Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar  

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > Dergiler > Dergiler > Yeniden Milli Mücadele Dergisi


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 03-07-2015   #1
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Post Yeniden Milli Mücadele Dergisi 3 Şubat 1970 Sayı - 0001



Zamanının en dinamik örgütlerinden birisi olan "Mücadele Birliği" 'nin yayın organı olan "Yeniden Milli Mücadele" mecmuasını yakın tarihi incelemek isteyenlerin dikkatine sunuyorum.

Not: Derginin diğer sayılarıda sizlerle en kısa zamanda paylaşılacaktır.


Yeniden Milli Mücadele - Sayı 1:

İndirmek İçin

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 

Konu Değirmenci tarafından (04-05-2015 Saat 17:33 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Yeniden tarama (renkli)
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 03-08-2015   #2
akademya
 
Üyelik tarihi: Jul 2012
Mesajlar: 1.624
User ID: 1819
Tecrübe Puanı: 214748371
Reputation: 2147483647
akademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üyeakademya Süper Üye
Standart

Teşekkür ederim. Dilerim sizin "en kısa zamanınız" bizim için "uzun" olmaz..
 
__________________
Aldanma azizim şu dünyanın nakşına nakkaşına,
Hazreti âdem gibi girsen hezeran yaşına,
Akıbet sende bir gün gelirsin o musalla taşına.
Kapatırlar seni bir hâl-i haraba yalınız.
Ol karanlık geceler kendine bir yâr arabul!
akademya isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 03-08-2015   #3
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart

Alıntı:
akademya Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Teşekkür ederim. Dilerim sizin "en kısa zamanınız" bizim için "uzun" olmaz..
Sayı 2 moderatöre sunulmuştur. Takipte kalırsanız en kısa zamanda ulaşabilirsiniz . Bende teşekkür ederim.
 
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-02-2015   #4
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart Mücadele Birliği kurucularından Necmettin Erişen'le mülakat

Haftalık Özgün Duruş Gazetesi

NECMETTİN ERİŞEN :

HALKIN ADI GERİCİ VE YOBAZDI...

`Adana`da imamlık yapıyordum. Halk Partisi iktidardan düşmüştü. Ama halkın adı gerici ve yobazdı. Basın yolu ile halka her türlü hakaret yapmak serbestti` diyen Milli Mücadele hareketinin kurucularından Necmettin Erişen Özgün Duruş`a konuştu. Abdulaziz Tantik`in röportajı:

1950’li ve 60’lı yıllar biraz flu görünür. O dönemle ilgili hatıratlar hep ilgi çekici gelmiştir. Çünkü o dönemin şartları içinde insanların birbirlerinden habersiz olduğu söylenebilir. Bölgeler arasında kopukluk var, ancak sayısal azlık yüzünden birçok insanın birbirinden haberdar olduğu bir dönemdir de. O yüzden bu dönemi aktif faaliyetler içinde geçirmiş bir şahsiyeti huzurunuza getirmeye karar verdik.
Zihni tahrik eden, farklı yorumlar yapan ve o dönemin önemli ve ünlü şahsiyetleri üzerine yaptığı farklı değerlendirmeleri ile ilginç bir kişilik olan Necmettin Erişen, okuyucularımızın da birçok görüşünü derinleştirirken farklı duygulara sahip olmalarına neden olacaktır. Bu insanlar aramızda yaşıyor. Ancak bu insanların konuşmaları gerekir ki tarihi ve gelişimini doğru kavrayalım.
Milli Mücadele hareketinin kurucularından olan Necmettin Erişen, aileden şuurlu bir insan olarak Adana ve Konya özelinde neler olup bittiğini anlattığı gibi ülkemizde o gün var olan siyasi hareketler ve şahsiyetler üzerine de tespitler yaptı.


Önce sizi biraz tanıyalım…
Dedem Hacı Osman Efendi, 1800 küsurlu yıllarda yaşamış. Adana Tepe bağ’da oturuyorlardı. Çakmak caddesinin aşağı yukarı ait olduğu Ailemizin bir vakfı var. Babamın doğumu 1872dir. Dedem müteşerri bir âlim. Kamışlı medreselerine müderris olarak gönderilmiş, babam orada doğmuş. Adı Molla Mustafa, o da medrese eğitimi almış. Ölene kadar Halk partili idi. Ben 1952 yılında Adana İmam Hatip Lisesinde okumaya başladım.

‘Gerici ve Yobazları Telin Mitingleri’
Adana da Yeni Cami de imamlık yapıyordum. Halk partisi iktidardan düşmüştü. Ama halkın adı; gerici ve yobazdı. Basın yolu ile halka her türlü hakaret yapmak serbestti. Okuduğum hutbeleri dışarıdan namaz kılmayanlarda gelip pencereden dinleme ihtiyacı hissediyorlardı. ‘Üzülmeyin gelecek güzel günler var’ dediğimde bu hükümetin biteceğine sayarak sevinip duruyorlardı. 60 ihtilalinden hemen sonra ‘Gerici ve Yobazları Telin Mitingleri’ düzenleniyordu. Tıpkı cumhuriyet mitingleri gibi o zamanlarda da askeri cip veriliyor ve onun üzerine çıkan komünistler nümayiş yapıyorlardı. Demirtaş Ceyhun’un kardeşinin içinde bulunduğu bir grup gençti bunlar. Ayrıca hanım tarafından da bana akraba olurlardı. Ceyhunlar Salbaşılı idiler. O zamanlar Halk partililerini çocukları komünist, Adalet partililerin çocukları da ülkücü olurdu.
İşte benim imamlık yaptığım dönemde Adana’da böyle bir ‘gerici ve yobazları telin mitingi’ yapılacağını haber aldım. Hasan Özçetin, Rüstem (Bolkanlı) Kocadurmuşoğlu gibi arkadaşlara haber verdim. Eski valilikten başlayan yürüyüş bankalar caddesine giriş yaparken bizde Bekir Sapmaz yurdundan bankalar caddesine çıktık ve onlar dörderli kollarla yürüyüş yaparken bizim arkadaşlarla kolları altışara çıkardık. Yani her korteje bizden de birileri katıldı. Aziz Nesin Cumhuriyet gazetesinde ve Çetin Altan Akşam gazetesinde yazıyorlardı. Onlar halka ağır hakaretler ediyorlardı. Darendeli Emin Çevik iki yüze yakın gazete satın alarak bize getirdi. Her arkadaşın eline bir meşale gibi tutuşturduk gazeteleri. Küçük saat mevkiine geldiğimizde onlar ‘kahrolsun gericiler ve yobazlar’ diye bağırıyorlardı. Bizde o yürüyüş kortejinin içinden önce elimizdeki gazeteleri yaktık, daha sonra da ‘kahrolsun komünistler’ diye bağırmaya başladık. O zaman onlardan birileri mitingimiz sabote ediliyor diye söylenmeye başladılar. Bizde hemen o askeri cipin üzerine çıktık. Miting sabote olmuştu…

Cemal Paşa 47 Türk ve 3 Ermeni’yi idam etti
Peki, siz bu hareketi bilinçli olarak mı yaptınız?
Tabii ki bu bilinçli bir eylemdi. Bu ülke bizimdi ve her yere biz müdahil olacaktık. Biz aileden böyle bir bilince ve şuura sahiptik. Çanakkale, Rus harbi veya Medine müdafaasına ailemden fertler katılmışlar. Tepebağı örgütleyen benim amcam. Ermenilerle bu bölgede çatışan ve onları geri püskürten de bizim ailemiz. Cemal Paşa o zaman Adana valisi, o olaylar üzerine 47’si Türk ve 3’ü Ermeni olmak üzere 50 kişiyi idam etmiş. O asılanlar arasında benim amcam da var. İşte bu aile şuuru bize Adana’dan başlayarak bir hareketin varlığını ilzam etmiştir. Konya da çalışmalara başlamadan önce biz zaten Adana da bu çalışmaları yapıyorduk.

Yeni Ümit Dergisi yayın hayatına başladı
Konya serüveniniz nasıl başladı?
Öğretmenlik için ek ders sınavlarına girdim ve öğretmenlik tayinim Konya ili sınırları içine çıktı. Orada öğretmenlik yaparken ilahiyat okulu Konya da açıldı. Sınavlarına girdim ve kazandım. Yıl 1962 falan, ama evliyim ve üç çocuğum var. Öğrencilik hayatım başladı. Öğrenci derneği başkanlığına seçildim. Arkasından da Yeni Ümit diye bir dergi çıkardık. Sanat yönü güçlü bir dergi ve ayrıca öğrenci arkadaşların yazı hayatına kazandırılmasını amaçlıyorduk. Gençlerin yetişmesini arzuluyorduk. Tam bir edebiyat dergisi değil, İslami hareketin tohumlarının atıldığı bir zemindi.

O zamanlar dergide kimler yazıyordu?
Mesela Hasan Basri Birgün, Sevgiye Derin, Orhan Balcı, Mevlüt Faruk İslamoğlu, Abdullah Yaman gibi yazarlardı. Adana müftüsü Mustafa Kapçı benim sınıf arkadaşımdı.

Peki, siz 1962–66 yılları arasında Konya’da bulundunuz. O zamanlarda Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin kitapları Türkçede var mıydı?
Tabii ki vardı ve biz tercümelerden onları okuyorduk. Bizim ilk neşrettiğimiz kitap Ebu’l Hasan en-Nedevi’nin ‘Müslümanların Gerilemesi İle Dünya Neler Kaybetti’ kitabıdır. Paralar topladık, kitabı bastırdık ama dağıtıma vermedik. Elden kitabı dağıtıyorduk…

Medrese Hocaları Muhalefetin Temsilcileriydi
Anlatımınızdan şuurlu bir hareket olduğu gözlemleniyor. Bu şuurun kaynakları sizce nelerdi?
Ailemizden aldığımız şuur bir tarafa 1960 ihtilali öncesi İmam Hatip okulunda okurken biz bunları hocalarımızla ve arkadaşlarımızla konuşuyorduk. Bir İmam Hatipli ne konuşur ki, medrese eğitim almış arkadaşlarımız vardı. Onların hocaları onlara birçok şey anlatmıştı. Ayrıca olup bitenleri anlayacak seviyemiz vardı. O tarihlerde her şey biraz daha açıktı. Size bir öykü anlatayım: Nevşehirli bir medrese hocası mersinden şikâyetler üzerine kaçmış bir yar kenarına kurulmuş elmalı köyüne sığınmış. Hoca ya birisi Kur’an’ı yanlış okuyunca hemen arkadan höst dermiş. Bunlar medrese eğitimi almış ama pedagoji dersleri almamış. Bir daha o kişi Kuran okur mu? İşte o hoca geçimini yapmak için bir şeyler alır eşeğin üstüne koyar ve köylere satışa çıkardı. Öyle bir zamanda bizim köye babama misafirliğe gelmiş. Bizim köyde köylünün çoğu kuran okuyabilirdi. Babamın köyünde babam, dayım ve Baysal hoca okumuş takımındadır. Nevşehirli hoca köyün camisinde vaaz vermeye başlamış ve yeni düzenin sahiplerini ve düzeni eleştirmiş. Dayım ve Baysal hoca, bu konuşmalardan sonra hemen dışarı çıkmışlar. Kendilerince bu yeni düzen güzel bir şey, çünkü onlar bu konuda bir sürü sıkıntı yaşamış, savaşmış ve kanlarını dökmüşler. Babam onların dışarı çıktığını görünce hemen Nevşehirli hocaya sen çıkınını al ve hemen buradan çık, normal yolu takip etme, şöyle orman içinden köyden çık demiş. Hoca çıkmış ve babamın dediğini yapmış. Yirmi dakika sonra beş jandarma silahlı olarak eve baskına gelmişler. Velhasıl hocayı bulamadan geri dönmüşler.

Müteşerri kavramanı kullanıyorsunuz? Bunu hangi anlamda kullanıyorsunuz?
Şer’i ilimleri bilen ve o hükümleri müdafaa eden anlamında kullanıyorum. Her âlim için kullanmıyorum. Şeriatı dert edinmiş kişiler için kullanıyorum.

O dönemde hangi dergiler vardı? Babanızın Akif’in çıkardığı Sebilürreşad dergisinden haberi var mıydı? Evde bu tür dergiler bulunur muydu?
Babam Sebilürreşad dergisini biliyordu. Birkaç tane evde olduğunu görmüştüm. Mehmet Baysal hocanın evine CHP’lilerin çıkardığı dergiler, gazeteler gelirdi. Daha sonra Baysal hoca Nakşîliğe girdi ve şeyh mertebesine çıktı.

Dergiyi Aşkla Çıkarıyorum
Konya’ya geri dönecek olursak eğer, kaç sene kaldınız orada?
Konya’da yaklaşık 13 sene kaldım. Öğretmenliği bırakmışım. Çocuklar Adana’da, ben Konya’dayım. Dergiyi çıkarıyorum. Kendimi öyle dergiye kaptırmışım ki yatakta hataları düşünüyor ve fark ettiğim anda hemen bisikletime atlıyor, matbaaya gidiyor ve hatayı düzeltiyorum. Böyle bir aşkla çalışıyorum.

Yeni Ümit dergisi şu an elinizde bulunuyor mu?
Evet, halen evimde var. Hataylı bir arkadaşımız vardı. Ressamdı. O dergi kapaklarına o günün siyasi olaylarını yorumlardı. Çizgileri çok güzeldi. İşte bu şekilde dergi etrafında arkadaşlarla toplanırdık. Necip Fazıl Kısakürek’i çağırırdık. Osman Yüksel Serdengeçti’yi evimizde ağırlardık. Okulun Talebe Cemiyeti başkanıyım. Panel ve konferanslar tertip ediyoruz. Ayrıca Aydınlar Ocağı var. Bazen de orada bu işleri tertip ediyoruz.

Milliyetçiliğin ve İslamcılığın Ayrışmadığı Yıllar…
O dönemde milliyetçilik ve İslamcılık iç içe görünüyor değil mi?
Tabii ki o gün için milliyetçilik ve İslamcılık diye bir ayrışma yok. Altmış ihtilaline kadar böyle bir ayrım yoktu. CHP vardı ve onun karşısında Demokrat parti veya küçük öbekler vardı. Cezmi Öztürk, Remzi Oğuz Arık gibi şahsiyetler vardı. Remzi Oğuz Arık, müthiş bir insan, hareketli ve aksiyoner bir bilgindi. Fransa’da okurken sabah namazı için Türklerin evlerine gider ve onları namaza kaldırırdı. Konya İlahiyatta konuşma yaptığı esnada konuşmanın tesirinden bayılan öğrenciler olmuş. Bunu bize İlahiyat öğretmenleri anlattı. Daha sonra Remzi Oğuz Arık hocayı öldürdüler. O, Türkiye Köylü Millet Partisini 1953 yılında kurmuştu. Adanalı Cengiz Öztürk, Türkiye Köylü Partisini kurmuştu, o ise millet kelimesini de ekledi. Kurulan bu yeni parti Demokrat partisi karşısında büyük bir gelişme ve büyüme sağladı. Remzi Oğuz Arık, Çok önemli bir hareketi başlattı, kulaktan kulağa hareket yayılarak büyük bir yankı uyandırıyordu. Bir uçak kazasında öldü. Bu ölüm sıradan bir ölüm sayılamaz! Biz o zaman bunun bir suikast olduğunu düşünüyorduk. Böyle ölümler Türkiye de çoktur. Mesela müteşerri bir âlim olan Yaşar Kutluay hoca da bunlardan biridir. Onun ‘Türkiye ve Siyonizm’ kitabı önemlidir. Raif Karadağ’ı bizzat tanıdım. Onun ‘Petrol Fırtınası’ kitabı yüzünden öldürüldüğü biliniyor. İlhan Egemen Darendelioğlu, ‘Toprak’ diye bir dergi çıkarıyordu. Daha çok ülkücülere ve milliyetçilere yakındı. Ailesi buralıydı. Kendisiyle tanışırdık, Adana’ya gideceğimi öğrendiğinde bazı eşyaları bana verdi, bende onu evlerine bıraktım. Onu da öldürdüler. Onlarca isim sayılabilir…

Demirel Müslümanların Siyaset Yapmalarını İstemiyor
O dönemdeki siyasal gelişmeler Müslümanların yaklaşımı nasıldı?
Demokrat parti kapatıldıktan sonra Adalet partisi kuruluyor. Adalet partisi o zaman bu Müslüman kişileri istemiyor, Demirel bunu pek arzu etmiyor. Hatta Serdengeçti ile bir fıkraları da var. Demirel Serdengeçtiyi çağırıyor ve ona başlıyor ağlamaya, Türkî cumhuriyetlerin hali, Rusların mezalimi falan, Serdengeçti ikna oluyor. Daha sonra Serdengeçti bu gözyaşları için ‘Demirel’in timsah gözyaşları’ güzellemesi yapıyor ve bunu da yazıyor. İşte o arada Erbakan hoca bağımsız milletvekili, Hasan Aksay, Serdengeçti, Osman Turan vb. Müslüman siyasetçiler toplanmışlar ve bir parti kurma hazırlığı yapıyorlar. Zengin bir kişi olan Tahsin Demiray ise Genel Merkez için yer kiralamış ve büyük bir olasılıkla üzerinde anlaşılmış Genel Başkan seçilecek. O toplantıya bende katıldım. Tahsin Demiray’ın kitapları elimde toplantıya girdim ve o kitaplardan bazı pasajlar okudum. Ortam birden değişti ve Tahsin Demiray’ın Genel Başkan olması böylece benim tarafımdan engellenmiş oldu. Böylece Tahsin Demiray’a engel olarak Erbakan hocanın yolunu açmış olduk.

Sezai Karakoç ile yollarınız hiç kesişmedi mi?
Sezai Karakoç’u duyuyorduk. O bütün bu işlerin dışında kalmayı başarmıştı. İyi bir düşünce ve edebiyat adamıydı.

Bir Kadro Hareketi Doğuyor
Konya’ya bir türlü gelemiyoruz. Oraya yeniden dönsek acaba!
Evet, bizde artık bazı konuları tartışıyoruz. Necip Fazıl geliyor, kadronuz yok diyor. Tahsin Demiray geliyor, size sırlar veririm ama sizin kadronuz olmadığı için o sırları koruyamazsınız. Yani herkes bize bir kadro olmamız gerektiği konusunda konuşmalar yapıyor. Bizde kendi aramızda bunun tartışmalarını yapıyoruz. Beş altı arkadaş karar kıldık. Bende dergiyi yeni arkadaşlara bıraktım ve başladık çalışmalara. Önce uzun bir süre başarılı olmuş yerli veya yabancı hareketleri araştırmaya koyulduk. Başarılı olma nedenleri, başarısız olma nedenleri, farklılıkları, benzerlikleri vb. birçok şeyi araştırıyorduk. Ayrıca Kuran çalışmasına başladık, ayetlerin üzerinde tek tek durarak vahiy ile bağımızı güçlendirdik. Hadisler üzerine çalışmalar yapıyorduk. Zaman olarak müsait hale gelmiş ve bu topluluk sıkı bir okuma yapıyordu. Kuran çalışmalarımızı branşlaştırdık. Zikir, teşkilat, mücadele, ibadetler vb. konuları ayrıştırarak çalışmalar yapıyorduk. Bu arada çıkan neşriyatları takip ediyoruz. Dil bilen arkadaşlarımız aracılığıyla dünya neşriyatını da takip etmeye çalışıyoruz. Dünya siyaseti ve gidişatı üzerine, ülkemizde neler olup bittiği ile ilgili neşriyatlar öncelikli ilgimizdeydi.

O gün hangi yayınlar var?
İslam dergisi var, Hilal dergisi var, Seyyit Kutup kitapları tercüme edilmiş, onları okuyoruz. İdeolojik eserleri okuyoruz. Yoğun bir okuma faaliyetimiz var. Bu okumalar dosyalaşıyor.

Peki, kaç kişi vardı bu kadro hareketi içinde ve eğer bir mahzuru yoksa isimlerini öğrenebilir miyiz?
Bu arkadaşlarımız Ömer Faruk İslamoğlu, İrfan Küçükköy, Kemal Yaman, Mustafa Alagöz, Mustafa Kapçı’dır. O zaman daha Aykut Edibali yoktur. İrfan Küçükköy ve birkaç arkadaş imamlık için Afyon’a gidiyorlar. Vaizlik alan İrfan Küçükköy Afyon’a gidip geliyor. Kendisini dinleyen Suat diye bir arkadaş, İrfan’a gelip ya sizin gibi düşünen birileri var, gelin sizi onlarla tanıştırayım diyor. Böylece İrfan gidip Aykut Edibali ve arkadaşları ile tanışmış, onlarda Haluk Nurbaki’yi okumuşlar lise dönemlerinde. Yani Haluk Nurbaki onların hocası imiş. Bizde böylece İrfan Küçükköy vasıtası ile o arkadaşlarla tanışmış olduk…

Adana da size katılanlar olmadı mı?
En çok Adana’dan katılanlar oldu. Ben yaz tatilinde en az buradan kırk kişiyi yaz kurslarına götürüyordum, eğitime tabi tutuyorduk. Ben imamlık yapıyorum. Camide yazı tahtası biçiminde onlarca tahta yaptık. Onlara kafamızda toparladığımız fikirleri yazıyorduk. Cemaatte bulunanlar bu sözleri okuduktan sonra defterlerine yazdılar. Bize katılanlar olmaya başladı. Öğrenciler için burs, iaşe ve benzeri faaliyetleri yapmaya, bir taraftan da bu öğrencilere yönelik haftalık seminerler vermeye başladık.

Camide bu çalışmaları yapmak serbest miydi?
Hayır! Yıl 1964–65, bu çalışmaları yaptığımız tarih, elbette ki bu çalışmaları haber alan istihbarat elemanları gelip beni sorguya çekiyordu. Ben de tahtadaki yazıları gösteriyordum. Onlar da benim yalan söylediğimi dile getiriyorlardı.

