

“Lanet filmler sizi ne hale getiriyorlar. Şaka etmiyorum. Banyo filan yaptım, uykum yoktu ama uyudum, uykuya dalmam epey sürdü. Ama sonunda daldım. Ne istedim ama canıma kıymak geçti aklımdan. Pencereden atlayıvereyim dedim. Yere indikten sonra hemen üstümü örteceklerinden emin olsaydım, atlardım da. Bir sürü meraklı turşucu salağın beni kanlar içinde seyretmesini istemiyordum.”

Sona erdiğinde bile bitmeyen bir şey yaşam, yerin altı feet altına (iki buçuk metre) girinceye dek rahat bırakılmadığın bir göz önünde olma deneyimi. Duacı olun gözleyenler sahtekârlar olmasın, utandırmasınlar ruhunuzu ve açmasınlar örtüyü, görmesinler artık şekil veremediğiniz biçimsiz çıplaklığı.



Roman Kahramanları Dergisi, Sayı 9, Ocak/Mart 2012



Yetişkin Dünyasına Bir Başkaldırı
Melisa Ceren Hasmaden



Holden Caulfield ile ilk karşılaşmamız üniversite sınavına hazırlandığım yıllara rastlar. Sanırım o sınav cenderesinden geçmek zorunda kalan pek çokları için olduğu gibi benim de hayatımın en sıkıcı yıllarıydı diyebilirim. İkinci el kitaplar satılan dükkânların olduğu pasaja girerken niyetim birkaç test kitabı satın almaktı aslında. Sonra, kapağında sarı sweatshirt’ü ve mavi jean’iyle, bir metropol karikatürü önünde duran Holden’e rastladım. O zamanlar kitabın adı “ Gönülçelen ”di. Eh, tahmin edersiniz ki okur okumaz çarpılmıştım. O günlerde beni cezbeden ne din ne de sistemle ilgili eleştirileri, ne cinsiyetle ne de ilişkilere dair söyledikleriydi; Holden’in cesaretine tutulmuştum ben. Ta ki bu yazı vesilesiyle kitabı yeniden okuyana dek. Bu kez elimdeki yeni basımın kapağında ne Holden vardı ne de bir metropol silüeti; sadece “Çavdar Tarlasında Çocuklar”.

Holden, Salinger’ın sadık yoldaşı

Holden biraz sıradışı bir “roman kahramanı” olarak karşımıza çıkıyor. Onun varlığı bir romanla sınırlı değil. Her ne kadar “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ın ilk baskı tarihi 1951 olsa da Holden Caulfield öyküleri 1941 yılına dek uzanıyor. Daha sonra 1940’lar boyunca yayımlanmış ya da yayımlanmamış pek çok hikâyesini Holden üzerine kuruyor Salinger. Böylece Salinger, on yıla yakın bir süre Holden’i yanında, yakınında, zihninde, notlarında yaşatmayı; yavaş yavaş onu ete kemiğe büründürmeyi sürdürüyor. Belki de Holden’in bir karakter olarak çarpıcılığını biraz da buralarda aramak gerek; yıllar süren yaşamışlığında.

Tamamı 26 bölümden oluşan ve 200 sayfayı geçmeyen roman boyunca Holden kâh kadınlardan, ilişkilerden ve cinsellikten dem vurur kâh dinden; kâh New York burjuvazisine sövüp sayar kâh ahlak sorgulamalarına girişir. Bölümlerin yazımının geniş bir zamana yayıldığı bu konudan konuya geçişlerde de kendini gösterir. İşte biz de bu geçişlerde Holden’in içsel portresini yakalayabiliriz: fena halde üzgün, zaman zaman içinden ölmek geçecek kadar yalnız hisseden, cinsellik meselesiyle başa çıkamayan, antimilitarist, bir savaşta asker olmaktansa fırlatılmak üzere olan bir atom bombasının üzerinde oturmayı tercih eden, yetişkinler dünyasına inatla ayak direten bir ayrıksıdır genç Holden.

Noel arifesinde çöküş

Her şey Noel tatilinin arifesinde olup biter aslında. Holden bir kez daha okuldan atılmıştır. Ailesinin yanına dönmesine birkaç gün vardır. İçinde sıkışıp kaldığı okul, aile, öğütler, sözde arkadaşlar cenderesine daha fazla dayanamayarak tüm eşyalarını ve parasını toplayıp okulu Percey’den bir daha dönmemek üzere ayrılır.