MÜCADELE BİRLİĞİNİN KURULUŞUNA DOĞRU
Afyon ile ilişkiler bu arada sürüyor değil mi?
Hayat böyle devam ederken bizimkiler Afyon’daki arkadaşlarla ilişkileri sürdürüyordu. Bizden gidenler, oradan gelenler, konuşuyor, tartışıyor ve müzakereleri sürdürüyorlardı. Anladık ki aramızda fikri bir anlaşmazlık yok. Başladık birlikte çalışmaya, onlar İstanbul’a yerleştiler, orada çalışmaya başladılar. Biz de Konya’daki çalışmalarımızı devam ettirdik.

İLK GENEL BAŞKANIMIZ ÖMER FARUK İSLAMOĞLU
Emir veya başkan olarak ilk kimi seçtiniz?

İlk genel başkanımız Ömer Faruk İslamoğlu oldu. Derneklerde falan çalıştık. “İmanı için yumruğunu kullanmayan Müslüman değildir” gibi sloganvari cümleler yazıyorduk. İstanbul’dakiler bu cümleden mülhem amblemi yapmışlar, çünkü onların da çok hoşuna gitmiş bu cümle. Konuşmalar devam ediyor. İstanbul, Konya ve Afyon ilinde arkadaşlarımız çoğalmaya başladı. “Ne yapalım” tartışmaları arasında Mücadele Birliği’ni dernek olarak kurduk. Mücadele Birliği Konya merkezliydi. Konya’daki arkadaşlarla İstanbul’daki arkadaşlar yönetimdeydi. Bir yıl sonra İstanbul’da şubesi açıldı.

Mücadele Birliği ismi nasıl tercih edildi? Bunun bir öyküsü var mıdır?
Hepimizin ortak kanaati idi. Okumalar yapıyoruz. Cihat, cidal ve mücadelenin gerekliliği ortada. Ancak çok dini bir terim olursa, sıkıntı yaşarız diye o günün koşullarını hesaba katmamız gerektiği ve bizim görüşlerimizi de tam olarak karşıladığı için Mücadele Birliği’nde karar kıldık. Dernek bünyesinde yılda birkaç kez bir araya geliyoruz. İstanbul’da Yılmaz Karaoğlu var. Bu arkadaş, İngiltere’de kalıyordu. Ama faaliyetlerimiz yoğunlaşınca geldiği zaman onu göndermeme kararı aldık ve İstanbul’daki işlerin başına geçti. Bu arada Ankara ve Adana’da da teşkilatlar kuruldu. Dergi daha sonra çıktı. “Yeniden Milli Mücadele” diye haftalık bir dergi çıkardık.

BİLEZİKLER GELİNCE PARA TOPLANDI
Derginin çıkış öyküsü yok mudur?
Ben hapishanedeydim. Dergi için para toplanacaktı. Ama ben çıktığımda baktım ki paralar toplanmamış. Hemen işe koyuldum. Baktım işler yarım kalmış, hemen arkadaşları topladık. “Nasıl yaparız, bu parayı nasıl toplarız” diye istişareler yapıyoruz. Bunu öğrenen hanımım gitti, mehir olarak verdiğimiz bileziklerini getirdi ve ortaya bıraktı. Bunu gören arkadaşlar ağlamaya başladı. Herkes elini cebine attı ve bunu duyan arkadaşlar, keçisini, koyununu, elinde ne varsa getirdi ve biz de o paraları toparlayarak İstanbul’daki arkadaşlara gönderdik. Böylece dergi ve gazeteyi çıkarabildik.

“AH O KARAOĞLAN BİR KOMÜNİST OLSAYDI”
Niçin hapishaneye girdiniz?
Konya’da Selçuklulardan kalma büyük bir cami vardı. Komünistler oraya “Buraya giren anırıyor” diye yazı yazmışlar. 16 Haziran 1969 yılında Kadıköy’de ilk defa komünist adıyla bir yürüyüş yaptılar. Ama daha önce imam hatibi bombaladılar. Faruk Sükan içişleri bakanıydı. Kaymakamlık işgal edildi. Bir sürü rezalet yaşandı. İşte bu içişleri bakanı komünistlerin nefes alışlarını takip ediyoruz derken kendi şoförü komünistti. Biz insanları araştırıyorduk. Kimin ne olup olmadığı birinci derecede bizi ilgilendiriyordu. O zaman Konya’da savcı olan Doğan Öz, komünistleri alıp ormana götürüyor ve onlara molotof kokteyli atmayı öğretiyordu. Hasmımızdı ve onun avukat arkadaşlar aracılığıyla bizim hakkımızda neler düşündüğünü biliyorduk. Benim için, “ah o Karaoğlan bir komünist olsaydı,” diyerek ah çektiğini biliyorum. Çünkü Konya’da komünist hareketlere engel olmak için elimizden geleni yapıyorduk.

“MİLLETİ İSYANA TEŞVİK”
Komünistlerin yaptığı yanlışlıkları telin eden bir bildiri hazırladım. Sert bir bildiri, içeriği; “Milletin camisini ve namusunu korumakla görevli olanlar, milletin camisini ve namusunu koruyamayacaksa millet, kendi namusunu ve camisini koruyacaktır.” Bu bildiriden sonra Konya’da elektriklerin kesildiği bir zamanda kerhane, komünistlerin bulunduğu mekânlara vb. yerlere saldırıldı, cam çerçeve indirildi. Hakkımda “milleti isyana teşvik”ten dosya açıldı. O bildiriyi gazetelerinde yayınlayanlar da hapis yediler. Ben de iki sene yattım.

Konya’da alternatifiniz yok galiba, değil mi?
Konya’da 85 mahallede çalışma yapıyoruz. Köylere açılmaya başladık. Doktor arkadaşları alıyoruz, tanıdık eczanelerden ilaçları da yanımıza alarak, köylerde hastalara bakıyor ve onların tedavilerine destek oluyoruz.

Yani siz sadece fikir vermeye gitmiyor, aynı zamanda da yaraları sarıyorsunuz, öyle mi?
Tabii ki! İşi sadece fikir bağlamında ele almadık. Arkadaşlarımız hastaları tedavi ederken toplanan insanlarla sohbet etme imkânımız oluyordu. Söyleyeceklerimizi bu arada söylemeye çalışıyorduk. Çalışmalarımızda partiler üstü davranmayı ilke edinmiştik. O yüzden her partiden kişiler çalışmalarımıza katılıyordu. Halk Partilisi de Adalet Partilisi de çalışmalarımıza geliyorlardı. Ecevit, bir miting vesilesi ile Konya’ya geliyor. Arkadaşlarımız ekonomi politikalarını iyi biliyorlardı. Bir arkadaşımız, miting alanında Ecevit’e on beş dakika ekonomi politikalarından bahsediyor, ondan sonra Ecevit, ‘Konyalılar çok kültürlü insanlar’ demiş.

Erbakan hoca ile ilişkileriniz nasıldı ve niye o harekete katılmadınız? Fikirde öyle ciddi bir aykırılık yok görünüyor, değil mi?
Erbakan hocayı fikirlerinden dolayı çok seviyorum. Ama taktik farklılıklarımız yüzünden ayrı durduk. Biz Mücadele Birliği dedik. Cihat kavramını kullanmadık, taktik gereği, ama hoca cepheden “Kuran hükümlerini getireceğiz” dedi. Bu taktik farklılıklarımız yüzünden ayrı duruyorduk, ayrıca hoca bizim gibi disiplinli bir eğitimden de geçmemişti.

İSTANBUL’A YOLCULUK: ELİMDE BİR DİKİŞ MAKİNESİ
İstanbul’a ne zaman ve nasıl gidiyorsunuz?
Benim Konya’da yaptığım çalışmalar tepki topluyor. Konya’da yaptığımız çalışmaların düşünce derinliğini bizim İstanbul’daki arkadaşlarımız da anlayamadı. Aykut Edibali ve arkadaşları daha çok itibar peşinde oluyorlardı. İstanbul’daki arkadaşlar da benim çalışmalarımdan rahatsızdı. Beni İstanbul’a çağırdılar. “Gel, dergide kimse kalmadı, derginin başına geç” dediler. Ben de ikilik olmasın diye kabul ettim bu çağrıyı. Ama İstanbul’a sadece elimde bir dikiş makinesi alarak geldim. “İlk göç böyle olsun” dedim. Bu arada arkadaşlar, bizim partiler üstü duruşumuzu zedeleyecek işler yapmaya başlamışlar. Fehmi Yıldırım aracılığıyla Burhanettin Can, Adalet Partisi gençlik kolları çalışmalarını yürütmeye başlamış. Beni çağıran arkadaşlar, Aykut Edibali ve arkadaşları beni çağırdıkları için yanlış yaptıklarını anlasınlar istiyor ve ben geri Konya’ya dönme arzusundayım. Çünkü Konya’dan ayrıldığımda Konya hakikaten perişan olur. Çünkü Konya’da ağabey konumuna gelmişiz. Konya’da kime şunu yapma veya yanlış yapıyorsun dersem, hemen olumlu tepki alıyorum. Oraya ait olmuşum…

SİYONİZM, EMPERYALİZMİN BEYNİDİR…
Mücadele Birliğinin bu Komünizme Karşı Mücadele dernekleri ile bir ilişkisi var mı?
Hayır, hiçbir alakamız yok. Onlar daha çok Amerikan politikalarını destekler mahiyette işler yapıyorlardı. Biz ise yaptığımız mitinglerde veya çıkardığımız dergi ve gazetelerimizde Amerika, Rusya ve Yahudiliğin aynı potada olduğunu söylüyorduk. Türkiye’de Amerika ve Rusya’nın Yahudi etkisinde olduğu görüşünü biz yaydık. O yüzden “Siz Yahudi’den başka bir şey bilmezsiniz” diyorlar. 1969 yılında yazdığım “Gerçek Emperyalizm” kitabında aşırılığa kaçmadan Yahudilerin nasıl para ile dünyayı yönettiklerine dair bakışımızı yazmışız. Bir Yahudi Müslüman olabilir mi? Tabii ki olabilir. Bize göre siyonizm, emperyalizmin beynidir.

İstanbul’a gittiniz…
O zaman Yıldız Üniversitesi Akademi, yerleşkede bir komünist vurulmuş. Bütün deliller Afyon’lu olan Yavuz Aslan Argun diye bir arkadaşımızı gösteriyor. Yiğit bir adam… O hapishaneye girdi. Daha sonra Mehmet Çetin ile Aykut Edibali’yi de aldılar. Biraz yattılar ve daha sonra çıktılar. Çıktıktan sonra Aykut Edibali, teşkilattan ayrılmayı düşündüğünü söylemeye başladı. Mücadele Birliği mahkeme kararı ile kapatılınca yeni teşkilatın başkanı o. İçeri alındığında sanıyorum, onu korkutacak şeyler söylediler. Menderes gibi seni asarlar diye korku vermişlerdir. İşte 1975 yılında Ziya Gökalp’li yazılar ortaya çıkmaya başladı.
Hâlbuki bizler Hikmet Kıvılcımlı ile konuşmalar yapıyoruz, “İslam’da milliyetçilik, ırkçılık falan yoktur” diyoruz. Bu konuşmalar Hikmet Kıvılcımlı’nın arkadaşlarında etkili oluyor, dönüyor ve bize geliyorlardı. O arkadaşlar bu Ziya Gökalp’li yazılar yüzünden ayrıldılar, bir kısmı da bu meseleyi konuştukları için dışlandılar.

BEN ESİR KAMPINDA GİBİYİM
Teşkilatta o zamanlar sizin konumunuz ne?
Ben esir kampında gibiyim. Bütün etkinliğim yok edilmiş. Konya’dan kopartıldım, İstanbul’a ise ısınamadım. Aslında oyuna geldim. Bunlar olup biterken işte kurucu arkadaşlardan Aykut Edibali’yi eleştirenler vardı. Onlarla yaptığımız konuşmalar üzerine “Aykut Edibali başkanlığı bıraksın, biz yeniden teşkilatı toparlayalım” düşüncesi ağırlık kazandı. Bu umut doğunca bu sefer evi de İstanbul’a getirdim. Ama yine gariban yaşamaya devam ediyorum, çünkü bir adım da gariptir. Garip mahlasıyla yazılar ve şiirlerim yayınlandı. Bütün bu gelişmeler olduğunda benim adıma ambargo koymuşlar ve benim adımı hiçbir yerde görmek istemiyorlar. O yüzden mahlasımla yazdığım yazılar giriyor, ama kendi ismimle yazdığımda koymuyorlar. Aykut Edibali’den daha iyi yazanları teşkilattan atıyorlar. Ahmet Taşgetiren, Mustafa Aydın bunlardan ikisidir. Bu arkadaşları ben ikna etmişim, getirmişim, sadece aile boyu değil, Türkiye boyu insanlarla ilgilenmiş ve bu harekete taşımışım. Ama Aykut Edibali’nin kardeşi, Yavuz Aslan Argun’un kardeşleri bu teşkilata katılmış değiller. Ama iş benim getirdiğim kişileri atmaya gelince, kolayca atıveriyorlar.

TEŞKİLATTA SORUNLAR BOY VERİYOR
Fakat teşkilatta ciddi sıkıntılar oluşuyor. Herkes yalnız kalınca Aykut Edibali hakkında olumsuz konuşuyor. Ben de artık Aykut Edibali’nin bu işi bırakması gerektiğini, yoksa işlerin kötü olacağını söylemeye başladım. Aykut Edibali’ye işi sövme derecesine getiren kişiler, Yavuz Aslan Argun ile Konyalı Kemal’e, ki hafız bir kişi, “gelin, bu adamı kovalım ve sizlerden birini başa getirelim, işleri toparlayalım” dedim. Ama bu iki arkadaş da daha sonra beni Aykut Edibali’ye şikâyet etmişler.

TEŞKİLATTAN KOPUŞUN İLK TOPLANTISI
Ömer Faruk İslamoğlu’nun evinde arkadaşlar oturmuş beni çağırdılar. Sen Aykut Edibali’nin aleyhinde konuşmuşsun, ondan özür dile dediler. Ben “özür dilemem” dedim. “Ama kendisi gelsin, özür dilesin, çünkü o hata yapıyor. Ben de hata yapmışsam özür dilerim, sorun yapmam” dedim. Döndüm odadaki arkadaşlara, “sen sövmedin mi bu adama”, öbürüne “sen eleştiri yapmıyor muydun?” diye sordum. “Hepiniz aynı kişiyi eleştiriyorsunuz. Ama sadece benimkileri mi ona taşıdınız? Benim gitmemi mi istiyorsunuz? Bakın ben giderim, ama sizi burada bir arada tutan benim, benden sonra hepiniz teker teker gidersiniz, ona göre! Gece üç buçukta siz öyle istiyorsanız ben gidiyorum” dedim. Çıktım, gittim. Daha sonra hepsi teker teker gönderildi.

KATLİ VACİPTİR FETVASI
Sizi teşkilattan nasıl attılar?
Ömer Faruk İslamoğlu, beni davet için eve gelmiş, Anadolu’dan bütün imamlar da çağrılmış, bütün herkesin huzurunda beni teşkilattan atacaklar. Ama ben de o gün vaizlik başvurusu için Ankara’ya gitmiştim. İyi ki Ankara’da imişim. Yoksa zorlayarak da olsa beni götürebilirlerdi. Zaten bütün dosyalarda bana kırmızı çarpı atmışlar. Yavuz Aslan Argun birkaç kez eve gitmiş ve bizim hanımı sıkıştırmış. Orada herkesin yanında bana hakaret edecekler. Aykut Edibali iki yanında iki hoca, biri Mustafa Kapçı diğeri de Bursa’da Kadiri tarikatından Musa Efendi, ikisi de benim teşkilattan atılmam için fetva vermişler, katli vaciptir diye…

“DOMUZ DİKENİYLE AĞIL”
Bu karardan sonra nasıl bir hayat bekledi sizi?
Bu karardan sonra, evimi gözetlediler, beni sürekli takip ettiriyorlardı. Bakkalıma gidip ekmek vermeyi yasaklıyorlardı. İstanbul’da etrafıma tam bir ‘domuz dikeniyle ağıl’ kurdular. Yiyecek yok, içecek yok. Evimizin yan tarafında pazar kuruluyor. Pazar dağıldıktan sonra, evime bir şeyler götürme umuduyla pazaryeri artıklarını topluyordum. Hal içinde hamallık yapmaya başladım. Büyük bir çaba ve özveri ile çocuklarımı geçindirmeye çalışıyorum. Farklı arkadaşların bana yardımları dokundu tabii. Ama ben resmi mesleğime dönmek istiyordum.

YENİ BİR HAYATIN BAŞLANGICI
Memurluğa geri dönebildiniz mi?
Maltepe’de komünistlerin ağırlıkta olduğu bir okula tayinim çıktı. Yıl 1978, aylardan Mayıs, din dersi öğretmeni olarak göreve başladım. Ama kimse derse girmiyor. Çocuklara “dersime girene on veririm” dedim. Böylece dersim dolmaya başladı. Dini, adını koymadan fıtri olarak anlatmaya başladım. Birçok olayla karşılaştım. Yardımcı olmam ve çocuklarla ilişkilerim gündemi oluşturuyordu. Böylece hayatı bıraktığım yerden bu sefer bir teşkilat adına değil, ama sırf din ve dava adına yapmaya başladım. Bugün bu yaşta da bu sorumlulukla hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. Şu an Adana’da benzeri hizmetleri sürdürmeye gayret ediyorum.

BİR HAPİSHANEYE ESRARIN GİRİŞİ
Hapishanede koğuşa üç biçimde esrar türü şeyler giriyordu. Bir yol, gardiyanlardı. Para karşılığı onlar getiriyorlardı. İkinci yol, güvercinler aracılığı ile geliyordu. Güvercinleri uçuruyor, onlar esrarı alacağı yere gidip yüklerini aldıktan sonra geri dönüyorlardı. Üçüncü yol ise ipleri şekerli bala daldırıp onu pencere demirlerine asıyorlardı. O iplere gelip yapışan büyük eşek arılarının kuyruk sokumundaki zehri alıp kâğıda sararak içiyorlardı. Hapishanede yatan çocukların hepsi delikanlı ve zeki çocuklar ama büyük çoğunluğu annesiz olanlardı. Sevgisiz büyümenin zorluklarını yaşıyorlardı.

MİTİNG İÇİNDE BİLDİRİ
Harbiye’den atılan Doktor İbrahim, Kapalı Çarşı’daki o çeşmenin üstüne çıkmış, dergiyi elinde tutarak “siyonizme karşı, komünizme karşı, masonluğa karşı, Yahudiliğe karşı Yeniden Milli Mücadele” diyerek satış çalışması yapıyor. Derginin içeriğini de böylece aktarmış oluyor. Çetin Altan ve Aziz Nesin’lerin yaptığı mitingin içinde onlara karşı bildiri dağıtıyoruz. Arkadaşımız Doktor İbrahim’i dövmüşler. Fikir kulüpleri federasyonunu miting devam ederken arkadaşlarla birlikte gittik bastık. Silah kullanmayı tercih etmiyorduk ama yumruğu çok kullandık. Fikir Kulübü’nde merdivenleri tuttuk. Geleni deviriyoruz. Miting ve Fikir Kulübü darmadağın oldu. Hastanelere kaldırılan yaralıları da doktor arkadaşlar sayesinde yine müdahil olabiliyorduk. O zaman her yerde arkadaşlarımız vardı, tıpkı bugün olduğu gibi… Ünlüleri Cemil Çiçek, Melih Gökçek, Ali Müfit Gürtuna, Ahmet Taşgetiren ve Necmettin Türinay’dır.

Bize vakit ayırıp, konuşmayı kabul ettiğiniz ve tecrübelerinizi bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz…
HABER . ALİ BAŞAK
 

Konu Değirmenci tarafından (06-02-2015 Saat 17:44 ) değiştirilmiştir..
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-02-2015   #5
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart

Diğer mülakat aşağıda
 

Konu Değirmenci tarafından (06-02-2015 Saat 21:59 ) değiştirilmiştir..
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-02-2015   #6
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart Necmettin Erişen Mücadele Birliği'ni ve Yeniden Milli Mücadele''yi anlatıyor

Siz 12 Mart 1971 askeri darbesinin kapattırdığı Mücadele Birliği(MB)'nin Genel Başkanı idiniz. Yeniden Milli Mücadele (YMM) mecmuası da bu teşkilat bağlılarınca çıkartıldı. Bize Mücadele Birliği'nin misyonu ve YMM dergisinin bu misyonu taşımadaki rolü hakkında kısaca bir açıklamada bulunur musunuz?

MB başlangıç itibariyle İslam'a gönül vermiş arkadaşlar tarafından kurulmuştur. Bu arkadaşlar hem ibadi, hem fikri, hem siyasi olarak İslam'a yaşamaya azmetmiş arkadaşlardı. İslam'ı anlamak ve anlatmakla kendilerini görevli sayıyorlardı.

Komünistlerin hücre, masonların loca faaliyetleri vardı. İslam'ı yozlaştırma amacını güden birçok kulüpler, gizli ve açık faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de İslam'a düşman devletlerin ajanları faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de insanların İslam'dan uzaklaşabilmeleri için birçok gayret gösteriliyordu. Bunların önüne çıkabilecek ve onlardan çok daha güçlü olabilecek bir faaliyetin yapılmasının gerekliliğine inanıyorduk. Ve Allah'a dayananların daha güçlü olacağı inancıyla hareket ediyorduk.

Hz. Muhammed küfrün göbeğinde, çok daha azgın olan insanların arasında nasıl çalışmışsa, nasıl başarıya ulaşmışsa biz de başarılı olup, cahiliyyeyi yenebilirdik. İşte arkadaşlarımızla bu ciddiyette bir çalışma yapmaya karar verdik.

Uzun müddet Kur'an-ı Kerim'in üzerinde çalıştık, ayetleri konularına göre tasnifledik. Hareket kabiliyetimizi geliştirecek bütün ayetleri ezberledik. Önemli hadisleri derledik. Konya'da birbirine çok yakın 4-5 arkadaş böyle bir çalışma içinde olduk. Sonunda o döneme göre yoğun bir bilgi birikimine sahip olduk. Etrafa etki edecek canlı bir bakışa ve hayatın içinde bir imana sahiptik.

Konya'da bu çalışmaları yaparken, İstanbul'da ve Türkiye'nin değişik illerinde bu çalışmalarımız yavaş yavaş duyulmaya başlandı. İrtibatlarımız arttı. Bu irtibatlarımızı ve birikimimizi bir dernek çatısı altında teşkilatlarına fikri gündeme geldi. Türkiye'deki, İslam dünyasındaki ve dünyadaki bu tür teşkilatlanmaların nasıl olduğunu, başarıya ulaşmış veya ulaşmamış çalışmaları gözden geçirdik. Sonuçta çalışmalarımızda bir adım olsun diye resmi bir kuruluş olarak Mücadele Birliğini 1967'de oluşturduk. Merkezini Konya'da açtık.

O dönemde İslam dünyasından gündeminize giren veya hakkında araştırma yaptığınız hareketler ve teşkilatlar oldu mu?

Biz Konya Yüksek İslam Enstitüsü'nde iken Şam'da, Bağdat'ta, Kahire'de okuyan arkadaşlarımız ve öğretim görevlilerimiz vardı. Mısır'da okuyan Abdülkadir Şener, Seyyid Kutup'tan bahsediyordu, İhvan-ı Müslimin'i tanıtıyordu. Şam'da Mustafa Sıbai'nin talebesi olarak okuyan Mustafa Kapçı arkadaşımız vardı. Bağdat'ta okuyan hocalarımızdan Hüseyin Küçükkılınç, Ali Ara, Şevket Meraki de bizleri o bölgedeki İslami hareketlerden ve fikri tartışmalardan haberdar ediyorlardı.

O zaman şu düşüncedeydik: Ekonomik, ideolojik, sosyolojik bütün sıkıntılar, buhranlar İslam'dan uzak kaldığımız için bizi kuşatmıştı. İslam'da ruhban sınıfı olmadığından herkesin İslam'ı anlaması ve anlatması gerekmekteydi. Bunun için ciddi bir gayretin, takibin içindeydik. Allah'tan uzaklaşıldığı, Kur'an'dan uzaklaşıldığı için insanlarımızın buhran içinde olduğuna inanıyorduk.

Bu konuları konuştuğumuz arkadaşlarla o zaman Konya Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti adına "Yeni Ümit" dergisini çıkartmıştık, Bu dergide yazı yazmaya alışan birçok arkadaşımız oldu. Bu dergi çevresinde yapılan çalışmalarda bulunan arkadaşların birçoğu fikir ve kültür hayatında önemli roller aldılar. "Yeni Ümit" dergisi bizim için İslam'ı anlatmada topluma açılış kapısı oldu. Mevdudi'nin, Seyyid Kutub'un kitaplarının tesirindeydik. Adana'dan beri arkadaşımız olan Abdülkadir Şener o zaman "Yoldaki İşaretler" kitabını çevirdiği için yargılanmış ve hapsedilmişti.

Afyon'da Aykut Edibali ve Yavuz Arslan Argun da bu tür çalışmalar yapıyorlarmış. Onlarla da Mevlut Baltacı, İrfan Küçükköy aracılığıyla tanıştık. Mevlut Baltacı, Kemal Yaman, Mevlüt İslamoğlu, İrfan Küçükköy Konya'da birlikte olduğumuz arkadaşlardı. O sırada Konya Milliyetçiler Derneği Şubesi'ni bize verdiler. Orada bildiriler neşrettik. Örneğin Konya'da Hz. Aişe'ye saldıran bir filmin oynatılamayacağı hakkında veya Hizbu't Tahrir aleyhinde ve benzeri bildirilerdi bunlar.

Hizbu't Tahrir hakkında bilgileriniz neye dayanıyordu?

Aslında Hizbu't Tahrir hakkında çok fazla bir bilgimiz yoktu. Afyon'da, İstanbul'da çalışan arkadaşların temasları ve İslami çalışmaları oluyormuş. Afyon'da Rasim Hancıoğlu, Dr. Haluk Nurbaki ile Aykut Edibali ve bazı arkadaşlarının Hizbu't Tahrirle temasları varmış.

Hizbu't Tahrir hakkındaki kanaatinize Afyon'daki arkadaşların aktarımı ile mi sahip olmuştunuz?

Afyonlu arkadaşlar yaz aylarında Konya'ya gelmişlerdi ve Hizbu't Tahrir hakkındaki bilgileri de bizlere onlar aktardı. Zaman zaman Mehmet Emin Alpkan da İstanbul'dan Konya'ya geliyordu. Ve Hizbu't Tahrir aleyhinde birçok malumatlar rivayet ediyorlardı. Böylece Milliyetçiler Derneği, Hizbu't Tahrir faaliyetleri aleyhinde bir bildiri neşretti. Öyle sanıyorum ki bu bildiri, Afyon ve İstanbul'dan tanıştığımız arkadaşların Hizbu't Tahrir ile yaptıkları çalışmaları terk ettiklerinin bir ilanı yerine geçmişti. Bu kanaate de daha sonraları ulaştık. Yoksa bizim doğrudan bir bilgimiz olmadı.

İşte MB bu tür çalışmaların ve ilişkilerin neticesinde kuruldu. Bir müddet sonra da kültürel birikimlerimizi yansıtacağımız, görüşlerimizi gündeme sokacağımız ve hareket olarak aleyhimizde üretilen dedikoduları cevaplayacağımız bir dergi çıkartma ihtiyacı içine girdik. Tahir Büyükkörükçü gibi bazı müftüler doğrudan aleyhimizde kampanyalar açıyorlar; cami cemaatini komünistlerle değil o dönem "kadizadeler" diye suçladıkları bizlerle uğraşmaya davet ediyorlardı.

YMM dergisi nasıl bir karar aşamasından sonra çıkartıldı?

MB İstişare Heyeti olarak bir dergi çıkartmaya karar vermiştik. Dergi İstanbul'da çıkacaktı. Teknik düzenlemesini İstanbul'daki arkadaşlara bırakmıştık. Çok dar maddi imkanlar içindeydik. Ancak finansmanı kendi harçlıklarımızla, hanımlarımızın bozdurduğu bilezikleriyle, maaşlarımızla sağladık. Sonra arkadaşlarımız bu dergiyi, çıktıktan sonra bulundukları bölgelerde satmaya başladılar. Çok dergi satılıyordu.

Bilgi ve arşiv birikimimiz dergide değerlendiriliyordu. Geniş çapta basını takip etmiş, binlerce dosya oluşturmuştuk. Bu dosyalar YMM dergisinin beslenme kaynağı oldu.

3 Şubat 1970 tarihinde çıkmaya başlayan YMM mecmuasının yayın politikasına bugünden baktığımız zaman -her ne kadar bu dergiyi çıkartanların İslami bir mücadele hedefi güttükleri ifade edilse de- sanki İslami kimlik gizleniyormuş gibi gözüküyor. Bu açıdan baktığımızda gerçekten YMM dergisinin yayın politikasında İslamcı bir çizgi mi, yoksa o günlerin İslami birikim yetersizliği dolayısıyla içinden sıyrılamayan Türk-İslamcı çizgi mi ağırlığını hissettiriyordu?

Haddizatında daha sonraki hal ve hareketlerimize bakıldığında, birlikteliğimizin fikri planda bir potada eriyip, kaynaşmamış olduğu görülüyor. Mesela biz İslam üzere olalım, bütün müslümanlarla kaynaşalım diye yola çıkmışız; bunun içinde hiç bir kavmi rahatsızlığı olmayan bir teşkilat olsun gayesiyle MB'yi kurmuşuz. Ama daha sonra milli kokular cemaati rahatsız etmiştir. Arkadaşlardan bazıları kendi ırki saplantılarına dönmüşlerdir.

Yalnız bu konuda başka önemli bir örnek daha var. YMM hareketinin ve derginin temel politikasını belirleyen ve derginin ilk sayılarından itibaren tefrika edilen "İlmi Sağ" isimli teorik bir tez söz konusu. Bu teorik yazı diğer görüş ve yazılarda da görüldüğü gibi, YMM anlayışını fikri ve siyasi planda belirleme iddiasında "İlmi Sağ"da dünyadaki ideolojik çatışmalar ikiye bölünüp komünizm ve kapitalizm gibi insan fıtratına uymayan tüm anlayışlar sol ideoloji, insan fıtratına uygun ve yaratıcımızın bildirimlerine uyan anlayışa da sağ ideoloji denmektedir. Yazılı metin böyle. Ancak bu metin şifahi olarak değerlendirildiğinde "sağ ideoloji'nin İslam olduğu bildiriliyordu. Şimdi İslam ıstılahında "sağ" ve "sol" gibi herhangi bir kavram olmamasına rağmen, niçin bu kavramlar "İslam" ve "küfür" yerine kullanılmıştı?

Beraberliğimizi istişari temel üzerine oluşturmuştuk. MB'de şahısların belirleyiciliğinin olmadığı kesin bir prensipti. Fikrin ve imanın belirleyiciliği vardı. Kullar faniydi. Liderlik kişisel değil, fikri idi. Dolayısıyla kişilerin tasallutu bizim düşüncemizde olamazdı. Cemaatlerin, partilerin, diğer teşkilatların başındaki cuntaları tenkid ediyorduk ve bu tutuyordu. İslam'da liderlik cuntası yoktur, İslam'da istişare vardır; fikir liderdir, iman liderdir düşüncesi bizi başarıya götürüyordu.

Ne zaman ki fikri liderlik, ferdi liderliğin tasallutu ve ihtiraslı düşüncelerin egemenliği altına girdi, ki bu önde gelen arkadaşlar arasında temayüz etmeye başlamıştı, rahatsızlıklar uyanmaya başladı. Bu tavır içinde olan arkadaşlar kendi indi düşüncelerini teşkilatın prensipleri ve düşünceleri şeklinde takdim etmişlerdir. Böyle olunca da arkadaşlar arasında rahatsızlıklar ve düşünce ayrılıkları baş göstermiştir. İşte o dönemde İstanbul'da bulunan ve fikri çalışmalarda belirleyici rol üstlenen Aykut Edibali indi düşünceleri "İlmi Sağ" başlığı altında dayatmıştır. Ve bu düşünceler teşkilata mal edilmeye çalışılmıştır. Oysa İslam, ne "İlmi Sağ" denilen ve sonunda ilmilik iddiasıyla saptırılan indi düşüncelerle, ne de İslami görüşümüz budur diyerek milliliği öne çıkartan tavırlarla ifade edilemezdi. Bu yanlışlık dolayısıyla da zaten bir çok arkadaşımız tedrici olarak kopmaya başladı ve teşkilatın dağılmasına sebep oldu.

Ancak YMM mecmuası çıkarken bu "İlmi Sağ" tefrikası uzun haftalar devam etti. Bildiğimiz kadarıyla hareket kadroları da sağcılık kavramını içselleştirdi. YMM dergisi yazarları fikri ve siyasi yorumlarında bu kavramı sık sık kullandı. O zaman bu tarz yanlış veya kasıtlı kavramların kullanılmasına herhangi bir tepki gösteriliyor muydu?

O zaman üst düzeyden gelen bir tepki yoktu. Bu teşkilat zor kurulmuştu. Prensip olarak arkadaşların bir araya gelmeleri gerçekten çok zor olmuştu. Gerçekten çok güçlüklerle bu teşkilat kurulmuştu. Resmi halinden önce veya sonra çok büyük eziyetler çekilmişti. Olumsuzluklar vardı ama izana, insafa gelinir mi düşüncesi farklı olan veya farklılaşan arkadaşlarla aynılaşılır mı düşüncesi ve teşkilatı dağıtmama endişesi birçok arkadaşımızı tehir edici duygulara hapsediyordu. İlmi Sağ, ideolojik bir izah tarzı olarak kabul edilse de öncü olan arkadaşların çoğu nezdinde kabul görmüyor; ama sabrediliyordu.

Ancak burada ilkeler yerine maslahatlar ön plana çıkmış gibi. Mesela sizin ifadelerinizden de anlaşıldığı gibi, 196O'lı yıllarda dünyadaki İslami hareketlerin birikimi sözlü ve yazılı olarak Türkiye müslümanlarına aktarılmaya başlandığında, duyarlı müslüman genç kuşaklarda önemli bir İslami potansiyel ve İslami uyanış hamlesi oluşmuştu. Ancak bu potansiyeli bir harekete dönüştürme iddiasında olan MB, daha sonra apolitik olmamak, ama İslam'dan da uzaklaşmamak düşüncesiyle bazı kavramlar buluyor ve kullanıyordu. Millet, Millet ideolojisi, İslam tarihi gibi. Ama daha sonra bu terim ve ifadelerin yerini Büyük Türk Milleti, Büyük Türk Kültür Sistemi, Beşbin Yıllık Türk Tarihi gibi kullanımlar almaya başladı.

Temel çizgiden sapmanın belirgin ifadeleri olan bu kullanımlar, YMM dergisinin 2., 3., ve 4. yıllarından sonra ciddi olarak ön plana çıkmıştı. Fakat bu aykırılığa rağmen Mücadele teşkilatında ve YMM dergisi çevresinde ciddi bir muhalefete rastlanmıyordu.

Bu noktada şunu diyebilir miyiz? Teşkilatçılık fikrin emrinde olması gerekirken; inanç bağı, fikir bağı, ideolojik bağ, teşkilatçılık bağına feda ediliyordu.

Biz millet kelimesini "ümmet" anlamında kullanmıştık. Yani Türk milleti veya Arap milleti yahut herhangi bir milleti ayırmamak şartıyla kullanmıştık. Birçok Türkçü'nün, ülkücünün bu konuda hücumlarına uğradık. Diyorlardı ki, neden siz Türk milleti demiyorsunuz da, millet diyorsunuz? Biz de onlara İslam'da bir ümmet vardır. Onun dışında kavimler vardır. Ama hepsini toparlayıcı olan ümmet anlamına gelen millettir. Millet kavramı gerçekten herkesi toparlayabiliyordu. Kur'an-ı Kerim'de geçtiği gibi hanif olan İbrahim milletine inanıyorduk ve bunu politika olsun diye de söylemiyorduk. Milleti ümmet manasında kullanmak sevaptı. Millet kavramını kullanmak da günah değildi. Her ikisini de aynı anlamda kullanıyorduk.

Daha sonra millet yerine başka terimler kullanılmaya başlandı. Mesela iman terimi yerine ideoloji kelimesini kullanıyorduk. Ben bu kelimeyi hutbelerimde de kullanıyordum. Haddizatında ideoloji kelimesini kullanmayı normal görüyorduk. Zira muhtevası itibariyle bir hayat görüşü anlamında bizim "din" kavramını karşılayabiliyordu. O zaman toplumda ve entellektüel planda "din" dar anlamda kullanılıyordu. Bizim dinimizin sadece bir inanç sistemi değil, bir dünya görüşü olduğunu, ideoloji kelimesiyle anlatabiliyorduk.

Mesela bir çok subay, hakim, savcı, bürokrat, polis Konya Sahip Ata Camii'nde verdiğim hutbeleri dinlemeye geliyorlardı. İstihbarat için mi geliyorlardı, izlemek için mi, öğrenmek için mi geliyorlardı? Ama geliyorlardı ve ben de orada ideolojiyi hangi anlamda kullandığımı ve İslam'ı bütün boyutlarıyla anlatıyordum.

Daha sonra sizin de dile getirdiğiniz gibi Türk milleti, Türk milliyetçiliği gibi ifadeler kullanılmaya başlandı. Oysa biz Allah ve ümmet için çalışan insanlardık. Toplumun yanlış İslam anlayışlarını tashih etmeye çalışıyorduk. İçinden pazarlıklı insanlar olabilirdi, ama arkadaşlarımızın geneli böyle düşünüyorduk. Ancak özellikle İstanbul'da kendilerine yetki verilen insanlar kimlerle görüşüyordu, kimlerin etkilerinde kalıyordu bilmiyoruz, ama bilinen bir şey 1973'de çıkmaya başlayan üç aylık Gerçek dergisindeki fikirlerden sonra YMM hareketi adeta bir milli hareket haline gelmişti.

İşte o zaman bomba patladı. Kürt olan, Çerkeş olan veya Türk olmayan arkadaşlarımız hassasiyet göstermeye başladılar. Ben de hala nasıl diyordum? MB İslam'a hizmet eden bir teşkilattır. Aykut Edibali ne yazarsa yazsın kahır ekseriyetteki arkadaşlarımızın gönlünde İslam var. Zaten bunun içinde Türklük vurgusu yapan ifadeleri onlar ırkçılık anlamında anlamadılar. Bu kullanımları İslam'la telif ettiler.

1973 senesinde YMM ekibince çıkartılan Gerçek dergisinde artık Türk milleti, Türk milliyetçiliği ifadeleri bir ideolojik kalıba dökülüyor ve "Büyük Türk Kültür Sistemi"nden bahsediliyordu. Bu "Büyük Türk Kültür Sistemi"nin alternatif bir ideoloji olduğu ortaya konuluyordu. İslam bu sistemin bir alt kültürü haline indirgeniyordu.

Onu bilemiyorum. Nedense Kemal Yaman, Halil Bayrakçı gibi bazı arkadaşlar böyle şeyler yazdılar.

Ancak bu fikrin teorisini yazılarıyla Aykut Edibali dokudu. Diğer arkadaşlar bu doğrultudaki yazılarım sonra kaleme aldılar.

Sanırım 12 Mart askeri darbesi Aykut Edibali ve bazı kişilerin üzerine tesir oluşturdu. Ve bazı reveranslar oldu.

Darbe deyince çok daha önemli bir konuyu hatırlayabiliriz. YMM dergisinde Komünist İhtilale Karşı Tedbirler adlı bir yazı dizisi vardı. Sonra bu diziyi Aykut Edibali kitaplaştırdı. Bu kitap 12 Mart askeri cuntası iktidardayken çıkartıldı. Ve kitapta devlet güvenlik mahkemelerinden bahsediliyor hatta cuntacılara DGM'lerin kurulması teklifinde bulunuluyordu.

Doğru. Bu kitap 12 Martçı paşalara ve subaylara gönderildi.

Burada DGM söz konusu olunca "Devlet" kavramına bakılmalı. Şimdi devlet kavramını inceleyen ve YMM dergisinin ilk sayısından itibaren tefrika edilen "İnkılap İlmi" adlı yazıda, devlet şöyle tanımlanıyor. Devlet hakim ideolojinin iktidarıdır. Daha doğrusu hakim olan ideolojinin iktidar aracıdır. Ve Türkiye'deki hakim ideoloji nedir? Bu da belirtiliyordu. fudeo-Grek menşeli kapitalist sistem. Dolayısıyla Türkiye'deki devlet kapitalist sistemin iktidar aracıdır. Fakat daha sonra bu devlet, bir nevi milli devlet nitelemesiyle içselleştiriliyor ve devleti savunmak için DGM'lerinin kurulması öneriliyordu. Hatta bu konuda Konya 'da bir miting dahi yapılmıştı.

Maalesef, maalesef. Haddi zatında Mondros ve Sevr anlaşmalarından sonra Avrupa'nın, Amerika'nın Türkiye'deki insanları hıristiyanlaştırmak, batılılaştırmak emeli müşahhas olarak belirdi. Türkiye'de kurulan Lozan icazetli devlet Avrupa'nın müsamahasıyla kurulan bir devletti. Ve Türkiye insanını 50 yılda batılılaştırmayı hedeflemişti. Daha doğrusu Avrupa'nın hedefi bu idi. Türk devleti bu hesaplar çerçevesinde kuruldu. Atatürk Avrupalılar'ı, Avrupalılar Atatürk'ü idare ederken Türk devleti kurulmuş oldu.

Türkiye'deki devletin devamı hıristiyanlaşmamıza, batılılaşmamıza bağlıydı. Bu hedef doğrultusunda gidilirse sorun olmayacaktı. Yoksa bizi ortadan kaldıracaklardı. İşte bugün Fener Patrikhanesi konusunda, Kıbrıs meselesinde verdiğimiz tavizler. Ve her zaman Batı'ya ekonomik olarak muhtaç halde tutulmamız için ülkede çoğu zaman hiç yoktan oluşturulan ekonomik krizler. İşte bu yıl Türkiye'yi bile bile ekonomik krize ittiler. Bakıyorsunuz bugünkü politik mecrayı elinde bulunduran insanlar gidiyorlar Merkez Bankası'ndan tomar tomar dolar alıyorlar. Üç gün sonra da 16 bin liraya aldıkları doları 44 bin liraya geri satıyorlar. Devletin dövizi anında eriyor. Ekonomi durduğu yerde krize giriyor. Bile bile. Turgut Özal'ın oğlu benim çocuklarımın yaşında, bankası var. Televizyonu var. Nereden buldu? Babası dışarıdan aldığı borcu oğluna verdi. Bu sadece bir örnek. Şimdi dışarıdan alınan borçların altında toplum inliyor. İktisadi hayat bile bile çökertiliyor. Bankalarda yaşanan soygunlar tüm devlet ricalinin malumu. Ciddi hiç bir takibat yapılmıyor. Borç olarak gelen döviz, komisyoncular aracılığıyla hiç bir yatırıma dönüşmeden tekrar sahibine dönüyor. Bu oyun Batılıların oyunudur. Ancak Batılıların oyunu karşısında bir de Allah'ın isteği vardır.