Bundan sonra bize anlattığı her bir anında yalnızlığının daha da derinleştiğini görürüz: “Gece geç saatlerde New York’ta birinin kahkaha atması dehşet verici bir şeydir. Millerce öteden duyabilirsiniz. Bunu duyunca yalnızlığınız daha da artar, moral diye bir şey kalmaz insanda.”

İş bu noktaya geldikten sonra Holden var gücüyle tutunacak birini aramaya başlar. Eski dostlar, tanıdıklar, barda tanışılan kadınlar, hatta taksi şoförleri; her karşılaşma Holden için yeni bir hayal kırıklığı, umutsuzluğu derinleştiren başka bir adım olur. Bu adım adım kötüye gidiş, roman boyunca sık sık zikredilen ve Holden’in en sevdiği kitaplardan olan Thomas Hardy’nin “Yuvaya Dönüş”ünü anımsatır. Bu yineleme işlerin hiç de iyiye gitmeyeceğine dair okura bir hatırlatma gibidir.

Bütün bu sahte ilişkiler ve samimiyetsizlik içinde Holden’in mutlulukla andığı iki isim, kız kardeşleridir: Phoebe ve 18 Temmuz 1946’da lösemiden ölen Allie. Sözünü ettiği, yakındığı ve acılar içinde kıvrandığı bu yozlaşmış, kokuşmuş, samimiyetsiz dünyada Holden’e biraz umut veren sadece bu iki isim sanırım. Bunun nedenini Holden’in inatla yetişkinler dünyasına ayak direyişinde bulabiliriz.

Arafta

Holden bir arafta durmaktadır aslında. Ergenlik dediğimiz o arafın tam ortasında. Yetişkinler dünyasına adım atmak istemez, ama çocukluğun o mutlu ve tasasız günlerinin kapısı da çoktan kapanmıştır. Aradığı yalnızca bir kaçıştır. Uçurumdan yuvarlanmanın arifesinde olduğunu açıkça bilmektedir Holden:

“(…)Ben üniversiteye gittikten sonra filan gidilecek pek çok şahane yer olmayacak. (…) O zaman aşağıya elimizde bavullarla filan, asansörle ineceğiz. Herkese telefon edip hoşça kalın diyeceğiz ve otellerden kart filan atacağız. Ben bir büroda çalışacağım, bir sürü para kazanacağım, işe taksilerle veya Madison Caddesi otobüsleri ile gideceğim, gazete okuyacağım, durmadan briç oynayacağım, sinemaya gidip bir sürü kısa film seyredeceğim. O haber şeritleri, of Tanrım!(…) O zaman geldiğinde hiçbir şey kalmayacak.”

Üniversite diploması, maaşlı ve mesaili bir iş, bir eş, arabalar ve evler, maçlar ve bira şişeleriyle geçen hafta sonları ve elbette sinema… Bu Amerikan yaşam modeli Holden’in kâbusudur adeta. Kendisine bu yaşamı sunan, hatırlatan, dayatan her şeyden nefret eder. En başta da sinemadan. Sinemanın sahteliği midesini bulandırır. Amerika’da, değerlerini tekrar ve tekrar üretip yaydığı, sistemin işleyişindeki en önemli enstrümanlardan biri olduğuna göre, Holden’in sinemaya da yönelttiği öfkesi pek sürpriz sayılmaz.

“Lanet filmler. Sizi ne hale getiriyorlar. Şaka etmiyorum,” diyen Holden, kitaplardan hiçbir zaman böylesi bir yargıyla söz etmez. Kitaplar onun tasvir ettiği yozlaşmış dünyadaki yegâne sığınaklarından biri gibidir. Roman boyunca verdiği referanslardan anlayabilirsiniz bunu. Thomas Hardy’nin “Yuvaya Dönüş” , Ernest Hemingway’in “Silahlara Veda” sı, Ring Landner’ın “Muhteşem Gatsby” si. Holden karamsarlığıyla ruhsal durumuna son derece uygun düşen “Yuvaya Dönüş” ya da “Muhteşem Gatsby” 1920’lerinin caz, içki yasağı ve fırsatlarla dolu Amerikasının bir portresidir. Holden her şeyde samimiyet aramaktadır. Bu arayışından edebiyat da nasibini alır elbette. Ona göre; “Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız” o kitap iyidir.