Her ne kadar Türkiye Batı'nın ipoteği altında da olsa, burası bir Bosna, bir Azerbaycan olmaz. Türkiye'de müslümanlar daha canlıdır. Allah ile daha irtibatlıdır.

DGM'ye gelince. Bazen büyük yanlışlara düşüyoruz. O dönemde komünistlerin baskısı ve teröri çok ön plana çıkmıştı. Sahur yemeğine kalkan insanların evlerinin tarandığı oluyordu.

Yani gündemi işgal eden konu, hareketin stratejik hedeflerini saptırdı mı?

Evet. Dikkatini başka konulara çekti.

YMM dergisinin 25. sayısında Aykut Edibali, Türkiye'deki milletin, ittifaklar kurması gerektiğini, ilk ittifakın da İslam ülkeleriyle oluşturulması lazım geldiğim; ancak bu ittifakın Türkiye'ye fazla bir kazanç sağlamayacağım belirtiyordu. Ve en önemli ittifakın kapitalist ABD ile kurulması gerektiğini belirtiyordu. Edibali, bu tesbiti yaparken, dergide işlenen işçi sorunları, ekonomik sorunlar, İslam dünyasının sorunları ile ilgili güncel sorunların yerini de sol hareketler ve komünist tehlike edebiyatı alıyordu.

Şimdi gerek MB'yi kuran gerekse YMM dergisinde yazı yazan arkadaşlarımız çok genç arkadaşlardı. Yeterince olgunlaşılmamıştı.

Bir faaliyetin tutarlılığı ve olgunluğu, tecrübeye dayanır. Genç yaşta bir şeylere karar veriliyor daha sonra daha parlak veya daha cazip bir fikir veya şekil görülüyor, bu sefer ona temayül ediliyor. Tecrübesizliğin verdiği tutumlarla, yanlış kararlar ve hareketler ortaya konabiliyor.

Mesela İslam'ı anlatacağımız yerde, komünistlerin faaliyetlerini anlatarak adam toplama ve çoğaltma tavrına yöneldik. İslam'ı anlattığımızda daha güzel insanlar gelecekken, komünistlere düşman insanlar derleyip toparlamışız. Bu yanlış bir tutum.

Bugün tezimizi, fikrimizi, tevhidi anlatarak adam toplayacağımıza, öncelikle Atatürk'e söverek veya laiklere söverek adam toplamanın yanlışlığı gibi bir şey. O zaman sadece tepki dolu insanları topluyorsunuz, sistem anlayışını veremiyorsunuz ve ipin ucu kaçıyor.

Ben arkadaşlar arasında şunların konuşulmasını hiç unutmuyorum: Komünistlerin aleyhinde ne kadar çok konuşursak o kadar fazla adam gelecektir. Çok soğuk, çok sathi bir İslam anlayışı. Buz gibi bir şey. Ateistlerin, komünistlerin taşıdıkları kötülükleri anlatmak gerekiyordu. Ama sadece komünistleri anlatarak insan toplamak yanlış bir düşünce idi. Bunlar yaptığımız yanlışlar içinde olabilir. Mesela geniş çapta İslam'ı anlatacağımız yerde, İslam'a karşı yanlışlıklar yapan insanları hedef alan konferanslar vermişiz. Komünizmi, masonluğu, yahudiliği anlatmışız. Yahudiliği çok anlatmışız. Oysa yahudilik düşmanlığı bir nevi din olmamalıydı.

Önplana çıkartılan siyonizm düşmanlığı aslında çok görülen bir düşman, çok fazla hissedilen bir sömürgeci güç olan ABD'nin varlığını perdeleyen, onu gizleyen bir söylem olmuyor mu?

Şöyle düşünüyorduk. Amerika'da birçok tüccar ABD politikasını çizmektedir. Mesela Wall Street'deki Shüler, Rockfeller, Mandelson, Ford, Dreyfust gibi Yahudi şirketleri Amerika'daki seçimleri etkiledikleri gibi, dünyada da birçok ihtilalin veya siyasi olayın arkasındaydılar.

Şimdi Türkiye'de insanlarımıza İslam kültürünü, İslam akaidi, tevhidi görüşü iyi yerleştirmemiz lazım. Çünkü Türkiye'de İslam adına Atatürk veya laiklik düşmanlığı yetiyor. Bir de Yahudi düşmanı olundu mu, tam müslüman olunduğu zehabına kapılanların sayısı az değil. Bunlar yanlış şeylerdir.

Maalesef tevhidin fikri ve siyasi çerçevesi yok. Bunların anlatılması lazım. Müslümanlara İslam'ın tevhid anlayışının la ilahe illallah'ın anlamının anlatılması lazım. Ve müslümanların İslam kültürü ile donanmaları lazım.

Müslümanları insanlara tapınmaktan, insanlara tabi olmaktan kurtarmalıyız. İnsanımızı vakıf başkanlarından, parti başkanlarından, şeyhlerden, ahilerden kurtarmalıyız ve İslam'ı yaşar ve düşünür hale getirmeliyiz. Ondan sonra yan yana gelinmeli. İstişareden önce istişare etme gücü olmalı müslümanların.

Haksöz Dergisi - Sayı: 39 - Haziran 94
Röportajlar





Mücadele Birliği (MB) kurulmadan önce veya kurulduğu sıralarda, Konya'da kitlelere yönelik ne gibi faaliyetler gösteriyordunuz?

Biz 196O'lı yılların ortalarından itibaren Konya'nın 85 mahallesinde tebliğ amaçlı, programlı, kültürel çalışmalar yapıyorduk. Hatta Cumartesi ve Pazar günleri birkaç doktor, vaiz, güzel sesli hocalarla köylere gidiyorduk. Doktorlar ilgilendiğimiz köylüleri muayene ve tedavi ediyorlar; hatipler ve hafızlar camide konuşmalar yapıyor ve Kur'an tilavet ediyorlar; köy odalarında İslam'ın esasları öğretilmeye çalışılıyor, Dünya ve Türkiye'deki insanlığın çıkmazları, kurtuluş yolları bilgimiz oranında anlatılıyordu. İçtimai ve iktisadi bünyedeki dengesizliğin sebepleri izah edilmeye çalışılıyor, İslami çıkış yolları gösteriliyordu.

Bu çalışmalarda arkadaşlarımız adeta fedakarlığın, öz verinin en son noktasını kullanıyorlardı. Görülmemiş bir gayret; sevgi dolu, istek dolu... Bir insanın götüremeyeceği, kaldıramayacağı kadar yüklerin altına girişini düşünün. İnsanüstü; ancak bütün varlığıyla inanmışların, adanmışların yapabileceği bir çalışma. Senelerce süren böyle bir çalışmayı düşünün; bu politik şuurda kültür patlaması demektir.

Bu büyük özverili çalışmayı etrafımızdaki hüsnüniyetli insanlar Hz. Muhammed'in Ashabı'nın çalışmalarına benzetiyorlardı. Hatta bunların içinde Hz. Muhammed'in soyundan gelenler varmış diye efsaneleştirme yönüne gidenler dahi oluyordu.

Çalışmalarımız tutmuştu. Konya'da insanların gönlünde taht kurmuştuk. Herkesle abi kardeş olmuştuk. Bu sevgi gücü bize yorulmak nedir, dinlenmek nedir unutturmuştu. İşte MB böyle bir potansiyelle kucaklaşmıştı.

Ben hapishaneden çıkmıştım. Memuriyete geri alınmadım. Hanımım çocuklarıma bulgur kaynatıp yediriyordu. Yağ filan alamıyordum. Etrafımıza göre bir başka yaşıyorduk. Bir başka haldi bu...

Bu hali dost düşman kıskandı. "Ah şu çalışma, ah şu Kara Oğlan" diyormuş Doğan Öz. Doğan Öz bürokrat ve öğrencilerin arasında sosyalist örgütlenme görevi yapan bir savcıydı. Sonra devleti elinde bulunduranlardan zehir hafiye Faruk Sükan'ın, olmadı İhsan Sabri Çağlayangil'in diline düşmüştük. Çalışmamız bu türlü beyinlerin cidarlarını çatlatıyordu. Ve bizlere yönelik temel soru şuydu; Bunlara karşı nasıl bir tuzak kurulmalı?

Ama bizim için Konya'da başlattığımız ve MB ile de Türkiye'ye yaygınlaşan bu çalışma Allah'a adanmış olduğumuz inancıyla yürüttüğümüz bir çalışmaydı ve bu yüzden de güzeldi, gerisi hiç önemli değildi. Halk kültürlenmiş, sanki doping almıştı. Mesela yarım saat konuşma fırsatını bulduğunda devrin etkin devlet adamları Ecevit'i ve ya Mustafa Üstündağ'ı bildiği doğruları anlatarak bunaltıp bocalatan terzi Abdullah Oflaz gibi halktan, esnaftan, işçi ve köylülerden nice insanlar yetişmişti.

İşte bu dönemler, bazılarında, sözünü ettiğimiz kültürlenmiş müslümanlara sahip çıkma ve yönlendirme telaşı başladı. Serdengeçti (Osman Yüksel) geldi olmadı. Cevat Rifat Atilhan geldi olmadı. Necip Fazıl geldi olmadı. Tahsin Demiray geldi olmadı. Hasan Aksay geldi olmadı. Çünkü bunlar ele avuca sığacak insanlar değildi. Devlet bunların yanında değildi. Konya'ya birileri gelmeliydi ve bu hazır hale gelmiş potansiyele sahip çıkıp, oy potansiyeli haline dönüştürmeliydi, Ve oldu da. Devlet'in, Türkiye'nin güvendiği emin eller Necmeddin Erbakan hocayı Konya'ya getirdiler. Türkiye'nin güvendiği insanlar Albay Seyfeddin Doğan, Bizim Anadolu Gazetesinin sahibi Mehmet Emin Alpkan, Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Mustafa Çalışkan, Prof. Dr. Saadettin Çalışkan rol üstlendi. Bu üstadlarımızın tasvip ve tezkiyesinden geçen insanlar Türkiye'de söz sahibi oldular.

Böylece MB'nin faaliyetlerini değerlendiren, özellikle Konya'daki potansiyeli kuşatan neticelere varılmış oldu.

Yani MB'nin oluşturduğu potansiyel dıştan kuşatıldı mı demek istiyorsunuz?

Evet. MB'nin böyle bir kuşatma ile karşı karşıya kaldığını görmek mümkün. Görmek isteyenler görebilir. Çünkü bu işler hissettirmeden yapılıyordu. Ancak anlayanlar anlar...

Sanırım bir de MB'nin içten kuşatılması hadisesi var. Bu hale MB'nin jargonuyla "gaflet ya da ihanet" suçlamasıyla da yaklaşılabilinir. Bu konuyu irdeleyecek olursak; şöyle diyebilir miyiz? MB kurulurken istişari temelli bir beraberlik tanımlanmıştı. Ama bu beraberliği kuran insanların fikri ve tecrübi donanım yetersizliği dolayısıyla zaman içinde bazı sapmalar ve farklılaşmalar oluşmuştu. Lakin çok büyük fedakarlıklarla ortaya konanları feda etmeme duygusuyla bu farklılaşmalar görülmemeye çalışıldı.

Evet.

Bağlı olarak şöyle de diyebilir miyiz? Şura temelli bir hareketi götürecek insanlar, yeterli fikri netliğe, fikri donanıma ve tecrübeye sahip olmadan bir yapı, cemaat veya teşkilat oluşturmaya kalkışmaları dün de, bugün de, yarın da yanlış ve riskli bir davranıştır.

MB halis niyetlerle kuruldu. Ama fikri ve imani bir olgunluğa ermeden kuruldu. Netleşmiş bir şekilde İslam düşüncesi ve İslami hareket anlayışı oluşmadan davranıldığından zaman içinde bazı arkadaşlarımızda fikri sapmalar oldu. Bu sapmalar karşısında acaba ilk kararlarımıza ve halis tavırlarımıza döner miyiz, diye beklemede olmuşuz. Ama maalesef ki 1969'da oluşmaya başlayan bu tür rahatsızlıklar karşısındaki bekleyiş en azından kendi şahsım adına 1978'e kadar devam etti. Yine kendi adıma söyleyeyim. Bu 9 senelik sabırla yanlışları ıslah edebilme niyetiyle sürdürülen bir bekleyiştir. MB örneğinde yaşanan fedakarlıklar üzerine kurulmuş bir teşkilat zor bulunur. İslami, imani ve İslam kültürü konusundaki yetişmişlik oranı yeterli değildi, ama fedakarlık ve hizmet konusunda bu kadar açık özveri ve fedakarlık yapan bir grup o güne kadar oluşmamıştı. MB ve YMM dergisi bütün eksikliğimize rağmen Türkiye'de ses getiriyordu. Arkadaşlarımız ilk niyetlerimize tekrar dönebilir miyiz diye ümitle bekledik. Ama olmadı, Arkadaşların fikri ve şahsi kaprisleri kimin tarafından zorlandığı sorulabilir. Bu zorlama dışarıdan da gelmiş olabilir, içerden de bazı arkadaşların ihtiraslarına destek olan yanlışlar yapılmış olabilir. Allah'a gereğince teslim olmayanlar, nefislerini ilahlaştıranlardır. Ve önde olan bazı arkadaşlarımız nefsi ve ilkesiz davranışlar içinde oldular ve hareketi eritip daha sonra da parçalattılar.

MB'ni İslami duyarlılık ve samimiyetle oluşturan insanların çoğunluğu YMM dergisinin yayın politikasının belirlenmesinde etkin olmadıkları İntibaını ediniyoruz. YMM yazı kadrosu daha ziyade Aykut Edibali'nin öğretileri doğrultusunda yetişmiş ve bu öğreti formlarıyla yazı yazmış kişiler olarak değerlendirilebilinir mi?

Aslı zatında Aykut Edibali YMM'nin başyazılarını yazıyordu. Onun dışında kapak konularını istişare ediyorduk. İç konuları da yaptığımız istişareler sonucu derginin yazı kadrosu araştırıyor ve kaleme alıyordu. Zaten Edibali'nin derginin iç muhtevasına doğrudan karışacak kadar da zamanı kalmıyordu. Ahmet Taşgetiren, Hüseyin Gülerce gibi arkadaşlar iç sayfalardaki yorumları yapıyorlardı.

Bütün eksiklik ve hatalarına rağmen, onun zamanında YMM gibi canlı bir dergi yoktu. Sonraları gündem dolduran dergiler oldu. O zamanlar bugünkü kadar da dergi yoktu. Diyanet görevlilerinin çıkardığı Hakses vardı; sudan bir dergiydi. Oku dergisi vardı. Hilal dergisi vardı. Hilal dergisinde 196O'lı yıllarda çok güzel yazılar yer alıyordu. Sonradan kimler onu engellediyse eski canlılığını yitirdi. Kemalettin Şenocak'ın İslam dergisi vardı. Ancak çok az sayısında öyle iğneleyici konularla ilgili yazı çıkmıştı. Aralıklarla çıkan Büyük Doğu vardı. Bütün bu dergiler şahısların gayretleriyle çıkan neşriyatlardı. YMM dergisi ise cemaat dergisi bir kadro dergisi idi. YMM hareketi elemanlarının Türkiye çapında takip edip ulaştırdıkları önemli haberler dergide yer alıyordu. Hareket bu dergiyle nitelikli elemanlar istihdam etmişti. Diğer dergileri çıkartanlar dergi için boş vakitlerini ayırırken YMM yazar, çizer ve muhabir kadrosunun işi gücü bu dergiyi çıkarmaktı. Buna rağmen hareketin bağlıları da dergi çıkartma işlerinde gönüllü olarak bir proje dahilinde görev alıyorlar, matbaa, taşıma, paketleme, postalama, dağıtım işlerini fiili olarak yürütüyorlardı. Bütün bunlar bir ibadet anlayışı içinde yapılıyordu. Dergi dışarıda satılıyordu. Mesela kapalı çarşıda, vapur iskelelerinde, meydanlarda, dergi sergilenirken tanıtım amacıyla halka bir nevi nutuk çekiliyordu. Dergi satan arkadaşlar elde ettikleri kültürel birikimleriyle dakikalarca konuşuyorlar, sanki dergi satışı yerine meydan mitingi yapıyorlardı. Bundan sonraki dergilere de bu konuda örneklik yapılmış olundu. Aslında amaç cadde ve meydanlarda dergi satmak değil, bir kültürü aktarmak faaliyetiydi.

Dediğim gibi derginin bazı yanlışları ve eksiklikleri vardı. Bu açıdan YMM sorgulanmalıdır. Ama böylesine fedakarca hizmet eden gençlerin bağlısı olduğu bir dergi ve böyle bir hareket sonradan İslami camia içinde oluşmamıştır. Grup grup oluşmuştur. Daha net ve daha İslami çizgide olan gruplar oluşmuştur, ama bu tarzda canlı ve çarpıcı olamamıştır.

Bu konuya bir de şu açıdan baksak. Sözünü ettiğiniz açıklıkta ve yaygınlıkta oluşan ve kendini kamuoyuna tanıtan hareket; DGM'leri, orduyu, anti-komünizmi, milliliği ve devleti savunduğunda, bir dönem sonra da siyasi arenada kurulan Milli Cephe hükümetlerini savunduğunda, acaba rejimin veya hakim güçlerin müsamahasına hatta onayına mazhar olmuyor muydu?

Öyle de denebilir. Rejim bu dergiye müsaade etmiştir denebilir. İslam dünyasındaki veya bir Mısır'daki gibi İslam'a Türkiye'de hizmet etmek o zaman çok sıkı değildi. Mısır'da olduğu kadar müslümanların başına binmiyorlardı.

Ama Türkiye'de açıkça kendini İslami kimliği ile ortaya koyan eğilim de henüz gelişmemişti. Zaten bunun için 163. madde gibi açık kanuni engeller vardı. O dönemlerde İslam'ı anlatırken değişik ifadeler kullanmak gerekiyordu. İnsanları artık bir cepheye almak gerekiyordu. Örneğin Köy Enstitüleri'nde işlenen havayı, ateist saldırıları giderebilmek için, Hz. Muhammed'e Cüce Muhammed diyen Fakir Baykurt, İslam'a çöl kanunu diyen Metin Toker gibilerinin saldırılarını giderebilmek için ortak cepheye almak istediğimiz insanlar olmuştur. Bu saldırılara karşı olanları ortak cepheye almak müslümanların işine yarardı. Bu sayede İslam'ı daha fazla anlatıp yaygınlaştırabileceğimizi düşünüyorduk. Daha doğrusu kiminle ne şekilde konuşacağımızı bilir hale gelmiştik. Milli Cephe ifadeleri de bu yaklaşımdan doğmuştu. Belki bu yanlış bir taktikti. O zaman bu kadar görebiliyorduk. Eğer İslam'ı anlatmış olsaydık, belki çok daha güzel neticeler alacaktık.

Bu Milli Cephe taktiği, daha sonra YMM dergisinde masonların inisiyatifinde olduğu sıkça hatırlatılan AP liderliğinde oluşan sözde Milli Cephe hükümetini destekleme yanlışını oluşturmadı mı?

Bir taraftan milli cephe derken, bir taraftan da AP'nin gençlik kollarını ele geçirme gibi politik bir çizgi oluşmaya başladı. Orayı ele geçirirsek devlete varmış oluruz, İslam'ı daha güzel olarak anlatırız, devlet kanalıyla anlatırız gibi fikirler gelişmeye başladı.

Yani inkılap ilminde işlenen inkılapçı yöntemi bırakıp Nurcuların, Süleymancıların eleştirilen uzlaşmacı, sığınmacı, faydacı yöntemine evrilme oldu?

Evet Öyle de diyebiliriz. Değişik şeyler oldu. Aykut Edibali bir yerde ben ancak baş olurum, herhangi bir yerin muavini olmam derdi. Ancak yine Edibali öncülüğünde AP gençlik kollarıyla birlikte Bursa'da miting yapıldı.

Müstakil parti olsak çok itibar edilmezdik. Çünkü çok genç bir kadro idik. O zaman en yaşlı eleman bendim. Ancak siyasi yanımız baskındı. Böyle güncel siyaseti takip eden bir harekette arkadaşları istihdam etmek de kolay olmuyordu. Temayüz edenler değişik siyasi mahfillere meyledebilirlerdi. Talep çoktu. O zaman bu potansiyeli topluca bir yerde tutma fikri ağırlık kazanıyordu. Hem TBMM'ye girilirse müslümanların sorunları daha aktif olarak gündeme getirilebilir ve İslam'ı anlatma imkanı elde edilebilirdi.

O dönemde AP gençlik kollarında çalışılması için Aykut Edibali ile Süleyman Demirel'in ilişkilerini Mehmet Emin Alpkan sağlamış ve bir diyalog oluşmuştu. Fakat daha sonra bu tutum ve daha önceki sapmalar yoğun olarak tartışılmaya başlandı, parçalanmalar oldu ve Mücadele Birliği hareketi bitti.

O zaman şu genellemeyi yapabilir miyiz? 1960'lı yıllarda evrensel İslami hareketlerin Türkiye'ye sözlü ve yazılı yollarla aktarılan birikimi ile oluşan İslami uyanış, müslüman genç bir kuşak oluşturuyordu. İslami bir endişe ile kurulan MB veya YMM hareketi var olan İslami birikimi sistematize etme gayreti ve İslami mücadeleyi organize etme iddiası ile 196O'lı yılların oluşan bu müslüman genç kuşağını büyük ölçüde etkilemiş ve bünyesine almıştır. Ancak bu potansiyelin zihnî yapısını bazı politik mülahazalarla kasıtlı olarak veya kendi yanlışlıkları yüzünden bulandıran YMM hareketi; 1960'lı yıllarda oluşan İslami potansiyelin diri gücünü tevil edilerek içselleştirilen sağcı, devletçi, milli politikalarla yozlaştırıp eritmiştir.

Ben bu yaklaşıma pek katılmıyorum. Irkçılık, Türkçülük anlamında bir millilik söz konusu olsaydı, Türkeş'in hareketiyle bir birleşme veya ittifak doğabilirdi.

YMM hareketinde yetişip politik arenaya atılan insanların çoğunun Türkeş'in yanında yer almadıkları doğrudur. Ama genelde şu olmuştur. Türkeş marjinaldir ve risklidir. Ama Özellikle 12 Eylül'den sonra oluşan Türkiye siyasi hayatında bu tip kişiler aktif olarak ANAP'ın, DYP'nin ve son dönemlerde yıldızı parlayan RP'nin içinde yer alabilmişlerdir.

Bu tür arkadaşlarımız siyasi bir kültürlenme içinde olmuşlardı. İslami alt yapıları yetersizdi. Yavuz Arslan Argun, Halil Şıvgın, Cemil Çiçek, Yusuf Arkoç, Ziya Belviranlı gibi arkadaşlarımız ANAP'lı olmuşlardır. Daha sonraları bazıları DYP'li olmuşlardır. Onun arkasından Melih Gökçek, Ömer Vehbi Hatipoğlu gibi bazı arkadaşlar da RP'li olmuşlardır. Fakat tüm bu farklılaşmaya rağmen bu kişilerin bulundukları yerlerde gözle görülür bir kıvraklıkları da vardır.

Zaten bu insanlar YMM hareketinde İslami hassasiyetten ziyade teşkilatçılık hassasiyetini kapmışlardır.

Evet. Evet. Kapamadıkları şey İslam olmuştur. Tabii bu tutum abilerden kaynaklanmıştır. Abiler teşkilatçılığı din haline getirmişlerdir. Ancak abilerin, şeyhlerin, cemaatin veya teşkilatın ilahlaştırılması hadisesi biz doğu toplumlarına has olay mıdır nedir? Ancak bu kutsama olayı şirktir. Her türlü şirk ise ancak Kur'ani bir bilinçle aşılabilir. İhtiyacımız olan da budur.


[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
Haksöz Dergisi - Sayı: 40 - Temmuz 94
Necmettin Erişen
 

Konu Değirmenci tarafından (06-02-2015 Saat 22:05 ) değiştirilmiştir..
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-03-2015   #7
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart

Aydın Duruşu ve Necmettin Erişen

Doç. Dr. Caner Arabacı

30.06.2011




Türkiye’nin, fikir tarihi ile siyasi tarihinin, daha doğrusu yükselişleri ile düşüşlerinin, aydınlarının duruşu ile doğrudan bir ilişkisi var. Başını vermeyen şehitlerin, kafasını yüreğini, kalemini birilerine teslim etmeyen okumuşlarının olduğu dönemlerde, yükseliş var. Çünkü aydınları, bir asil duruş ortaya koymuşlar. O duruş, toplumu da yöneticileri de olması gereken yere çekmiş, yöneltmiş.. Tersinden düşünüldüğünde, yani okumuşları; asil duruş ortaya koyan aydın değil de kafasını, yüreğini, kalemini kiraya veren, devlet, medeniyet değerleri düşmanı ve milletinin hasımları ile bütünleşebilen bir derekeye düştüğü zamanlarda da hep bölünmüş, parçalanmış ve küçülmüş.. Tanzimat, Islahat, Meşrutiyetlerin; o ilerleme, Garplılaşma, Asrîleşme, yeniden güçlenme teranelerine rağmen sonuçta hep dağılma, yenilgilerin sökün ettiği devirler olması ile aydın duruşunun bir bağı bulunuyor. Bu irtibat, asla abartılı sanılmamalı. Zira yönetici zümreler karşılıklı olarak, hep devirlerinin okumuş elitlerinin ister istemez etkileri altındadır.

Buharalı Ebu Cafer Muhammed ile Sultan Alparslan ilişkisi, müspet etkileşimin ender örneklerindendir. Daha sonra devlet büyümüş, ihtişam artmış, kurumlar yerli yerine oturmuştur. Onun için Hâkim Sandalî’nin duruşu ile Melikşah’ın azameti arasındaki bağ, devrinin bir model tavrını sergiler. Cihan hâkimi olan devlet başkanı, âlimi (Sandalî) ayağına çağırdığı zaman, vezirlerin, devlet başkanlarının eteğine yüz sürmek için fırsat gözettiği bir zamanda, ferman dinlemeyen birini görerek irkiliverir. Elinde ülkeleri, orduları olmayan piri fani, bu cesareti nerden almaktadır? Neden sorusunun cevabı, onun irkilti içindeki zihnini, hizaya çekecek cinstendir: “Sizin hükümdarların en iyisi olmanız, benim de âlimlerin en kötüsü olmamam için”. Zira çağrıldığı ayağa yüz sürerek ilmini aşağıya düşürmeyecek, bilgi isteyeni de bilgiye karşı yürüterek şereflendirmiş olacaktır. Peygamber buyruğu, “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir” ölçüsünü vermiştir.

Aslında Nizamülmülk’ün uyarısı da Sandalî’den geri değildir. Elinden kalem ve divitinin çekilip alınacağı tehdidini devlet başkanı söyleyince, cevap müthiş olur: “Kalem ve divit, sizin taç ve tahtınızla birliktedir. Onlar gidince, diğerleri de gider”. Belki aydın rolünü, siyaset/devlet katında izah eden en çarpıcı ifadelerden biridir bu. Kalem, yani fikir, düşünce; devletin varlığı ile birliktedir. Fikrin cılızlaşması, düşüncenin yok sayılması, devletin çöküşünü getirecektir. Bu irtibat tarzı açısından Büyük Selçuklu liderleri ile Türkiye Selçuklu ulularının pek farkı yoktur. Alâeddin Keykubad; Şahabeddin Sühreverdi, Necmeddin Razi, Sultanü’l-ulema Bahaeddin Veled, Mevlânâ gibilerinden faydalanmada üşengeç davranmamıştır. Onun âlime saygısı, Bahaeddin Veled’i karşılaması sırasında efsanevi bir dersin konusu olur. “Uluğ Keykubad”, yanlışlarının bedelini ödemek üzere, el yerine baston öpen sultan konumunda resmedilmiştir.

Osmanlı’da bu tür örneklere özellikle yükseliş devrinde çok rastlanır. Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murat irtibatındaki destansı anlatım günümüzde ayrıca yorumlanmaya değerdir. Devrinin aydını olarak Hacı Bayram, kendisine ihsan edilen vergi muafiyeti sözünün istismarına meydan vermez. Onun koyun hikâyesi, yani talebe ve bağlılarını, vergi alınmayacaklar listesini bildirme şekli, zihinlerde bir destan tadı bırakacak tarzdadır. Önce bağlılarını, can fedaya davet ettirir. Tepedeki çadırdan sızan kanlar üzerine, dağılan halktan sonuca gider: Bağlısı sadece bir kadın ve erkektir. Bunların dışında herkesten vergi alınmalıdır. Aslında insan değil, çadıra gizlediği koyunları kestirmiştir.. Padişahın, mistik lezzet talebini de: “Senin bir günlük adaletle ülkeyi idare etmen altmış yıllık ibadete bedeldir” diyerek geri çevirivermiştir. Aydın sorumluluğu, devrinin en prestijli makamına oturmayı, menfaatleri elinin tersi ile itmesine sebep olmuştur.

Fatih, kendisine tabi olmak istediği Akşemseddin’den yüz bulmaz. Akşemseddin’in; “Sen bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni dervişliğe kabul edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bunun da vebali çok büyük olur. Adalet eylemek Padişah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için devletin varlığı gereklidir’’ demesi, nasıl değerlendirilmelidir? Cihangir devlet başkanını, Rasputin misali avuçlarının içine almak varken, siyasette ve sorumlu makamda tutma çabasını, medeniyet değerlerini samimiyetle benimsemiş bir aydın asil duruşu dışında değerlendirmek mümkün müdür? Akşemseddin, Fatih’in huzurunda toparlanmadan uzanan tek adamdır. O sakalsız bilge, saygısızlık için göstermez bu davranışı. İki imparatorluğu, onlarca devleti, yüzlerce şehri egemenliği altına alan muzaffer devlet başkanına; köse yüzündeki azametle, bir had bildirmek ister. Ömer’in ak sakalı, Alparslan’ın “Gururlanma padişahım…” nidasına benzer bir kendine getirme, insanlığı, kulluğu hatırlatma çabasıdır o.. Şeyh Vefa’nın gözyaşları içinde, kederini yüreğine gömerek gösterdiği tavır da o asil duruşun yüksek örneklerindendir. Anlatılır ki, kendisiyle hemhal olmak isteyen Fatih’i, defalarca görüşmeye kabul etmeyerek kapıdan çevirmiştir. Aydın sorumluluğu Vefa’ya; cihangir bir mürit kazanma gururu yerine, devletini adalet içinde yöneten bir devlet adamı inşasını tercih ettirmiştir.O, isteseydi devlet kasasına hortum bağlamayı, kendisi ve talebelerini devletten beslemeyi beceremez miydi? Elbette o zaman Vefa olmazdı. Hacı Bayram, Akşemseddin olmazlardı. Tabi buna karşılık Fatih ve oğlu Bayezit’in, Şeyh Vefa adına İstanbul'a bir cami, bir eğitim kurumu (medrese), halvethane, türbe yaptırmaları, mürüvvetin, hayırda yarışmanın devlet katındaki asil duruşuna örnekleri sayılmalıdır.

Devlet başkanı olarak bilge eline su döken Birinci Ahmet’in, Aziz Mahmut Hüdaî ile irtibatı da o tür ilişkinin bir başka şeklidir. Tevazu ve asalet yönüyle, iki tarafın da yüceldiği bir davranış tipi. Akçenin kulu, iane ve caiziyyelerin bendesi olunmaya başlandığı zaman, o aydın asil duruşunun yerini, ölçüsüz övgüler veya yergiler alacaktır.. “Muhteşem Süleyman”ın, “karındaşım” dediği Ebu Suud ile yakınlığı, babası Yavuz Selim’in Zenbilli Ali Cemali-Pirî Mehmet Paşa ile temasları, benzeri duruşların sergilendiği, erdem tüten ilişkilerdir. Asil duruş, makama, servete, şöhrete prestij etmez. Asil duruş; kalıcı değere, hakka, evrensel gerçeklere dikkat çeker. Yavuz’un, sen devlet işlerine mi müdahale ediyorsun, sorusuna cevap, inanmış bir yüreğin kavrayacağı azamettedir: “Sizi cehennemden korumak için”.. Emri dinlemediği ileri sürülen onlarca tüccarın hapsedilip, öldürülmesi, ticaretin darbe alması, yüzlerce çocuğun babasız büyümesinin sorumluluğu; herhalde insanı cennete götürmeyecektir. Devrimizin diktatörlerine; en yakınlarından bu kadar sert ve aklı başa getirici dozda söz, ne kadar söylenebilmektedir?

Tanzimat sonrasında, aydın asil duruşunun yerini; devleti ile mücadele eden, kendi ülkesinde yönetim değişikliğini gerçekleştirmek için yabancı devletlerle işbirliği yapabilen okumuş kesim tavrı alır. Mevki, makam peşinde, çıkar elde etmek için kalemini hizmete veren aşağılık tiplerin ülke kaderinde etkili olduğu devirler gelmiştir. İlerleme teranesine rağmen, gerileme ve yozlaşma getirilmiştir. Ardından da parçalanma, küçülme furyası, fikrî düşüşle, fiilî düşüşü buluşturuvermiştir. Acıdır ama Genç Osmanlılarla onların devamı durumundaki Jön Türklerin duruşunu, netice itibariyle değerlendirmekte yarar bulunmaktadır. Vatanının düşmanlarından, “hizmet” karşılığı para alan Abdullah Cevdet’lerin Batıcılık ideoloji kurgularının sömürge insanı üreteceğini anlamak için kâhin olmaya gerek yoktur. İbrahim Şinasi, Ali Suavi’li neslin devamı olan Temo’lu, Sükutî’li kesimin, devletleri aleyhine karanlık ilişkiler içinde olabilmeleri, çöküşle birlikte hayretle karşılanmamalıdır. Bir yandan devletten beslenirken, diğer yandan devlete karşı savaş, darbe, gizli çeteler kurma dâhil her türlü fesat hareketinin içinde olma, anlaşılır gibi değildir. Haksızlıkları kıyasıya eleştiren Jönler, devleti ele geçirdikten sonra, soygun, adam öldürme ve haksızlığın tenkit edilemez mercileri durumuna gelmişlerdir. Onlar, koca devleti on yıla varmadan elden çıkarma başarısını gösterebilmişlerdir. Cumhuriyet devrinde, asil duruş ortaya koyan okumuş azlığı ile düşünce seviyesi arasında bir paralellik kurmak, haksızlık olmayacaktır. Güneş Dil Teorisi’ni savunma talebi karşısında, ilmî kariyerini; on dört dişini bir anda çektirip konuşamaz raporu alarak koruyan Mükrimin Halil Yinanç gibi kaç aydın bulunabilir? Nazım’ın, gece yarısından sonra polis marifetiyle davet edildiği sofraya; “Ben Deniz Kızı Eftelya değilim” diyerek gitmediği yerde, hangi sanat gelişecektir? Sekseni aşkın tarih kitabının yazarı olan bir fani, “Çık şu sandalyenin üstüne, tarih bilmiyorum, de” emrine karşı, itaat dışında bir şey yapabilmiş midir? “Tanrı” kelimesini cümle içinde kullanması istenilince; “Sen Tanrısın” deyiveren dilciyle hangi yükseliş sağlanacaktır?

Yeni okumuşlar, kendi kültürleri ve medeniyet değerleri dışında sürekli yaban ellerden değer devşirmeciliğine soyunmuşlardır. Türkiye’de Maoist, Troçkist, Marksist, Leninist, Hocu, Titocu okumuş/kalem erbabı ve tersinden benzerleri, ülke geleceğinin hayrına olamamışlardır. Yükseltilen değerler, çatışma, buhran üreten bir ortam meydana getirmeye yaramıştır. İnsanı yücelten, mutlu etmeyi yüreğine koyan, bu doğrultuda hiçbir şey yapamıyorsa onun ıstırabını hisseden yürekler bir türlü meydana çıkartılamamıştır. Çölleşen düşünce ortamının, kuru kavganın kısırlaştırdığı gönüllerin kuruluğunda, bir rahmet ormanının yeşermesi ne kadar mümkün olabilirdi?

İşte Necmettin Erişen, bu yönden bir farklı aydın tipi sergilemişti. O, güneşin esmerleştirdiği tunç yüzünün ifadelerinde; insanına sevgi ve merhameti taşıyan, yüreğinde ıstırabını hisseden biriydi. Yerli idi. Anadolu’yu, Anadolu insanını bir mü’min yürekle seviyordu. Akşemseddin’lerin, Vefa’ların, Hacı Bayram’ların zamanımızda yaşayan bir Türkmen bilgesiydi. 1960 başlarında Pozantı’dan Konya’ya gelip Üç Hüyük Köyü’nde öğretmenlik yaptığı günlerde ne idi ise, 73 yaşlarında “Toroslar’a çekilmiş bir münzevi kartal” addedildiği günlerde de aynı idi. İlkokul öğretmenliği yaptığı günlerde, bulunduğu köye ilk ağaç diken, diktiren o olmuştu. Minik beyinlerde, millî duyguyu mücessem hale getiren öğretmendi o. Altmışlı yaşlara gelmiş öğrencilerinden Ahmetler, Nuh Dede’lerin zihinlerine, yarım asrın bile silemeyeceği değerler, heyecanlar ekmişti. Vatan kadar, dünya kadar, davası vardı. Nerede mazlum Türk/insan varsa orada kaygısı vardı. Güce, makama eyvallah etmemişti.. Marksist tanıdıklarına, “Das Kapital yanında bir de Kur’an okuyun” diye kitap hediye eden bir sorumluluk sahibiydi.. Zaman zaman görevden alınmış, hapis yatmış, işsiz, aşsız kalmıştı. Ama eğilmemişti. Dimdik bir adamdı. Son görüşmemizde yakınlarına; “beni mezara bile dikine gömün” dediğini söylemişti. Bu dimdik adam, Hakk’ın önünde secdeye kapanıyordu. Bu dimdik adam, işsiz aşsız kaldığı günlerde, omzunu kesen hamal ipiyle yük taşıyor, kalabalık çoluk-çocuğunun rızkını kazanmayı biliyordu. Hiç kazanamadığı günlerde, pazar yerlerinden sebze toplamış ama Allah’tan gayrisine el açmamıştı.

Değerlerine toz kondurmayan bir gür sesti. Millî birliğin, kültürümüzün, tarihimizin sevdalısı idi. Meydanlarda insanları uyaran silkeleyici, arkadaşlığında koruyucu melek, vefalı dosttu.. Üsküdar’da öğretmenlik yaptığı sıralar, öğrencilerinin yazılarını, şiirlerini kitap haline dönüştürerek yayınlamıştı. Kitabın adında, temel özlemi vardı: Yalansız Bir Dünya.. Sadece kendi yazılarının, şiirlerinin sahibi değildi. O, daha çok yürek adamı olarak, volkanları harekete geçirmenin, kalemleri işletmenin, uyuyan devi uyandırmanın peşindeydi. Değeri, kadri bilinememiş farklı bir mürebbi.. Aydın misyonu, bizde genelde kalem erbabı arasında aranır. Onunsa, kalemi yanında, toplum adamı, meydan adamı olması, önemli bir farklılığıdır. İki yönde de doğruluk ve dürüstlüğü meczetmesi ise, ayrıca bir üstünlüktür. Loca ve mahfillerine gömülmüş bir sırlı kişilik değildi. Herkesin önünde, açık, ortada bir adam gibi adamlıktı. Kalemiyle-kâğıdıyla değil, beden diliyle de haykıran adam..

Onun, şiirleri de kendi gibi doğrudan mesaj içerir. Eğip-bükmeden haykırılan mesajlar bunlar. Onlarda, sanat türlerini aramaya gerek yok. “Toroslar’ın dağdan dağa vuran çağlayanının”, açık vurgularıdır. Buraya bir hatıra olsun diye, yayınlanmamış bir şiirinden, bazı satırları almak istiyorum. Hatırasına umulur ki, bütün yayınlanmamış şiirleri toplanıp, kitaplaştırılır. Daktilo ile yazılmış şiirinin başlığı, kendi el yazısıyla “Ey!. İlahi Nur” adını taşıyor. “İlahi Nur”a yakarışını, önce tespitlerle ortaya kor: “Sen gittin gideli şaşkına döndük./ Sen yoksun ya, Kur’an bizi bıraktı nezdi İlahi’ye döndü./ Sen yoksun ya, Ehli Salip kıblegâh oldu./ Sen gittin gideli gözlerimiz gerçekleri görmez oldu.” “Sen yoksun ya, her şey bir hoş her şey nahoş her şey bomboş./ Sen gittin öküzler buzağılar tengir Tengri oldu./ Sen yoksun ya, kürrei arz çirkistan şirkistan oldu/ Sen gel ki, kanlı göz yaşları dinsin burukluk bitsin/ Sen gel ki, vuslat olsun özlemler giderilsin umutlar dirilsin/ Sen gel ki Hak gelsin batıl kovulsun, kahrolsun/ Sen gel ki, aklımıza kalbimize Kur’an dolsun/ Vel ba’sü ba’del mevt olsun.”
Diriliş duası içinde, Adana’nın Kabasakal Kasabası Mezarlığı’nda vatan toprağına emanet edilen meydan adamını, rahmetle anıyoruz.
 
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-03-2015   #8
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart

Yeniden Milli Mücadele

Hamza Türkmen


Giriş

"Yeniden Milli Mücadele Mecmuası" 1967rde kurulan "Mücadele Birliği" adlı legal görünümlü bir teşkilatın görevlendirilen mensupları tarafından 3 Şubat 1970 yılında haftalık olarak çıkartılmaya başlandı. Dergi, Milli Mücadele'nin sadece askeri başarı ile sınırlı kaldığı ve milletin fikri, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda yeniden bağımsızlığının ve kurtuluşunun sağlanması vurgusuyla Mücadele Birliği kurucuları tarafından oluşturulan "Yeniden Milli Mücadele Hareketi"nin sözcülüğünü üstlenen bir kadro dergisi olarak çıktı. 1945'li yıllardan o güne peyderpey yayınlanmakta olan "Büyük Doğu" dergisinin hareket ve kadro açısından tartışmalı konumunu bir tarafa bırakacak olursak, Yeniden Milli Mücadele (YMM) dergisi Türkiye İslami kesiminde siyasi bir kadro hareketi adına çıkartılan ilk düzenli dergi idi.

Dergi özellikle 1970 Şubat'ından itibaren yayınlandığı ilk yıllarda, Yeniden Milli Mücadele (YMM) Hareketi kadrolarının haftalık eğitimine katkıda bulunma amacı yanında, halkı "gayr-i milli" ve gayr-i İslami politikalar karşısında uyandırmayı, "Millet düşmanları"nın hile ve planlarını deşifre edip ifşa etmeyi kendisine temel hizmet konuları olarak belirlemişti.