Çavdar Tarlasında Çocuklar : Holden’in ütopyası

Bu iki günlük kaçış, hayal kırıklıklarıyla dolu karşılaşmalar ve gittikçe kötüleşen ruhsal çöküşün içindeki genç Holden, son çare olarak kız kardeşi Phoebe’yi görmek için eve gider. Günlerdir ilk kez işler yolunda gitmektedir. Holden, sadece Phoebe’nin yanında kendi olma lüksüne sahiptir. İşte bu sayede ütopyası dile gelir: “(…) Hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim.”

Buradaki uçurum, Holden’in de durmakta olduğu o araftan başkası olmasa gerek. Eğer Holden, radikal bir değişim karşıtı olmasaydı, bundan bu kadar emin olamazdım. Eğer buhranının en yoğun anında ölü kız kardeşi Allie’yi sayıklamaya başlamasaydı ve soluğu Phoebe’nin yanında almasaydı ve şunları hiç söylememiş olsaydı: “Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz.”

Bir Noel arifesinde Holden’in çöküşü, Noel ağacının etrafında toplanan mükemmel ailenin, Amerikan rüyasının, bütün o evler, arabalar ve süslü püslü kadınlar ile elinde biralarıyla sinemadan ve futboldan konuşan erkeklerle örülü sahte bir yaşantının çöküşüdür. On üç yıl sonra tekrar okudum “ Çavdar Tarlasında Çocuklar ”ı. İlk okumam ne kadar heyecan vericiyse, bu seferi de o kadar hüzünlüydü. 13 yıl önce, Holden kaldığı klinikten ya da rehabilitasyon merkezinden çıktığına başına neler geleceğini bilmiyordum. Ancak şimdi tüm bu çırpınmaların nihayetinde, yeni bir okula başlayacağını, sonunda mezun olacağını, belki üniversiteye gideceğini, illaki bir iş sahibi olacağını biliyorum. Er ya da geç bir ev, belki bir araba satın alacağını, tüm bunları almak için çalışacağını ve daha çok çalışacağını biliyorum. Aradığı samimiyeti ise, muhtemelen asla bulamayacağını ve, evet en korkuncu, samimiyetsizliğe alışacağını biliyorum.

İlk baskısı 1951 yılında yapılan “ Çavdar Tarlasında Çocuklar ”ın basıldığı yıllarda Amerika’da pek çok okul ve kütüphanece yasaklanması, bazı eyaletlerde bu yasakların hâlâ sürmesi, 60 yıldır pek çok dile çevrilmesi ve tekrar tekrar okunması, bugün yetişkinlerin bile Holden’de kendilerinden çok şey bulması bize çok basit, ama temel bir şeyi anlatır: 60 yıldır Holden’i hırpalayan, sıkıştıran, “iyice yamultan” sistem/dişliler tam gaz dönmeye devam etmektedir.