1960'lı 70'li yıllar Türkiye'sinde İslami camia içinde en örgütlü ve disiplinli siyasi bir kadro hareketi oluşturan Mücadele Birliği'nin aynı yıllarda temayüz eden Türkiye'deki İslami bilinçleniş süreci karşısındaki rolü ve misyonu, maalesef ki hala ciddi ve bilinen bir araştırmaya konu olmamıştır. Bu yazımızda Mücadele Birliği mensuplarınca çıkartılan YMM dergisini incelemeye çalışırken, söz konusu teşkilatın ve oluşturduğu YMM Hareketi'nin Tevhidi uyanış çabaları karşısındaki misyonunu ve rolünü dergi yazılarını baz alarak ve bu yazılardaki tesbitleri oluşturan yaşanmış tavırları hatırlatarak değerlendirmeye çalışacağız. Özet ve sınırlı bir değerlendirme şeklinde de olsa YMM Hareketi'nin ve dergisinin Tevhidi uyanış çabalarıkarşısındaki durum tahlilinin, günümüz Türkiye İslami mücadele kadrolarının karşılaştıkları engellerin mantığını tanıma açısından katkı sağlayacağı inancındayız.

Önce Mücadele Birliği'nin kurulduğu ve YMM dergisinin yayınlanmaya başlandığı yıllardaki Türkiye müslümanlarını ve 1960'lı yılların Türkiye'sindeki gelişmeleri kısaca değerlendirmenin konumuzu aydınlatması açısından önemli bir hatırlatma sağlayacağı düşüncesindeyiz.

1960'lı yıllarda toplumun konumu ve İslami uyanış

Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında sindirilmiş olan küskün halk kesimi, 1960'lı yıllara gelindiğinde sistemin işleyişine oldukça eklemlenmişti. Gerek "resmi İslam anlayışı" ve gerekse "halkın İslam anlayışı" bir muhalefet hareketi oluşturmakkonusunda egemenleri rahatsız etmiyordu. Varlıklarını TC Devleti'nin tahsis ettiği imkanlara borçlu olan resmi din adamları ile; özellikle çok partili sisteme geçildiğinden bu yana bağlılarının oylarıyla rejimin partilerini destekleyerek Osmanlı uzantısı tarikat ve medrese temsilcisi meşayih ve mollalar, halkın İslami talep ve duyarlılığını kontrol altında tutuyorlardı. Rejim, dini geleneklerin varlığından hoşlanmasa da, resmi ulema, meşayih ve mollalar üzerindeki yönlendirici siyaseti sonucu, dindar halkın devlete ve ulusal menfaatlere beslediği bağlılık ve itaat duygusundan memnundu.

Ancak 1960'lı yıllardaki gündem tutan muhalif sol söylem, geleneksel müslüman kesimin zihnini karıştırmaya başladığında, -hayli mesafe kateden- Türkiye dışındaki İslami hareketlerin yararlandığı veya telif ettiği önemli kitapları Türkçeye çevirme eğilimi güç kazandı. Gerçekleştirilen çeviri çabalarıyla birlikte, özellikle Mısır, Suriye, Ürdün ve Pakistan İslami hareketlerinin birikimleri sınırlı da olsa aynı yıllarda Türkiye'ye şifahi olarak ulaşmaya başladı. Bu gelişmeler adeta Türkiye müslümanlarının tarihinde karşılaşılan en önemli zihinsel gelişme imkanının habercisi oldu. Sanki Mehmet Akif in Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad'ta İslam dünyasından gerçekleştirdiği 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başındaki ıslahat akınımın ürünlerini dilimize aktarma mirası yeniden keşfedilmişti. Sözü edilen kitaplarda ön plana çıkan konuların başlıcaları şunlardı: Taklitçilikten kurtulmak, Kur'an ve Sünnet ile doğrudan irtibat veya ilk kaynaklara dönüş, bid'at ve hurafelerden arınma, itikadi netlik, küfre karşı cihad, hicret, şehadet, İslam nizamı, İslam devleti, İslami mücadelede metod tartışmaları vd... Bu vurgular o dönemlerde bu tür çeviri eserleri okuyan ve tartışan müslüman kesimin genç dimağlarında çok önemli sarsıntılar meydana getiriyor vegeleneksel anlayışlarını sorgulamaya başlayan bu insanlar Tevhidi İslam anlayışının arayışı ve hareketliliği içine meylediyordu.

Egemenleri, resmi ulemayı, mezhepçileri ve meşayih'ı kızdırsa da 196O'lı yıllarda elde edilen kazanımlarla resmi ideolojiyi ve halkın din anlayışını sorgulama gayreti ve Tevhidi İslam'ı keşfetme azmi; okuyan ve İslami faaliyet gerçekleştirme çabasında olan gençleri gittikçe celbetmekteydi. Bu gelişme Türkiye'deki İslami bilinçleniş sürecinin ilk kalıcı adımlarını oluşturuyordu. MTTB gibi legal gençlik teşkilatlarında, İlahiyat Fakültesi ve Yüksek İslam Enstitülerinde, geleneksel cemaat bünyelerinde; bazı yazar, şair, tarihçi ve vakıfçı "abiler"in çevrelerinde ve benzer mahfillerde kümelenen müslüman gençler İslami bilinçleniş sürecinin ilk muhatapları oluyor; bu süreç bir plan ve programa sahip olmasa da kendiliğinden bir gelişmeyle talepkarlarını buluyordu. Asırlardır mezhepçiliği, tarikatçılığı, büyükleri kutsamayı ve şerhçiliği dinin aslından sayan, "ahir zaman" beklentisi içindeki Anadolu insanının okuyan ve düşünen unsurları İslam'la yeniden tanışma imkanına kavuşuyordu.. 1945'li 46'lı yıllardan beri genellikle dini yayınlar aracılığı ile elde edilen yarım yamalak İs*lami doğrular, zihinlerde daha bir aydınlanıp tamamlanıyordu.

İslam neydi? İslam'ın kaynağı neydi? İslam'ın istediği neydi? İslam'ın reddettiği neydi? Bu sorulara "havas"ın verdiği cevaplar, genellikle sansürlü veya kavram karmaşasına bulanmış yanlış ve eklektik anlayışlardan besleniyordu. Ama 1960'lı yıllardaki yazılı ve sözlü bilinç aktarımıyla mevcut zihinsel bulanıklık ve tahrifatlardan daha çok arınılma imkanı doğuyordu. Ve gerek İslami kesimibilinçlendirecek bir tebliğin muhtevası ve nasıl olması gerekliliği, gerekse karşı konulması gereken küfür ile TC sistemi arasındaki ilişki daha iyi görülmeye başlanmıştı.

1960'lı yıllarda evrensel İslami hareketlerin ulaştıkları bilinç düzeyi yazılı olarak çeviri yoluyla ve şifahi yollarla Türkiye müslümanlarının gündemine aktarılmaya başlandığında, gerek halkın geleneksel din anlayışını ıslah edebilecek ve gereksehalkı egemen sisteme karşı bilinçlendirebilecek önemli bir katalizatör gücün oluşma şansı doğmuştu. 1960'lı yılların bulanık din anlayışını aşma konusundahayati katkısı bulunan bu çeviri-yazılı ve şifahi bilinç aktarımı, Türkiye'de geleceğe dönük tevhidi oluşumların varlığına büyük imkanlar hazırlıyordu. İslamiuyanışın oluşum gücü ve yöneliminin nasıl bir gelişim seyri izleyeceği yeterincekestirilememekle beraber, bu potansiyel güç, mevcut haliyle denetlenmeye de müsait değildi. Çünkü tevhidi bilinçlenişin taşıyıcısı olacak söz konusu potansiyel birikim; yukarıda da ifade edildiği gibi kendiliğinden bir gelişimdi; bir plana ve sistematiğe sahip değildi, dağınıktı ve bir arınma sürecini yaşamasına rağmen genellikle farklı kimliklerin şemsiyesi altında bulunuyordu. Bununla birlikte İslami uyanışın gücü; muhafazakar, milliyetçi, devletçi, sağcı, geleneksel değerleriyle eklektik bir kimlik taşıyan müslümanları arındırarak tevhidi kimliğe ulaştırma konusunda ciddi kazanımlar elde etmeye başlamıştı. Ancak 196O'lı yıllarda belirmeye başlayan İslami uyanışın potansiyel gücü ve belirginleşen kimliği hem rejimi hem de geleneksel din anlayışını oldukça rahatsız etti. İftiralar, karalamalar, ithamlar kitaplaştırıldı. Ancak geleneksel kesimin karşı saldırısı ve ambargosu özellikle İhvan-ı Müslimin, Cemat-i İslami, Hizbu't Tahrir tezlerinin ve ıslahat akımının görüşlerinin daha yaygın olaraktartışılmasını engelleyemedi. Tartışmalar yeni çevirilerin ihtiyacını doğurdu. Kur'an meali talepleri arttı. Seyyid Kutup, Malik Bin Nebi, Ebu'l Ala Mevdudi, Takiyyuddin Nebhani, Reşid Rıza, Muhammed Hamidullah gibi müslüman müelliflerin görüşleri insanların ufuklarını açıyor ve müslümanların dikkatini Kur'an'a ve Rasulullah'ın örnekliğine yöneltiyordu. İşte YMM dergisinin yazar kadrolarını yetiştiren Mücadele Birliği böyle bir ortamda kurulmuştu.

Yeniden Milli Mücadele Mecmuasının Arka planı

YMM dergisinin yayın politikasını belirleyen ve YMM Hareketi kadrolarının eğitimde esas aldığı çalışmalardan üçü, derginin ilk yayın yılında ön ve arka kapak iç sayfalarında yayınlanmıştı. Bunlardan biri hareketin doktrinini (akaidini) dile getiren "İlmi Sağ"; bir diğeri hareketin fikri ve siyasi kimliğini vurgulayan "İnkılap İlmi"; ve üçüncüsü de hareketin metod ve stratejisine açıklık getiren "Yeniden Milli Mücadelenin Stratejisi" başlıklı seri yazılardı.

Bunların yanında hareketin fikri lideri konumundaki Aykut Edibali tarafından kaleme alınan "Buhranlarımız" adıyla bilinen teksir notları YMM kadrolarına hareketin fikri ve siyasi hedefleri konusunda genel bir çerçeve verirken; yine aynı kişinin daha sonra "Milli Mücadelede Kadroların Vazifeleri" adıyla kitaplaştırdığı bir çalışma ile dekadrolara teşkilatçılığın ilkeleri öğretiliyordu. "İnkılap İlmi"nde de görüldüğü gibi YMM Hareketi'nin seyri Muhammed (a)'ın İslam inkılabı yoluna uygun bir form oluşturduğu iddiası ile siyer bilgisine önem veriliyor ve hareket elemanlarına ZekaiKonrapa'nın "Peygamberimiz" adlı siyer kitabını temel alan çalışmalar yaptırılıyordu.

Bunlar YMM kadrolarının zihniyetini belirleyen en önemli metinlerdi. Bu metinler YMM kadrolarının yetiştirilmesinde baz alınan, YMM dergisinde ve aynı hareketin yayınladığı aylık Pınar ve üç aylık Gerçek dergilerinde, 1975'de çıkartılmayabaşlanan günlük Bayrak gazetesinde kaleme alınan yazıların temel bakış açılarını belirleyen dayanaklardı.

Ayrıca YMM dergisi çıkartılmaya başlandığında Aykut Edibali tarafından her hafta kaleme alınan başyazılar, güncel ideolojik muhtevası ile gündem oluşturmaya çalışıyordu. Ve kadroların haftalık eğitim programlarında belirleyici bir role sahipti.

YMM kadrolarının ve dergi yazarlarının temel bakış açılarını belirleyen başyazılar dışındaki sözünü ettiğimiz metinler, başta Aykut Edibali ve birkaç arkadaşının belirleyiciliğinde ve Mücadele Birliği'nin kuruluş yıllarından itibaren oluşturulmuştu.

O dönemlerde Ürdün'deki İslami kazanımlarım emperyalist güçlerin çarpıtmaması için Türkiye kamuoyunu bilgilendirmeye ve aydınlatmaya yönelik illegal faaliyet gösteren ve metodik düşünme, fikri ve itikadı netlik, örgütlü hareket, fikri liderlik, inkılapçı tavır, Nebevi metod, küfrün tek millet olduğu gibi önemli konularda bildiriler, çeviri kitaplar ve şifahi aktarımlarla İslami mahfillerde şaşırtıcı gündemler açan Hizbu't Tahrir teşkilatının Afyon'da başlattığı bir "halka çalışması"na bazı arkadaşlarıyla giren Aykut Edibali, (Milli Mücadelede Kadroların Vazifeleri adlı kitapta "halka çalışması"nın ismi "Kültür Birliği"dir ve en az üç en çok yedi kişi ile gerçekleştirilir.) YMM kültürünü oluşturan metinlerin yazımında bu halka çalışmalarında edindiği broşür, kitap ve görüşlerden oldukça yararlanmıştır. Hizbu't Tahrir'in en az "İslam Nizamı", "Hizb-i Kitleleşme", "Mefhumlar" gibi Türkçeye çevrilen kitaplarını okuma imkanına sahip olanlar, bu kitaplardan YMM dergisinde yayınlanan "İlmi Sağ", "İnkılap İlmi", "Yeniden Milli Mücadelenin Stratejisi" başlıklı metinlerin oluşturulmasında önemli kopyaların çekilmiş olduğunu görebilirler.

Mücadele Birliği'nin alt organizasyon irtibatları Konya'dan Afyon'a yaz imamlığı ve vaizlik için gelen Mevlut Baltacı ve Mevlut İslamoğlu'nun Afyon'da Aykut Edibali ile tanışmasıyla oluşmaya başlar ve yaygınlaşır. Konya'da, Afyon'da, İstanbul'da, Adana'da ve diğer bazı yerleşim birimlerinde zihinsel ve fiili çabalarıyla İslam'ı doğru anlamaya, yorumlamaya ve yaymaya çalışan faal gençlerin katılımlarıyla da kurulur. Bu gençlerin fikri beslenme kaynaklan ise genellikle Türkiye'de İslami uyanışa katkı sağlayan çeviri kitaplar ve İslami hareketlerin anlayışlarını aktaran şifahi bilgilendirmelerdi. Bu gençlerin Konya Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti adına daha sonra "İslam Medeniyeti" dergisine dönüşen ve Türk-İslamcıların inisiyatifindeki "Oku" dergisine alternatif olarak çıkarttıkları "Yeni Ümit" dergisi önemli bir fikri canlılık oluşturuyor ve dergi çıkartanları, karşılaşılan sorunların çözümü için Kur'an ayetlerinin ve hadislerin başlıklar halinde tasnifine çalışılıyordu. Bu çevre, tasavvufu ve felsefi tartışmaları İslam akaidinden sapma olarak görüyor, insanları dinlerini tahkik etmeye çabalıyor, özellikle imam ve müftüleri İslami yükümlülükleri açısından sıkıştırıp ikaz ediyor, mahalli çalışmalarla halk içinde önemli kazanımlar sağlıyordu. Sahabe neslini idealize eden bu gençler, sahabe kardeşliğinikurumlaştırma ideali ile çokça siyer ve ilk dönem İslam tarihi okuyor, İslam devletinin yeniden nasıl kurulacağının imkanlarını tartışıyor ve geleneksel kültürden arınma örneklikleri gösteriyordu.

Ayrıca bu gençler oluşturdukları arşivlerle de siyasi gelişmeleri yakından takip ediyorlardı. Okunan en ciddi neşriyat ise aylık "Hilal" dergisiydi. Zira Hilal dergisi içeriğindeki mozaik yapısına rağmen 1960'lı yıllarda dünyada ve İslam coğrafyasında fikri ve siyasi gelişmeleri İslamcı bir gözlükle en iyi aktaran ve evrensel İslami hareketlerin tezlerini, eserlerini ve önde gelen kişilerini tanıtan en önemli bir köprüydü.

Tabii ki 1946'lı yıllarda geleneksel din anlayışının fiili olarak içselleştirdiği ulusal değer yargılarından yeterince arınabilecek, ne yeterli bir birikim, ne de yeterli bir bakış açısına henüz ulaşılmamıştı. İlk elde ulusalcılık, batıcılık, laiklik samimi olarak dışlanıyordu, din ile kavmiyetin et ile tırnak gibi olmadığı vurgulanıyordu; ama yine de Türk milletinin İslamın kılıcı olduğu, Osmanlı Devletinin büyüklüğü, mevcut devletin ele geçirilmesi gerektiği gibi düşünceler; ulusal sınırların, ulusal simgelerin ön plana çıkartılması, Türk-İslamcı yazarların tabii müttefikler olarak görülmesiulusal duygulan okşayan ve canlı tutan eşik aralıklarıydı. Ancak birlikte organize bir ilişki içine henüz girmemiş olan bu gençler her geçen gün daha da güçleniyor ve rejim için önemli bir muhalefet potansiyeli oluşturuyorlardı. Özellikle Konya'dakimüslüman gençler, faaliyetlerini geliştirdikçe teşkilatlı olma ihtiyacını daha fazla hissediyorlardı. O dönemde Selçuklulardan kalma Sahip Ata Camii bir nevi illegal teşkilat ve eğitim merkezi gibi kullanılıyordu; ama bu aktiviteyi organize edenlerin önde gelenlerinden ve aynı camii'nin imamı Necmettin Erişen, devrin ünlü Konya Müftüsü Tahir Büyükkörükçü'nün hışmına uğruyor ve "Kadızadeler" yaftasıyla iki-üç defa sürgüne yollanıyordu. Aykut Edibali, Yavuz Aslan Argun gibi İstanbul'da müslüman üniversite gençleri arasında temayüz eden kişiler ise, Mücadele Birliği'ni 1967'de kurmaya teşebbüs edenler arasında bulunuyordu. O günlerde genellikle milliyetçi - muhafazakar çevrelerle ilişkilerini geliştiren bu iki kişi, Devlet'e bağlılıkları güçlü olan Mehmet Emin Alptekin, Ömer Öztürkmen, İrfan Atagün gibi şahısların ve devrin Türkçüleri tarafından yönetilen Milliyetçiler Derneği ile AydınlarOcağı'nda kümelenen çevrelerin telkinlerine muhatap oluyorlar; Ziya Uygur gibi devrin Türk-İslamcılarından özel dersler alıyorlardı. Bu çevreler ise, mevcut İslami gelişmelerden, ülkelerarası müslümanların kurulmakta olan irtibatlarından ve Mehmet Akif'ten sonra çok çok sınırlı kalan zinde İslami fikriyatın 196Ü'lı yıllarda tekrar Türkçe'ye aktarılmasından tedirgin oluyorlardı.

Anadolu milliyetçisi Nurettin Topçu'nun yakın dostu, milliyetçi - muhafazakar - devletçi çizginin önemli adamı ve son görevini Türkiye gazetesine danışman olarak ifa ederken ölen Mehmet Emin Alpkan'ın 196O'lı yıllardaki İslami gelişmeler karşısındaki yaklaşımı hayli dikkat çekicidir. Alpkan'dan anlatılanlara göre; "Türkiye'de İhvan-ı Müslümin'in, Hizbu't Tahrir'in, Cemat-i İslami'nin, Rabıtatü'l Alemin'in uzantıları, müslümanları sapık fikirleriyle aldatmaktadır. Bu akımların tesirlerini kırabilecek, zararlı yönlerini giderecek, olumlu yönlerini Türkiye gerçeklerine göre sentezleyecek bir harekete ihtiyaç vardır." Ve 1963 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi öğrenci olarak giren Aykut Edibali ve Yavuz Aslan Argun, o senelerde Mehmet Emin Alpkan'ın evine teklifsiz girip çıkabilmektedirler. O dönemde müslümanlara hitap eden üç gazete vardır: Bugün, Sabah ve Bizim Anadolu. Alpkan'ın, sahibi olduğu Bizim Anadolu gazetesini YMM kadrosuna devrettiği 1974 senesinekadar, sürekli olarak bu gazeteyi Mücadele Birliği elemanlarının ve Ülkücü hareketin taşıyıcıları olacak Türkçü gençlerin kullanımına açık tutması ve bakış açısına denk düşen oluşumları desteklemesi üzerinde ibretle durulacak tutumlardır.

Ve 1960'lı yılların okuyan, sorgulayan, bildikleri ile amel etmeye çalışan müslüman geç kuşağı, özellikle Konya, Afyon, İstanbul ekseninde kurulan ilişkilerini bir teşkilatlanmaya dönüştürme arefesine gelmişlerdi. Acaba bu teşkilatlanma çabasıhalis niyetli müslüman gençlerin ideallerini mi yükseltecekti; yoksa bir manipülasyon politikasına mı diğer bir değişle muhalif İslamcı potansiyeli denetim altına alıp ulusal çıkarların ihtiyaçlarına göre kanalize etme politikasına mı hizmet edecekti? 1960'lı yıllarda oluşan Müslüman genç kuşağın önemli bir çoğunluğunun büyük fedakarlıklar ve samimi ideallarle katıldığı YMM Hareketinin yapısı ve geleceği ile ilgili bu soru; aslında YMM dergisinin daha ilk cildine dikkatlice bakıldığındacevaplanabilecekken maalesef ki çok sonraları büyük kırılmaların, sapmaların, çözülüşlerin, ihanetlerin acısı ve düş kırıklığı içinde kısmen görülebilinmiştir.

Yeniden Milli Mücadele Mecmuası Neyin Peşinde ?

YMM dergisinin ilk sayısı 3 Şubat 1970'te çıktı. Dergi 16 sayfa, büyük boy (A3 ebadında), ön kapak sayfası renkli ve resimli idi. Trajı uzun yıllar 12 bin ile 20 bin arasında değişti. Dağıtımı Türkiye çapında her hafta seri bir biçimde kadro elemanları tarafından yapılıyordu. Ayrıca derginin ilk yılında büyük şehirlerin işlek merkezlerinde de slogan ve vurgulu anlatımlarla adeta gösteriyi andırır bir şekilde dergi tanıtım ekipleri tarafından satışlar yapılıyordu. Sol akımların gündem tuttuğu günlerde yapılan bu tür dergi satışları ilgiyle karşılanıyor, gezici tanıtım ekiplerinin satış yaptığı gezilen il ve ilçelerde yeni ve duyarlı birçok insanla irtibat kuruluyordu. Derginin tirajı, 12 Mart askeri darbesine kadar, caddelerde elden açık tanıtımlasatıldığı zamanlarda daha da büyüyordu.