Roman Kahramanları Dergisi, Sayı 9, Ocak/Mart 2012
 

Konu PlaTonTon tarafından (1 hafta önce Saat 14:57 ) değiştirilmiştir..
PlaTonTon isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
- tanzimattan, 000-year history peoples, 100 turning points, 11 eylül, 11. tez, 11. tez, 11. tez, 11. tez sayı 4, 11. tez sayı 5, 11. tez sayı 6, 11. tez sayı 7, 11. tez sayı 8, 15th-17th centuries, 1700-1800, 1848 devrimi, 1890-1922, 1908 - 1923, 1917-1923, 2006, 35 years, 48 hours, 68'liler birliği, a 3, a. küçükkayıkçı, abdã¼laziz bey, abdã¼lbaki gã¶lpä±narlä±, abdurrahim dede, abdurrahman arslan, abdülbaki gölpınarlı, abominable, acı yanılgı, açlıkla imtihanı, adnan şişman, adolf a. berle, agnes smedley, agora yayınları, ağustos, ağustos, ağustos eylül ekim 2017, ahlak ve politika, ahmet, ahmet gül, ahmet hasan abadani, ahmet küçükşahin, ahmet rasim, ahmet reşit rey, ahmet şık, ahmet uğur, ajan, akademisyen yayınları, akış yayıncılık, akira kurosawa, aktüel arkeoloji dergisi, alan axelrod, alena lazareva, alexander anievas, alexis aronowitz, alfred hitchcock, alfred rufer, ali rattansi, ali yaycıoğlu, alman tacir, almost anything, alpaslan işıklı, alpaslan işıklı, altan büyükyılmaz, altın kelebeğin gecesi, altın ve suikast, altına son hücum, altında, amazing coloring book, ambition, american, american history, amok, anadolu, anarşizm, anastasia elly koldareva, anayasa, andrzej packowski, angelopolis, angus konstam, ankara'nın eski evleri, anne frank's diary, annelik, ansiklopedi, ansiklopedi, ansiklopedisi 1, ansiklopedisi 2, antik dünya bilgeliği, antikçağ, antonin artaud kitaplarä±, antonio gramsci, antonio negri, antropoloji, anytime art, apaçilerin kutsal kartalı, arabs, aranmayan özellikler, arap ayaklanması, araplar, araştırma, are we done fighting, argos, argos, argos, argos, argos, ariel, arif dirlik, arif nihat asya, arif nihat asya - kundaklar, arif tekin, arkası yarın, arzu etensel ildem, aşk ve batı, aşk ve doğu, aşkım kapışmak, atları bağlayın, atlas, atlas dergisi, atlas tarih, avengers, aydan aya, aydan aya, aydınlanma, aydınlanmış anarşi, aylak adam yayınları, ayrıntı yayınları, ayrıntı yayınları, ayşegül yalçın, aytmatov, azerbaycan problemi, aziz nesin, azrail aynası, ä°nkä±lap kitapevi, ä°nkä±lap ve aka, back on stage, bağlam yayınları, barbarians, barbary pirates, batı cephesinde irkçılık, batı medeniyetini, bayan yanı, be angry, beal bankası soygunu, bedia turgay ahmad, bekir sıtkı baykal, bekleyiş unutuş, ben buradayım, beraber yürüdük, bertrand russell, best science fiction, beş kıtada türk seyyahları, betsy beier, big boss, bilim, bilim, bilim ve gelecek kitaplığı, bilincin kapısını aralamak, bilinç, bir at çıkageldi, bir dünyada, bir düşünce, bir kara deliğin, bir sürgünün anıları, bir yabancı, bir yazarın, bir zamanlar amerika, bir zamanlar amerika ii, bitmedi, bitti bitti, biyografiler, biz bu yıllarda, biz bu yollarda, bizans, bizans, bob jessop, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, bonanza, books that changed history, boyama kitabı, brigitte kernel, budizm, bulunmasını, burada geçireceğiz, bursa, büyük maymunlar, büyük yönetmenlerin gizli hayatları, camiler, casus, casus kim, cem yayınevi, cemil aydın, cengiz, cevizci, cfr ve, charlie chaplin, childhood in syria, chomsky, chris garver, cilt 19, cilt 5, cinselliği biten kadın, cinsiyet, cinsiyeti, claire colebrook, colin leys, color odyssey, coloring book, coloring book, coloring book, coloring book, coloring challenges, colormorphia celebrating, composite bow, cook, corruption, crime, cumhuriyet'e, cumhuriyet'e, cüneyt ülsever, çalışma, çanakkale savaşları, çanlar, çatallı dili, çavdar tarlasında çocuklar, çavdar tarlasında çocuklar, çeviri, çeviri - çeviri, çifte ihanet, çin halkının, dalai lama, damga, damgası, dan morris, danielle trussoni, daron acemoğlu, david kieran, de ki yayınları, de yayınları, de yayınları, dedalus yayınları, deli, demiryolu savaşı, democracy, demokrasi, deniz alver, deniz kızları, devlet, devlet, devlet ideoloji devrim, devlet teorisi, devrim, devrimlerinin karşılaştırmalı analizi, dieter duhm, diktatörlüğün psikolojisi, dil, dilbilim, din, dinçer sümer, dindışı, divan edebiyatä±, dizginsiz bir sabırla, doğan alpaslan demir, doğan gürpınar, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doğu batı dergisi, doktor darmond'un sırrı, donald j. trump, donald robertson, dr. snake, dün-bugün, dünya nereye, dünya tarihi, dünya ve para, dünyada gıda terörü, dünyanın en zararlı bilim insanı, düş, düşünbil, düşünbil sayı 50, düşünbil sayı 51, e yayınları, ebook, ece temelkuran, edebiyat, edebiyat, eğitim bilimleri, ekim 2007, ekim-2 2004, ekitap, ekonomi, ekonomik, ekonomik tarihi, el yayınları, elegant faces, eliane girard, elisabeth badinter, elizabeth and islam, elizabeth olsen, emekçileri okumak, emlyn williams, emperyalizm, emperyalizm, empire, emre zeytinoğlu, enis batur, enis batur, entelektüeller, entelektüeller ii, enver altaylı, enver hoca albümü, epos yayıncılık, erdem cam, erdoğan tokmakçıoğlu, ergun poyraz, ergün gündüz, ergün gündüz, ergün poyraz, erhan yazıcıoğlu, erik jensen, erkekler devlet, ermeni iddiaları ve tarihi, ernst bloch, espas sanat kuram yayınları, esrarengiz soyguncu, esrarlı çekmece, etiketler, europe comics, evrenle söyleşiler, evrensel basım yayın, evrensel kültür kitaplığı, extreme coloring, extremes, eyewitness, eylül, eylül, eylül ekim 2015, eyüp, eyüpsultan sempozyumu, faik bulut, fake politics, falih rıfkı atay, fariba zarinebaf, faruk özsu, fathali moghaddam, fatin kanat, faunaya ağıt hayvan, felsefe, felsefe, felsefe, felsefe, felsefe yazıları 1, felsefe yazıları 2, felsefe yazıları 3, felsefe yazıları 4, felsefe yazıları 5, felsefe yazıları 6, felsefe yazıları 7, felsefelogos, felsefeye, feroz, fethullah gülen, figurative painting, filateli, filin yolculuğu, filipinler, film, film çözümlemesine giriş, fizik, floraya ağıt doğa, fotoğrafı düşünmek, fotoğrafı nasıl çekilir, fotoğraflarla, fragrant lady, fransız devrimi, franz oppenheimer, from the art of war to, fuzuli divanä±, fuzuli divanä± 1961, fuzuli divanı, fyodor mihailoviç dostoyevski, g. v. plehanov, gardner dozois, gaston martin, gâvur mahallesi, gazetecinin ölümü, geceyi, geleneksel, gelir dağılımı, general uçtu, george woodcock, gerilim, germaine greer, gezi edebiyatı, gezi edebiyatı, gezi kitapları, gılgamış, gidiyor, gilles deleuze, giriş, girls with music, gizli soyguncu, global intellectual history, gorgon dergisi, gönülçelen, gördüklerim yaptıklarım, görme kılavuzu, görmenin kültür ve politikası, grayscale, greed, greek, guides, güler ökten, güler yalçın, gündoğan yayınları, günlüğü, györgy lukacs, halit ziya romanında, halk evleri, halkın yolu, haluk hepkon, hammond, hangi anne, hangi babasınız, hannah arendt, hans ulrich krafft, hareketin tarihi, haremi, haremin iç yüzü, harold dorn, harran tarihi, hasan ali yücel, hasip akgül, hat sanatä±, hatıralarını anlatıyor, hayatta, haytham, hayvan, haziran, haziran 2019, heartland, heidegger, helvetik, hemingway, hemingway, hermann huppen, heykel, hınç, hikâyeleri antolojisi, hikmet evi, hikmet kıvılcımlı, history of yugoslavia, horace mccoy, how roman emperor, how the west came to rule, how to learn, how to lose a country, hristiyanlıktaki ateizm, huge book, hukuk, hulki cevizoğlu, hulki cevizoğlu, human trafficking, hüsamettin çetinkaya, hüsamettin çetinkaya, hüseyin cevahir, hüseyin rahmi gürpınar, hüsrev tayla, ian lyster, ibrahim uslu, için, için