YMM dergisinin ilk sayısında yer alan Başyazı'da ise derginin çıkış amacı şu cümlelerle aktarılıyordu:

"Milletimizin buhranı, milletimizin asırlardan beri yaptığı mücadeleyi kaybetmesinden doğmaktadır. Ve kelimenin tam manasıyla, yuvarlandığımız buhran korkunçtur. Millet düşmanlarının, milletimizi köleleştirmek için sürdürdükleri sınırsızharp, önce imanımızı, ahlakımızı ve kültürümüzü kemirirken; diğer taraftan zenginliğimizi çalarak tam bir esaretin içine yuvarlanmak istemektedir. Millete hayat veren ideallerin alçakça darbelenme-si neticesi, siyasi askeri, ahlaki ve kültürel alanda hıyanet tomurcuklandı. (..)

Ancak içinde yüzdüğümüz buhran, sebebsiz ve basit olmaktan başka; gayesiz de değildir. Zira içine yuvarlandığımız buhran, şuurlu bir kadronun rehberliğinde bütün milletin teşkilatlanması ve mücadeleye katılması ile yok edilmezse; Türkiyemizi, milletimizi, dinimizi bekleyen bir tek akibet vardır: Yok olmak!

Bu savaşın kolay olmadığını biliyoruz. Dünyanın en güçlü sermayeleri ve tekniği karşısında; milletimize hazırlanan hiyanetleri duyurmak, onu teşkilatlamak ve mücadeleye sevk etmek elbette kolay değildir. İşte "Yeniden Milli MÜCADELE" milletin muhteşem mazisine uygun bir hayat kurmak isteyen, bütün vatan severlerin, gerçek müminlerin mecmuası olmak için çıkıyor"

Görüldüğü gibi bu yazıda iki önemli vurgu ön plana çıkmaktadır: Buhran ve Millet.

Yeniden Milli Mücadele'yi tanıtan 10 Şubat 1970 tarihli ikinci sayının baş yazısında "buhran" konusuna açıklık getirilirken şöyle denilmektedir:

"Buhranımızın sebebi teşhis edilmiştir. Bu sosyolojik zaviyeden, milletimizin ideolojik yapısı ile tezat halindeki ideolojik sistemlerin cebrileşmesinden ibarettir. Türkiye'deki bütün sıkıntıların sebebi Judeo-Grek menşeli Kapitalist sistemdir."

Anlaşıldığı kadarıyla Millet ideolojisine aykırı olan bütün sistemler buhranın temel kaynağıdır. Türkiye'de ise buhranın faili Kapitalist sistemdir. Ancak "Millet" kavramı bu kadar anlaşılır değildir. Bunun için de bu kavram hakkında YMM kadroları yoğun itirazlara muhatap olurken, süreç içinde bu kavrama verilen anlamlar önemli farklılıklar geçirmiştir.

3 Mart 1970 sayılı dergide yayınlanan Mücadele Birliği'nin İkaz Bildirisi şu cümlelerle başlamaktadır:

"Millet Evladı!

Milletini seven subay, öğretmen, memur!

Milletine bağlı talebe, işçi, köylü!

Devletin, ordunun ve memleketin sahibi ve efendisi aziz millet!

DUR, DİNLE ve UNUTMA!

Millet, felaketler içine sürüklenmek isteniyor. Milletin yol göstericisi asil Türk Milleti, tarihe gömülmek isteniyor."

Bu hitapta yer alan "Millet" ile "Türk Milleti" kavramları farklı olguları anlatmaktadır. Millet daha üst bir oluşumu; yani ümmeti, Türk Milleti ise bütünün aktif bir parçasını göstermektedir. O zaman "Millet ideolojisi" ifadesi, ümmetin ideolojisi olan İslam'ı temsil etmektedir.

Fakat niçin bu kadar dolaylı bir dil kullanılmaktadır? Sorunun cevabı şudur: "Türkiye'nin şartlan apolitikliği kaldırmaz. Bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Kanunlardaki kısıtlamaları aşma gücümüz henüz yeterli değildir. Aslında "Ümmet" kavramı ile "Millet" kavramının Kur'an'daki kullanımları da birbirini tamamlayan manalar taşımaktadır. Güç kazanıldığında "Millet" yerine "Ümmet" kavramı da kullanılabilir. Türk milleti ise İslam'ın kılıcı olmuştur ve İslam kavmi gerçekliği tanıyorsa Türk milleti de ümmetin aktif bir parçası olarak sevilecektir." Ancak bu izahat sözlüolarak dile getiriliyor, yazılı olarak bağlayıcılık altına sokulmadığından önemli bir esnemeyi de beraberinde taşıyordu. Belki Taha Akyol gibi Türkçü gelenekten harekete katılanlara cazip gelen de bu tanım esnekliği olmuştu. Bu esneklik dolayısıyla İslami endişeleri ön planda olanlar kavramı "ümmet" olarak, ulusal duygulan ağır basanlar da aynı kavramı "Türk Milleti" olarak algılayabilmişlerdir. Kavramın kullanılışındaki bulanıklık nedeniyle de "Millet ideolojisi" yeri geldiğinde "İslam" yeri geldiğinde "Milli Kültür" olarak değerlendirilmiştir. Aykut Edibali'nin 3 Mart 1970 tarihli yazısındaki aynı bulanıklık "milletin, devletin ve mübarek dinimizin korunması mücadelesi"ni eş değer hale getiriyordu. Bu halin gerçekten bulanıklık mı, yoksa bulandırma mı olduğu sınırlı da olsa sonraları tartışılacaktı.

Mücadele Birliği'nin ilk yıllardaki bildirilerinden ve YMM dergisinin ilk sayılarındaki hitap yazılarındaki "Aziz Millet", "Millet Evladı" ifadeleri, daha sonraki sayılarda ve yıllarda "Aziz Türk Milleti", "Büyük Türk Milleti" ifadelerine yerini bırakacaktı. Özellikle Türk kökenli olmayan kadro elemanlarını rahatsız eden bu değişim, kadro evlerinde oluşturulan dini kardeşlik havası içinde politik izahlarla geçiştirilmeye çalışılacaktı. Zaten İslami mücadele kanunları " İslam'ın Peygamberinin takip ettiği, mücadele stratejisinin incelenmesiyle tamamlanmakta değil miydi? (YMM Başyazı, 10 Şubat 1970)

196O'lı yıllarda çeviri eserlerle ve şifahi olarak İslami hareketlerin Türkiye'ye aktarılan düşünce ve hedefleri önemli bir uyanışın başlangıcını oluşturmuştu. Türkiye'de 196O'lı yılların İslami uyanış potansiyeli düzensiz ve dağınıktı. Ama gittikçe yaygınlaşma istidadı gösteriyordu. İşte İslam'ın Türkiye'de yeni oluşmaya başlayan bu potansiyel gücü önce Mücadele Birliği, daha sonra YMM dergisince kuşatılmaya çalışılmış, fikri ve siyasi temelde disiplinize edilmeye uğraşılmıştır. Ancak YMM Hareketi genç müslüman potansiyele inkılapçı tavrı ve teşkilatçılığı aşılarken, acemiliği ve kopyacılığı sırıtan yazılı metinlerle gündeme getirdiği tezleri ve temel kavramları ile aslında İslami uyanışın zihni berraklığını da bulandırıyordu.

Ancak YMM'nin zihni bulanıklığını ve eklektisizmini görebilecek ve gösterebilecek kadar Kur'ani bilince ve basirete ulaşmış yeterli insan unsuru henüz yetişmemişti. Dolayısıyla YMM Hareketi'nin yeşil renge boyanmış ve yer yer de açık İslami söylemle beslenen milli tezleri, talepkar ve duyarlı müslümanları "gerçek İslam budur" düşüncesine sevkedebilmiştir.


İlmi Sağ

YMM (Yeniden Milli Mücadele) dergisinin ilk sayısından 22. sayısına kadar ön arka kapakta tefrika edilen İlmi Sağ adlı inceleme, YMM hareketinin doktrini olmak iddiasında oldu. Bu yazı dizisinde doktrin (akaid) insanın kainat ve hayatın öncesi, sonrası ve mevcut işleyişi hakkında doğru veya yanlış bir düşünceye sahip olması şeklinde tanımlanıyordu.

İlmi Sağ incelemesinde kainatın ve insanın tabi olduğu nizam anlatıldıktan sonra, insan ve toplumun yaşama kanunları üç maddede özetlenmektedir: a- Varlığın idamesi, b- Neslin devamı, c- İdeolojik yapının tezahürüne tabi olma. Bu yazı dizisine göre insanı bütün canlılardan ayırt eden ideolojik varlığıdır. İnsanın bir de maddenin uyduğu kanunlara boyun eğen biyolojik veya tabii yapısı vardır. İdeolojik yapının en büyük tezahürü "iman"dır. İman ise ideolojik ve biyolojik yapının müşterek çalışması neticesinde doğar. İnsanın ideolojik ve biyolojik yapısının müşterek çalışması neticesinde ise ya vehim doğar, ya da iman. Eğer insan; aklını, duyu vasıtaları ve gerçek haber (vahiy) ile irtibatlandırarak kullanmazsa, aklını ilahlaştırmış olur ve buhrandan kurtulamaz. Zira "inançta en çirkin şirk çeşitlerinin, düşünce ve kiste buhranın, şahsiyette tereddinin ve anormalliğin gerçek sebebi, yaratılmışı ilahlaştıran bir çeşit doktrin"dir.

Akaid (doktrin) hakkında varılan hüküm, aklın doğru kullanımıyla gerçekleşirse "Hak'ka", yanlış kullanımıyla gerçekleşirse "vehme" dayanırdı, Hak'ka dayanan doktrin "sağ", vehme dayanan doktrinler ise "sol" idi.

İdeolojiler ise doktrinlerin hedeflerinin sistemleştirilmesiydi.

Kapitalizm, komünizm, liberalizm, faşizm, nasyonal sosyalizm sol ideolojilerdi. Hak'ka dayanmayan, insan ve toplum yapısına (eşyanın tabiatına) uymayan ideolojiler sol idi ve çökeceklerdi. "Kapitalim ve komünizm bloklarını da, İran ve Bizans devletlerinin akibetlerinden kurtaracak hiç bir imkan yoktur. Zira insan yapısının kanunu istisna tanımaz. Nasıl eski sol rejimleri, maddi üstünlükleri kurtaramadı ise, bugünün sollarını da üstünlükleri kurtaramayacaktır." (YMM, İlmi Sağ, S:21, 1970)

İlmi Sağ'a göre ideolojilerin özgünlüğü ve inhisarcılığı söz konusudur. Ve tüm sosyal çatışmalar ideolojiler arası çatışmalardan doğar. Çatışmaların son bulması uzlaşmayı değil, hakim ideolojinin kabul görmesini ifade eder. Bir asırdan beri de Avrupa menşeli nizam, aksiyon ve anlayış şekilleriyle İslam birleştirilmeye zorlanmıştır. Bu zorlama İslam'ın ve eşyanın kanuniyetine aykırıdır. Ama buhranlarımızın nedeni olmuştur. Çünkü buhranları çözecek tek kaynağımız Kur'an'dır. İşte bu konuya şu satırlar açıklık getirmektedir:

"İslam'a, göre Kur'an son kitab, Hz. Muhammed insanlığın tek ve son lideridir. İslam, liderliğinde şerik kabul etmez. İslam'ın dışındaki bütün dinler devirlerini tamamlamış ve tarih olmuştur. Hayatın bütün hadiselerini tek bir kitab çözecektir. Bu kitab Kur'an'dır. Kur'an; her türlü tahrif ve sapmadan korunmuş, hiç bir menfi ideoloji ile bulanmamış, beşeriyetin daimi kurtuluş kitabıdır. İdeolojilerin bünyesinden çıkan kanuniyet de bu ifadeleri teyid eder. İdeolojiler farklı değerlere dayanırlar. Tevhid veya şirk esası gibi.." (YMM, İlmi Sağ, S: 15, 1970)

Derginin ikinci sayısında "Milli Kültürün Lügatçesi" başlığı altında Ömer Nesefi'nin yazdığı, Teftazani'nin şerhler düştüğü İslam Akaidi adlı çalışma takdim edilir. Tabiiki "sağ akaid" olarak. Aynı sayıda İlmi Sağ'daki tanımlara uygun olarak Akide (doktrin) tanımı yapılır; "Akiyde; madde, kainat ve hayat hakkındaki bilgilerin temelidir. İslam kültürü ve hayat şekilleri akiydenin mahsûlleridir... Kafirane kültürlerin İslam'ı yıkma gayretleri karşısında İslam'ın tertemiz inanç temellerini ortaya koymak lüzumu hissedilmiş ve AKAİD İLMÎ doğmuştur."

Akaid İlmi'nin takdiminde de görülebileceği gibi "İlmi Sağ" in bir keşfi olarak İslam, sağcılık; küfür ve şirk, solculuk olarak takdim edilmektedir.

Niçin bilinen sağ ve sol tasnifler aynılaştırılarak dışlanmakta, ve İslam sağcılaştırılmaktadır? Niçin kapitalizm sol, İslam sağ ideoloji olarak takdim ediliyordu? Türkiye'nin 1946'da başlayan demokratikleşme sürecinde müslüman kesimlere bulaştırılan sağcılık; devletçi, türkçü, muhafazakar, milliyetçi-mukaddesatçı bir kimliği oluştururken niçin tüm bu yaklaşımları aşan bir söylemle kavram zorlanıyor ve sağcılık saf, arı, muhkem kullanımıyla İslam oluyor? Ki 1960'lı yıllar Türkiye'sinde müslümanların gündemini belirlemeye başlayan tevhidi uyanış "küfrün tek millet" olduğunu, asıl çatışmanın kafirlerle müslümanlar veya tevhid ile şirk arasında olduğunu söylerken; Hizbu't-Tahrir hareketinin "İslam Nizamı", "Mefhumlar", "Tefekkür" gibi kitaplarından adeta iktibas edilen tesbitlerle çatısı oluşturulan İlmi Sağ'da inanç ve ideolojiler mana itibariyle tevhid ve şirk ekseni etrafında iki temel kutupta ayrıştırılırken; niçin lafız olarak kapitalistlerin, komünistlerin veya faşistlerin sıfatı sol, müslümanların sıfatı sağ olarak belirlenmeye çalışılıyordu?

İslami kesimden gelen itirazlara, sağcı kesimlerin anlayış bulanıklıklarını eleştirerek cevap veren Aykut Edibali YMM dergisinin 16. sayısında "en ideal propaganda eleştirileri görmeyen tekrardır" (Bkz; Mili Mücadelede Kadroların Vazifeleri, Propaganda Bölümü) anlayışıyla zihniyetini tekrar dayatıyor ve sağcılığını savunuyordu. Ona göre sağ-sol ayırımlarının maskesini indirmek gerekmekteydi Çünkü liberalizmin, kapitalizmin ve komünizmin nazariyeleri farklı olmakla beraber sol idiler. Sağ-sol ayrımı insanlık tarihi kadar eskiydi. Bu tasnifi Fransız İhtilal Meclisi'ndeki partilerin meclisin sağ veya solunu işgal etmeleri vakıasına bağlamak yanlış ve gülünçtü.

Cahili kültürlerden arınma yolundaki Tevhidi uyanışın takipçilerinden gelen itirazlara ise YMM kadroları, Vakıa ve Beled Surelerinde ahiret yurdunda kurtuluşa erenlerle ilgili izafet terkibi olarak kullanılan "Ashabu'l Yemin, Ashabu'l Meymene" ifadeleri sanki temel bir ıstılahmış gibi "sağcılar" "sağ ehli" diye yanlış çevrilen ayet mealleriyle cevap vermeye çalışıyorlar ve Kur'an bilgilerinin yetersizliği nedeniyle sağcılığın Kur'ani bir yaklaşım olduğuna kendilerini de inandırıyorlardı. Artık "Millet İdeolojisi"nin İslam; "millet" kavramının ümmet olduğuna inandırılan kadrolar, "sağ"ın da Tevhid olduğuna inanabilirlerdi, Zira hareketin fikri lideri şöyle diyordu: "Sol ve sağ ayrımını, sosyal sistemlerin farklılığına değil; insan, kainat, hayat telakkisi ve düşünce metoduna bakarak yapmak gerekir. Bu sebeplen komünist çevrelerin ısrarlarına rağmen belirtmek icap eder ki, ne içinde yaşadığımız kapitalist sistem sağdır, ne de liberalizm sağdır" (YMM, Başyazı, S: 16. 1970)

Bu tesbitler kadrolara yaptırılan özel çalışmalarda analiz edilecektir. Ve küfrün tek millet olduğu vurgusu İlmi Sağ sistematiği içinde küfrün solculuk olduğu şeklinde iyice özümlettirilecektir. Tevhidi uyanışın ışıklarıyla zihinleri henüz uyanmaya başlayan genç insanların önüne İslam adına sağcılık duvarı çekilerek ufuklar daraltılacaktır, Artık İslam'ın sağcılık olmadığını ileri sürenler cahillikle suçlanacak, hatta bu itirazı yapanları solcu veya milletin varlığına kasdetmiş ajanlar olarak görmek bile söz konusu olacaktır. Ve hatta kadro üyeleri içinde bu kavramsal karmaşayı sorgulayanlar, bu ithamların en nefret edilir olanlarıyla bile yaftalanabilecektir. Ancak İslam diye sunulan bu sağcılığın, aslında Amerikancı, düzenci, ulusalcı "pis" sağcılık olduğu 1976'lı yıllarda somut olarak ortaya çıkacaktır. Zira 1976'da YMM kadroları Bursa'da Süleyman Demirel'in lideri olduğu Liberal-Batıcı "sağcı" Adalet Partisi adına bir miting düzenleyecek ve mitingin amigoluğunu üstleneceklerdir.

İnkılap İlmi ve Devlet fikri

Mücadele Birliği (MB)'nin Türkiye müslümanları nezdinde gündem uyandıran ve tesirli olan on önemli yanı, daha sonra YMM dergisinde "İnkılap İlmi" adıyla dizi olarak neşredilen ve İslam inkılabının ne olması gerektiğini vurgulayan tesbitlerdir.

İnkılap İlmi'ne göre "İnkılab" "Büyük değişiklik" manasında kullanılıyordu. İnkılap, fertlerin ve cemiyetlerin akide, düşünce, örf, adet ve düzen itibariyle başka bir hayat tarzına dönüşmeleriyle gerçekleşebilirdi. Bu köklü değişimi gerçekleştiremeyen hareketler sadece bir inkılap teşebbüsüydü. İnkılapçı hareket temel bir düşünceden veya akide (doktrin)'den doğmalıydı. Bu düşünce inkılabın metodunu ve inkılap düzenini belirlemekteydi. Ve "siyasi nizamın değişmesine rağmen cemiyetin örfü, düşüncesi, akidesi değişmezse hareket inkılab değil"di. Bu açıdan Medine'de gerçekleştirilen İslami düzen tam bir İslam inkılabıydı.

İnkılap İlmi'nde "Devlet kavramı üzerinde de ciddi olarak durulur. Değişik tanımlar özet olarak belirtildikten sonra, devletin asıl unsurunun iktidar olduğu vurgulanır. İktidar unsuru yanında devletin muayyen vasıflarını ve tarih içinde farklı şekiller almasının çok önemli olmadığı izah edilir. Ve devletleri birbirinden ayırt eden temel kriterin ideoloji olduğu ortaya konur. Devlet tatbik ettiği ideoloji ile diğerlerinden ayrılır. Komünist devlet, demokrat devlet, İslam devleti gibi. Konu şu paragrafla özetlenir: "Devleti 'ideolojik iktidar' diye ifade edersek; devleti karakterize eden hususun iktidar olduğu, ayıran hususun da ideoloji olduğu anlaşılır." (YMM, inkılap İlmi, S:2, 1970)

İnkılap İlmi'nin temel tesbitlerinin çatısı da yine Hizbu't-Tahrir'in "İslam Nizamı" ve "Hizb-i Kitleleşme" kitaplarındaki tesbitlerle aynılaşan değerlendirmelerle oluşturulur; siyer bilgisinden, Fransız ve Rus devrimlerinden, Hitler hareketinden verilen örneklerle yazı dizisi zenginleştirilir. Ancak "İlmi Sağ" incelemesiyle üretilen "İslami sağcılık" bu konuya da bulaştırılır; gaye ve metod itibariyle sağ inkılaplar ve sol inkılaplar diye ayrıştırma yapılır. Sağ inkılab tabiri tabii ki YMM kadroları için İslam inkılabını ifade eder. Zaten YMM Hareketinin kılavuzu hisler, heyecanlar ve romantik hareketler olamaz. Aykut Edibali'nin derginin ikinci sayısının başyazısında yazdığı gibi mücadele kanunları ancak "İslamın Peygamberinin takip ettiği mücadele stratejisinin incelenmesiyle tamamlanmadıkça havada kalır". Bunun için de, Kur'an ve siret bilgisinden kalkarak Rasulullah'ın mücadelesinde stratejik safhalara dikkat çeken Takiyyuddin Nebhani'nin siyer çalışmasını olduğu gibi çevirerek "Tarih Boyunca İslama Yönelik Yıkıcı Akımlar" adlı kitabının baş tarafına iktibas edip kendi telifi gibi sunan Cevat Rifat Atilhan'ın aktardığı formu tekrarlayan bir yaklaşımla Hz, Muhammed'in hayatını "Peygamberimiz" adlı metodik bir incelemeye tabi tutan Zekai Konrapa'nın çalışması, Rasulullah'ın hayatını bir inkılap hareketi olarak gören YMM kadrolarının temel eğitim metinlerinden birisini oluşturur.