çalıyor, ideoloji, ideoloji, ideoloji, ideolojiler 2, ihtilal, iktidar, iktidar, iktidar, iktidar, iktisadî doktrinler, ikuko, iletişim, iletişim, iletişim yayınları, iletişim yayınları, iletişim yayınları, iletişim yayınları, iletişim yayınları, iletişim yayınları, iletişim yayınları - tanzimat'tan cumhuriyet'e, iletişim yayınları - tanzimat'tan cumhuriyet'e, iletişim yayınları - tanzimat'tan cumhuriyet'e, iletişim yayınları - tanzimat'tan cumhuriyet'e, ilhan, illustration, imaj, imparatorluğun, imparatorluğun, ingilizce, ingilizce, inşaat, intikam, iplikçi, iran, iran nikaragua, iran raporu, irfan erdoğan, irgat siman, isim, isis, islam, islam, islam, islam'da cinsellik, ismail tokalak, istanbul, istanbul, istanbul bilgi üniversitesi yayınları, istanbul rehberi, istanbullu rumlar, istek, istiklal, istiklal harbi, istiklal harbi, iş bankası yayınları, iş bankası yayınları, işıklı polemikleri, işıltan, ithaki yayınları, iv. mehmed, ivo andriç, jacques attali, james e. mcclellan, james hedley chase, james robinson, jasmine becket-griffith, jason bisnoff, jean perrot, jean-louis margolin, jerry brotton, jim castel'in son şansı, johanna basford, john shoup, jolan, jon herbert, jonathan cott, jonathon lyons, jose saramago, julia cameron, jürgen rühle, kaçak süvariler, kadın, kadınlar aile kurar, kadınlık, kahramanın yolculuğu, kalbimizdeki ay, kalma rehberi, kalpazan, kamuran usluer, kanakis leledakis, kapitalist devleti, kapitalizm, kapitalizmde korku, kara deliklere, karel bartosek, kasabamız, kasım aralık 2015, kasım aralık ocak 2002 2003, kasım aralık ocak 2017 2018, kassandra, kastamonu, kastamonu, kastamonu, kâzım zaim, kemalism, kerby rosanes, kerby rosanes, kerem atabeyoğlu, kerem nişancıoğlu, kevin robins, kılıç ali, kırmızı kedi yayınları, kızıl boğa'nın, kızıl miguel, kızılcık dalları, kimlik, kimlik ve siyaset, kitap, kitap, kitap, kitap yayınevi, kitap yayınevi, kloroflorokarbon, koike, kojima, kolektif, kolektif kitap, kolibri boyama kitabı, kolleksiyon, komintern, komintern, komplo, komünizmin kara kitabı, korku, korku kasırgası, korkunç tuzak, köktendincilik, köy enstitüleri, kristin l. hoganson, kriz, kronik, kronoloji, ku hung-ming, kuarklardan, kubilay aktaş, kumarbaz, kumarhane kapitalizmi, kundaklar, kur'an'da şifa sırları, kuraldışı yayınları, kuramı, kurnaz yabancı, kurtuluş savaşı, kurtuluş savaşı, kurtuluş savaşı günlüğü, kurtuluş savaşı günlüğü, kurtuluş savaşı günlüğü, kurtuluş savaşı günlüğü, kurtuluş savaşı'nda, kushner, kutsal, kuzgun hanında geceler, küba, kültür ve mutfak, kültürel, kültürel, kültürel terörizm, küresel parlama noktaları, küresel şiddet, kyungeun park, lä°nkä° yenä°leme ä°mkani varmi, leo panitch, levent cantek, liseler, m . ata çatıkkaş, mac mak'ın iksiri, macar, macide tanır, madalyalı mahkum, maggiore dörtlüsü, magical jungle, mahir ünsal eriş, mahmut akok, mahmut tezcan, malzeme, mann, map medya yayınları, marie-janine calic, marksizmin, mart, mart, mart, mart 2019, mart 2019, martin lings, marx, matthew d. laplante, matthew legge, matthias kaufmann, maurice blanchot, max weber, mayıs, mayıs 2019, mayıs haziran temmuz 2004, mayıs haziran temmuz 2016, mayıs haziran temmuz 2017, medya, medya, medya devlet ve ulus, mehdi aminrazavi, mehmet ali erbil, mehmet altay köymen - büyük selçuklu imparatorluğu tarihi 2, mehmet emin resulzade, mehmet selik, mehmet zaman saçlıoğlu, melih cevdet anday, melisa kesmez, melissa lenos, merhaba, merhamet, mesajımızın, metin serezli, metin toker, metruk ev, mıgırdıç margosyan, michael, michael hardt, michael ryan, mike featherstone, mike loades, mikita brottman, milyarderin kızı, mimari, mimari, mimari, mimari, mircea eliade, misagh parsa, mitik erkeklik, modern dünyada, modern osmanlı bireyi, modernite kimlik, morgan yüksek sesle konuşuyordu, mounts 2, muhabir, muhammed gök, muhbir, murat kocaaslan, muslim world, mustafa çuhara, mustafa hoş, mustafa kemal coşkun, mutsuzluğa doyum, muzaffer izgü, muzaffer reşit, münafık fetöcülerle mücadele, münir canar, müslümanlar, mysteria coloring book, mythomorphia, naimâ, nal bir mıh iki, narsistik, nasıl dönüştürdü, nasıl önleyebiliyoruz, nasıl silebiliyoruz, national geographic türkiye, national geographic türkiye, neil gaiman, neil gaiman, neo-liberalizm, nermi uygur, nesrin altınova, nesrin altınova, nevzat güngör, new life vol.1, nicolas hénin, nihat işıtman, nisan 2004, nisan 2006, nisan 2006, nisan 2019, noam chomsky, nota bene yayınları, nur betül çelik, nuri bilgin, nurşen girginkoç, nurullah aydın, ocak şubat 2016, of the year's, okuma illeti, olduğu kadar güzeldik, olga goloveshkina, omar khayyam, orhan gazi ertekin, orhan gã¶kdemir, orhan koloğlu, orson welles, orta asya, ortaçağda, ortak zenginlik, oscar wilde, osmanlä± adet merasim ve tabirleri, osmanlı, osmanlı, osmanlı, osmanlı, osmanlı, osmanlı -türkiye iktisadi tarihi, osmanlı imparatorluğu, osmanlı'da isyanlar, osmanlıların arasında, ottoman imperial diplomacy, oyunun ontolojisi, ölümsüz, örgütlenme kuramı, öteki proletarya, özcan sapan, özgür ölüler, özyönetim, paloma yayınları, para hırsı, paralel yürüdük, parola yayınları, partners, paylaşımı, pestalozzi, peter handke, philip schlesinger, phyllis, pierre bordieu, pierre clastres - devlete karşı toplum, politika, ponderosa tutsakları, popular science türkiye, postmodernizm, pray bober, psikanaliz, psikanaliz, pul, punishment, puppy love coloring book, pusudaki adam, puzzles, quentin tarantino, radyo tiyatrosu, radyo tiyatrosu dinle, radyo tiyatrosu indir, ramazan şeşen, rauf mutluay, reading zindanı baladı, reagan, refik halid karay, reşat nuri güntekin, reuben osborn - marksizm, richard roberts, richard t., ritüel, rob walker, robert havemann, robert schnakenberg, robin, roman, roman world, rum, rumeli, ruy gonzales de clavijo, ruzi nazar, s. albayrak, sabit fikir, sabit fikir, sabit fikir, sabit fikir, saçak, saçak, saçak, saçak, saçak, saçak, saçak, saçak, sadi borak, sallie westwood, saltanatında, samih tiryakioğlu, sanat, sanat, sanat üzerine, sanatçının yolu, sandman, sandy hotchkiss, satranç, satranç açılışları, savaş ekitap, savaş ve barış, savcısı, saygı öztürk, sayı 01, sayı 02, sayı 03, sayı 04, sayı 05, sayı 06, sayı 07, sayı 08, sayı 09, sayı 10, sayı 11, sayı 12, sayı 13, sayı 14, sayı 15, sayı 16, sayı 17, sayı 18, sayı 19, sayı 20, sayı 21, sayı 21, sayı 22, sayı 23, sayı 24, sayı 24, sayı 25, sayı 26, sayı 26, sayı 27, sayı 27, sayı 28, sayı 29, sayı 29, sayı 30, sayı 32, sayı 35, sayı 36, sayı 40, sayı 42, sayı 49, sayı 70, sayı 77, sayı 81, sayı 82, sayı 83, scarlet witch, science, search challenge, seçkinler, seçme şiirler, sedad hakkı eldem, sefiller, sefiller, sel yayınları, sel yayınları, selaniki mustafa efendi, selçuk orhan, selim-nâme, selimname, sen oyunu, sergio leone, serpil sancar, serpil sancar üşür, sert çocuklara, sert oyuncaklar, server tanilli, seyahat, seyhan livaneli, seyit kemal karaalioğlu - türk edebiyatı tarihi 1, sezer tansuğ, sherri baldy, sherwood anderson, sıkı türkler, sınırlar, sıralı liste, sidar çınar, sigmund freud, signature wounds, simya, siyaset, siyaset, siyaset, siyasi davalar, social dialogue, son döneminde, soros, sorunları, sosyal müesseseler, soviet union, sscb, sscb, stefan zweig, stefan zweig, stefanos yerasimos, steinbeck, stéphane courtois, suç draması, sue morter, sula bozis, superlative, susan sontag, suut kemal yetkin, sylvia plath, şantaj, şehir, şemsiye, şiir, şiirimizin beyitler ve mısralar sözlüğü, şu herifler, şubat, şubat, şubat, şubat 2019, şubat mart nisan 2007, şükri-i bidlisi, tahir nejat gencan, tansel ali, tanzimat'tan, tanzimat'tan, tarık ali, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih, tarih-i selaniki cilt-01 - cilt-02, tarihsel roman, tarihte neler olmadı, tarus, taxi tales, taxi tales 2, tã¼rk edebiyatä±, technology, tehlikeli oyun, tekin yayınevi, televizyon, temmuz 2005, ter-matevosyan, terimleri sözlüğü, terimleri sözlüğü, tgrt, the 7 steps from democracy to dictatorship, the art of noticing, the biology, the energy codes, the history of syria, the idea, the new york times, the ordinary presidency, the sultan and the queen, the untold story, the very best, the wine of wisdom, think i am that easy to dump, thomas midgley, thor's shield, thorgal 22, thorgal 23, tim mackintosh-smith, times of the 60's 70's 80's, timur, timur bilgiç, todorov, tolga kabaş, tom bottomore, tomas borge, topkapı sarayı, toplum, toplum hayatä±, toplum ve bilim, toplum ve bilim, toplum ve bilim, toplum ve bilim, toplum ve bilim, toplum ve bilim, toplum ve bilim, toplum ve bilim sayı 2 (1977 yaz), toplum ve bilim sayı 70 (1996 güz), toplum ve bilinçdışı, toplumsal, toprağın kızı, totalitarizmin kaynakları 2, travel, tribes and empires, tsk, turkey, turkish, tuzaktaki adam, tüketim kültürü, tülay artan, türk, türk, türk, türk, türk casusu, türk evi, türk fotoğrafçıları, türk modernleşmesinin, türk şiiri, türk-sovyet ilişkileri, türkçe, türkiye, türkiye, türkiye, türkiye, türkiye, türkiye ansiklopedisi, türkiye ansiklopedisi, türkiye ansiklopedisi, türkiye ansiklopedisi, türkiye karayolları haritası, türkiye solu, türkiye sorunları, türkiye'de, türkiye'de çizgi roman, türkiye'de popülizm, türkiye'de yoksulluk, türkler, tzvetan, uluslararası yayıncılık, uluslararası yayıncılık, uluslararası yayıncılık, uluslararası yayıncılık, uluslararası yayıncılık, uluslararası yayıncılık, uluslararası yayıncılık, uluslararası yayıncılık, ulusların düşüşü, urfa, us düşün ve ötesi, usta işi, uykusuz, uykusuz mizah dergisi, üçünü de öldür kolt, ülkü, ümit ünkan, ürkütücü, üvey anne, vahram, varlık, vasfi nadir tekin, vassili vassilikos, ve ansızın, ve geçip gitmediler, ve sonrası, ve yavrusu, vecihi timuroğlu, vedat türkali, vforvandeta, vicky ward, victor burgin, victor hugo, victor hugo, video anlatım, vikram seth, virginia, volkan yücel, voodoo, voodoo büyüleri kitabı, walt disney, walter ruben, will self, will self, will self, woody allen, woody allen, woolf, workplace, world history, xavier bétaucourt, yabancı devletler, yahudi halkının, yahudiler, yakın zamanlar tarihi, yalçın küçük, yalnız başına, yalnız kurt, yannick marchat, yapı malzemesi, yapılan ahlaksızlık, yargı yoktur, yarın, yazın, yazko, yazko, yazko, yazko, yazko, yazko, yazko, yeni devlet, yeni siyaset, yeni üyelerimiz, yerine oturtmak, yersiz yorumlar, yeşilkaya, yıldız ecevit, yılmaz öner, yılmaz özdil, yılmaz özdil, yirminci yüzyılda bir veli, yokyer, yordam kitap, yordam kitap, yordan yovkov, youtube, yöntem sorunu, yugoslavya, yumrukoyunu, yunanlılar, yücel dursun, zafer karademir, zafer toprak, zaman, zaman, zarf, zeki sarıhan, zeki sarıhan, zeki sarıhan, zeki sarıhan, zevaco, zeynep uysal, zihniyeti, zincirin halkası


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kitap Listesi cepbook Forum Deneme Alanı 24 03-01-2019 12:35
Jacques Louis David (1748 ? 1825) Elon Man Ressamlar Heykeltraşlar ve Eserleri 0 10-03-2018 07:33
David Whitaker - Doktor Kim ve Dalekler (Tıpkıçekim PDF) zamangezgini Fantastik ve Bilimkurgu Kitapları 17 09-03-2018 13:37
Jerome David Salinger - Franny ve Zooey cloudstrife Kitap İstekleri 1 06-24-2012 21:07


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 22:06.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.