İnkılap İlmi'nde işlenen tesbitler, dönemin İslami birikimi gözetilecek olursa, İslami duyarlılık taşıyan ve İslami mücadele azmi içinde bulunan bireyleri etkilememesi adeta mümkün değildi. Bu tesbitler arasındaki vahyi ıstılahlara ve ölçülere ters düşen terim ve tesbitleri değerlendirebilecek ve açıkça eleştirebilecek bir yeterlilik düzeyi henüz Türkiye'de oluşmamıştı. 1960 kuşağının İslami uyanış süreci içindeki zinde dimağlarının YMM hareketine meyletmesi ve YMM dergisinin İslamcı bir dergi havasıyla yaygınlaşması Kur'ani zihin berraklığı ile ciddi bir eleştiriye muhatap olmamıştı. Ama YMM eksenli gelişme tüm milli ve sağcı vurgularına rağmen siyasi kimliğini sağcı, devletçi ve anti komünist bir söylemle kilitlemiş olan ve muharref değerlerini koruma taassubundan vazgeçmeyen geleneksel dindar kesimden ilk başlarda büyük tepkiler almış ve saçma iftiralara uğramıştır. Başlangıçta YMM dergisinde yayınlanan kültür metinlerindeki İslami söylem, satır aralarına sıkışan veya sıkıştırılan cahili tesbitleri ve yanlış terimleri perdeleyebilmişti. İslami söylem içinde eğreti olarak duran bu yanlışlık hareket içinde bazılarınca kısmen fark edilse bile, olayın berraklaşması ya sürece bırakılıyor ya da maslahatı korumak adına tevil edilerek geçiştirilmeye çalışılıyordu. Ancak derginin ilerleyen sayılarında da görüleceği gibi süreç; İslami kimliğin berraklaşmasını değil, cahili değerlerin güçlenmesi ve kurumlaşmasını getirdi. Bu durum, ileride vereceğimiz örneklerde de görüleceği gibi bir çözülmüşlük ve kapitalist sisteme entegre oluş haliydi. Ve hemen şu sorular insanın aklına gelmektedir: Bu çözülme süreci kendiliğinden bir beceriksizliğin sonucu mu idi? Yoksa T.C. egemenleri ve karanlık güçler hareketin önde gelenlerinden bazılarını zorlayarak veya etkileyerek hareketin sürecini mi saptırmışlardı? Veya hareketin ve derginin kuruluş yıllarında bazıları sürecin bu şekilde seyretmesini mi planlamıştı?

Aslında Türkiye'de 1960 kuşağından İslami uyanışa gönül vermiş bir çok kişiyi kuşatan YMM hareketinin, başlangıçta İslami tesbitler diye sunulan bazı değerlendirmelerin ve kavramların sonradan nasıl mahiyet değişimine uğradığını/uğratıldığını iyi görebilenler bu soruların cevabını ve YMM kadrolarının çözülüş sürecinin nedenlerini bulabilirler.

Bu negatif değişim ve çözülme sürecinin "start" veren en önemli konularından birisi "buhranlarımız" problemidir. Çünkü "Buhranlarımız"dan kurtulmak için mücadele verilecektir. Görünüşe göre bu mücadele saf İslami temellere dayandırılacaktır, "ilmi Sağ"da da belirtildiği gibi hayatın bütün müşkülleri Kur'an'a göre çözülmelidir. Mücadelenin yöntemi inkılapçı bir düşünceye dayanmalıdır. Ve inkılab stratejisi İslam Peygamberini örnek almalıdır. Millet buhrandan kurtarılmalıdır. Buhran milletin ideolojik yapısı ile tezat halindeki ideolojik sistemlerin çatışması ve dayatmasından doğmaktadır. "Türkiye'deki bütün sıkıntıların sebebi Judeo-Grek menşeli Kapitalist sistemdir." (YMM, Başyazı, S:2, 1970)

Türkiye'ye kapitalist sistem hakimse, inkılap İlmi'nin gösterdiği gibi Türkiye'deki devlet de kapitalist bir iktidardır. Konu çok açıktır. T.C. devletinin de İslam'a düşman kapitalist bir devlet olduğu görülmelidir. Çünkü yine "ilmi Sağ"a göre ideolojiler inhisarcıdır. Kapitalist devlet İslam'a tahammülü olamayacağı için ya onu ezecek, ya da kendine tabi hale getirecektir.

İşte YMM kadrolarının bilmesi gereken "Buhranlarımız" konusuna yaklaşım şeması budur. Bu şema aynı zamanda 1960'lı yıllardan itibaren sözlü ve yazılı olarak dünyadaki İslami hareketlerin ve fikriyatın birikimlerinin Türkiye'ye aktarılması ile yeşermeye başlayan İslami bilinçleniş sürecini etkileyen, kuşatan, disipline eden ve yönlendiren bir misyon oluşturmaktaydı.

Ancak "Millet" olarak bahsedilen sosyal unsur gerçekten ümmet miydi; Osmanlı toplum yapısından devralınan ve ümmet yapısından izler taşıyan Türkiye Toplumu muydu; yoksa kavim ekseni üzerine oturan Türk Ulusu muydu? Ayrıca derginin ilk yıllarında kullanılan vatan kavramı emperyalistlerin sınırlarını dayattığı "Misaki Milli" ile belirlenen toprak parçası mıydı?

Bu sorular MB'nin ilk yıllarından itibaren yazılı ve bağlayıcı olarak net ve açık bir şekilde tanımlanmamıştı. Millet ideolojisi yanında bir de "Milli Devlet" vurgusu tutturulmuştu. Hedeflenen İslam İnkılabı ise acaba Milli Devlet ile kastedilen İslam Devleti ideali miydi? Bu kapalılık YMM dergisinin sonraki sayılarında gerçek yüzünü göstermeye başlayacaktı. Ancak niyet olarak gizlenen veya ilk çizgiye ters düşen politikaların perdesi daha ilk yıllarda da zaman zaman sıyrılıyordu. YMM dergisinin 5. sayısının Başyazı'nda "Bütün Vatanseverler" birleşmeye çağrılırken; devletin korunması, milletin ve dinin korunmasıyla birlikte zikrediliyordu. Henüz İslam coğrafyasında bir İslam Devleti olmadığına ve Türkiye'deki devletin de "İnkılap İlmi"ndeki tesbitlere göre kapitalist bir devlet olduğuna göre korunması gereken devlet hangisiydi?

YMM dergisinin 9. sayısında üniversitedeki sol hareketler üzerine yazılan Başyazı'da ise şu vurgu yer alıyordu: "Sabrı taşmaya başlayan millet, şimdi siyasi iktidarın üniversiteyi kızıl çetelerden devlet eliyle temizlemesini bekliyor." 14. sayının Başyazı'sı ise şöyle başlıyordu: "Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe". Ve 4 Nisan 1970 tarihinde MB tarafından Konya'da düzenlenen "Milli Mücadele Mitingi"nde artık "Yaşasın Milli Ordu", "Yaşasın Milli Devlet" diye bağırılmaya başlanmıştı.

Bu noktadan sonra İslamcılık ile ulusalcılık iç içe geçirilmeye başlanır. Komünistlere karşı Türkiye'ye egemen kapitalist ideolojinin iktidarı olan Devlet göreve çağrılınca, İslam dışındaki tüm ideolojilere artık sol ideolojiler denmekten vazgeçilmeye başlanır. Sosyal ve siyasal şartların dayattığı gerginlik ortamını yaşayan, henüz kavmi ve cahili değerlerden yeterince de arınmamış olan ancak İslami duyarlılığı ve talebi itibariyle diri YMM kadroları ve kitlesi, yumuşak bir geçişle, İslam olarak takdim edilen "millet ideolojisini ve sağcı kimliği, daha önce İslam karşıtı olarak bildirilen kapitalistlerle, liberallerle, türkçülerle paylaşma noktasına itilmeye; kapitalist ideolojinin iktidar aracı olarak görülen T.C. Devleti'ni "Milli Devlet" olarak algılamaya yönlendirilir.

T.C. devletinin sahiplenilmesine, İslam olarak takdim edilen sağcılık anlayışının egemen ve yaygın batıcı sağ anlayışın içine monte edilmesine rağmen; inandırılmış kadrolar ve YMM dergisinin yazı heyetindeki çoğu insan konumlarını sorgulamak yerine, bu yaklaşımlara İslami çerçeve oluşturmak ve fikri lider Aykut Edibali'nin İslami kimliğine duydukları sonsuz güveni tazelemek çabası içinde oyalanıyorlardı. Zira ilk yıllardaki sorgulama ve tahkik zihniyeti, teşkilat bağı ve disiplini adı altında manipüle edilerek taklitçiliğe dönüştürülmüştü.

Artık Aykut Edibali "Millet" kavramının "Ümmet" olmadığını, bu kelime ile kastedilenin Türk kavmi olduğunu açıklama cesareti bulacak kadar YMM kadroları üzerinde inisiyatif ve kendisine bağlılık duygusu oluşturmuştu. Yeni ifşa edilen tesbitlere göre T.C. devleti Türk kavminin devleti idi. Ancak bu tesbitin de bir tarafından İslam'la irtibatının kurulması gerekirdi. Ve tefsirler başladı. Milli ideallerin altın devri Fatih çağı idi. Bu çağı kavrayabilmek milli tarihin başlangıcına doğru gitmek gerekirdi. Türk kavmi İslam'la müşerref olmaya hazırlanan bir milletti. " Bize intikal eden bilgilere göre eski Türkler maddeci değildiler, ruhun ölümsüzlüğüne, kainatı yoktan var eden Ulu Allah'ın varlığına inanıyorlardı. Hatırlanmalıdır ki, eski Türklerin politeist (müşrik) olduğu yolunda allanıp, pullanan hurafe ciddi bir tetkike dayanabilecek kudrette değildir " (YMM, Başyazı,S:17,1970)

Millilik, millet ve sağ kelimeleriyle oynanarak kuşatmaya çalıştığı İslami potansiyeli süreç içinde kapitalist, ulusçu, laik T.C. devletini savunma noktasına sevk eden YMM dergisi başyazıları; artık açıktan Türk ulusunun menfaatlerini savunmaya başlamıştı. Daha derginin 2. sayısında millet buhranının temel sebebi olarak gösterilen kapitalist sistemin beyni olan ABD'ye derginin 28. sayısının Başyazı'sında zeytin dalı uzatılıyor, müslüman toplumlar küçümsenerek bir kenara itekleniyordu. "Dünyada ebedi dostlukların bulunmadığı haklı olarak söylenmiştir. İslam Dünyasını teşkil eden milletlerin, başlarındaki yahudi uşağı idarecileri alaşağı etmeleri şartıyla, Türkiye tabii müttefiklerini bulacaktır. Ancak müslüman milletlerin teknik geriliği düşünülecek olursa, bu ittifakın da kafi kudreti temin edemeyeceği açıktır. Ve başka müttefikler bulmak zaruret olacaktır. Dünyanın bugünkü şartları karşısında bu, Amerika'dan başkası değildir." (YMM, Başyazı, S:28, 1970)

Acaba Emperyalizmin 1960'lı yıllar ve 1970'li yılların başındaki Türkiye Müslümanları'na yönelik İslamizasyon politikasının senaryosu bu şekilde mi yazılmıştı? MB'nin kuruluş yıllarındaki İslami kimlik arayışı ve İslami mücadeleyi üstlenme konusundaki arzu ve heyecan daha YMM dergisinin ilk sayılarında bir değişim ve çözülme sürecine giriyordu. YMM çevresinde yaşanılanlar, sanki T.C. rejiminin ve dolayısıyla batılı müttefiklerin insiyatifini aşmaya başlayan 1960'lı yıllar Türkiye'sinde İslami uyanışı yeniden kontrol altına alıp, oluşan İslami telakkilerin millileştirilesi serüveniydi.

Ancak bu sapma ve millileşme sürecinde yönlendirme politikalarının dozu biraz kaçırılmış ve acele edilmiştir. İslami bilinci körelmemiş insanlardan içerde ve dışarıda itirazlar belirmeye başlar. Durum naziktir. Bir anlamda yönlendirme politikası geri tepebilir ve İslami kazanımlarından taviz vermeye yanaşmayan bilinçli insanlar hareketin inisiyatifini tartışabilir; ve bu tartışmalar kontrol dışı yeni ve bağımsız oluşumlara kaynaklık edebilirdi. O halde İslami vurgu bu sefer rejimden, yasalardan, devlet güvenlik güçlerinden korkmadan ve bir perdeye gerek duyulmadan açıkça ve yeniden yapılmalı ve müslümanlar YMM hareketinin ne kadar Tevhidi ve inkılapçı bir hareket olduğuna yeniden inandırılmalıdır. "Kurtuluş İslamda" spotunun kapak yapıldığı 44. sayının Başyazı'sında şu soru sorulur: "Acaba bugünün insanını, hangi sosyal sistem kurtarabilir? Komünizm mi? Kapitalizm mi? Sosyalizm mi? Faşizm mi? Nasyonal Sosyalizm mi? Hangisidir?" Ve cevap verilir: "İnsan ve toplum, ancak kendi bünyelerine Allah tarafından vazedilmiş kanunlara uyduğu nisbette kurtuluşa yaklaşılır... Şüphesiz ve kesinlikle söylemeliyiz ki, insanlığın kurtuluş güneşi İslam'ın huzurlu dünyasında doğmak üzeredir. İnsanlık bütün emperyalist sistemleri denemiş, tatmin olmamış ızdırapları dinmemiştir. Bütün dünya yeni ve gerçek bir kurtuluşun sancıları içindedir... İslam'ın değişmez ve değiştirilemez özü nass ile sabittir. Bu sarih hükümler hiç bir suretle tebdil ve tağyir edilemez. Aksi halde İslam anlayışı bulanmış olur. Ve o anlayış bir İslam anlayışı olmaktan çıkar. Namazı inkar eden, örtünmeyi inkar eden adam, İslam anlayışından uzaklaşmıştır. Nassı inkar etmiştir. İslam inançta, ibadette, düşüncede, ahlakta, tam ve kamil tek sistem olarak, kendi mahiyet ve hususiyetlerini en açık şekilde ortaya koyar. Hangi asrın veya milletin İslami hayatı olursa olsun, bölge, örf, zaman, ırk ve tarih farkının tesir edemeyeceği bir değişmezlik vardır. Suyun sıvılığı, ateşin yakıcılığı nasıl su ve ateşi ayırd edici vasıf ise, İslamın değişmez prensipleri de İslamın mahiyetini ortaya koyar. Tevhid inancı, vahiy, risalet ve salim akıl ve selim hislere dayanmış düşünce, cihad vs. gibi temel müesseseler İslamın değişmez özünü ortaya koyar" (YMM, Başyazı, S:44, 1970)

Artık YMM'nin İslamiliği perçinlenmiştir. Artık ulusallık ve devletçilik kavramlarıyla daha rahat oynanabilir. Ve rejim, devlet düşmanlarına karşı vatan savunması için saf ve temiz insanların görev üstlenmesini beklemektedir. Bunun için de devleti savunmak için ulus devleti oluşturan öğelerin meşrulaştırılması gerekmektedir. Ve bu görev de YMM dergisinin 1971 tarihli 52. sayısında yer alan "Devletimizin Milliliğini Korumalıyız" başlıklı yazıda ifa edilir.

Bu yazıdaki en önemli vurgu şudur. Kavimlerin buhrandan kurtulması için iki tekamül sürecini yaşaması gerekir: "Birincisi 'Tam Millilik', ikincisi 'İslam'. Birincisi, kelimenin gerçek manasında, istiklali ve demokrasiyi getiriyor. İkincisi, gerçek kurtuluşu.." Bu şema aynı zamanda biçim olarak Marksist Mihri Belli'nin "Milli Demokratik Devrim" şablonuyla da örtüşmektedir. Şu alıntılar yazının amacını daha da aydınlatır mahiyettedir: "Millet; tarihi bir oluştur. Bu varoluş süreci kavmin maddi ve manevi hususiyetlerine aykırı bir yön takip edemez... Türk kavmi Oğuz Han zamanında millet olma seviyesine gelmişti... Milli Devlet de, kavmin tekamülünden doğan bir müessese olmaktadır. Ve milli devletle kavim arasında tam bir temsilcilik münasebeti vardır. Milli devlet kavmin tarihi boyunca tekamül eden bir müessesedir. "

Artık Millet terimi Türk kavmini; Milli Devlet terkibi de Türklerin devletini ifade ettiği açığa çıkmıştır. Artık İslam'a ulaşıncaya kadar da (nasıl olacaksa) nasyonal ideolojiyi Milli Kültür olarak savunma yolu açılmıştır. Artık hareketin karakteri, İnkılap İlmi'nde bahsedildiği gibi inkılapçı değil, özellikle 1946'lardan itibaren müslüman kesime bulaştırılan milliyetçi ve muhafazakardır. Sağcılık terimiyle niçin bu denli ölçüsüzce oynandığı da açığa çıkmıştır. Çünkü sağcılık düzenden yana olmak, ABD ile ittifaka gönüllü olmaktır.

YMM dergisinde sergilenen bu politik çizgiye, sanki şeyh-mürid ilişkisinin yükümlülüklerini üstlenmişcesine ayak uydurulmaya başlanılır. Bir sufinin şeyhine duyduğu huşu ve sadakata benzer bir teslimiyetle Aykut Edibali'nin tesbitleri artık sorgulanmadan savunulmakta ve içselleştirilmektedir. Hareketin üç aylık teorik dergisi Gerçek'te Halil Bayrakçı "Türk Kültürünün Sosyal İdealleri" başlıklı yazısında Aykut abisini aynen tekrarlayarak Milli Devlet'e şu tanımı getirir: "Milli Devlet: Kavmin asırlar süren tekamülü ile katileşmiş şahsiyetinin temsilcisi, ve kavmin maddi ve manevi hususiyetlerinin koruyucusu, geliştiricisi ve terbiye edicisi olduğuna göre;.." (Gerçek, C.IV, s.52 ,1974)

Edibali'nin doğru yanlış bütün tesbitlerini teyip bandı gibi tekrarlayan kadro elemanlarının yazılarından örnekler vermek ve bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Artık dünkü inkılap erleri, dünkü İslam neferleri, millilik adına egemen devletin, kapitalist sistemin, ulus kültürün savunucuları olmaya başlamışlardır. Özel yaşamlarında asr-ı saadeti canlandırmaya, sahabe kardeşliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar; ilk başlarda fazlaca dikkat etmedikleri bazı zihni çarpıklıklarının süreç içinde güçlenmesi ve takviye edilmesiyle artık "beş bin yıllık" (YMM, Başyazı, S:115, 1973) tarihlerini keşfetmeye ve İlmi Sağ'daki ayrımı saptırarak CHP'yi sol'da bırakıp kapitalist, türkçü, liberal, batıcı, Atatürkçü, laik güçlerle oluşan Milli Cephe'yi (YMM, Başyazı, S:6, 1976) savunmaya başlamışlardır. Dünkü Mason ve "millet düşmanı" kampın adamı Süleyman Demirel, Milli Cephe'nin adamı haline getirilivermiştir. Artık ümmet hassasiyetinin bir gereği olarak kullanılan "Türkiye insanı" deyimi yerini "Büyük Türk Kültür Sistemi"nin (Gerçek, A.Edibali, C. 111,1973) keşfedilmesi sonucu olsa gerek "Türk insanı" (YMM, Başyazı,S:260,1975) değişine terk etmiştir.

Ancak YMM kadrolarının yaşadığı bu çözülme sürecinin henüz çürütemediği bazı kalemler, özellikle derginin ilk yıllarında İslami duyarlılıklarını ön planda tutup, ulusal ve devletçi söylemle bütünleşmezler.

16. sayı arka kapakta Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü'nde Türkçü, Rufai ve Batini anlayışlara karşı mücadele veren müslümanların sorunları "Modernistlere ve Bid'atçılara Karşı Şuurlu Mücadele" başlığı ile veriliyor; 49. sayı arka kapakta Haccın yasaklanması hususunda kaleme alınan "Devlete bağlı Din Anlayışı mı?" başlıklı yazıda "Devlete bağlı bir din anlayışı yerleştirilmeye" çalışanlar, açıkça kınanır ve laiklik eleştirilir.

YMM dergisinde birinci yılının son sayısında ikinci yıl yayını için verilen ilanı kaleme alan kişi gerçekten YMM hareketinin türkçülüğe doğru evrilmekte ve kapitalist sisteme yakınlaşmakta olduğunu fark etmemiş olacak ki hala "İslami Mücadelenin Esasları" ibaresini kullanabilmektedir.

Ancak Aykut Edibali'nin Gerçek dergisinin 3. sayısında YMM hareketinin ideolojisinin "Büyük Türk Kültür Sistemi" olarak yeniden belirlemesinden sonra Türk-İslam sentezinden öte bir Türkçülükle, Türk milletinin ve kültürünün varlığı adeta "Din" haline getirilmiş olunur.

"Batının önce pagan, sonra teslisci fakat daima insanı ilahlaştıran din telakkisi karşısında, Türk toplumu Allah'tan gayrı hiç bir varlığa kulluk etmemek prensibine bağlanmıştır. Ve hiç bir varlığa ve güce Allah karşısında ne politik, ne ekonomik ve ne de sosyal bir imtiyaz tanımamıştır." (YMM, Başyazı, S:173,1974) şeklindeki tesbit derginin altıncı yılında Şaman Türklerini kutsamaya kadar varır: "Mete Han'ın büyük askeri mekanizması (ve nizamı) hemen hemen bütün Türk devletlerinde aynen uygulanmıştır. İlk çağları doğru gözönüne getirince Mete Han'da beliren askeri nizam, bütün maddi ve manevi temelleriyle Orhun kitabelerinde parlar. Türk milletinin hayatını muhafaza gibi milli bir idealin yanında insanlığın kurtuluşu gibi bir insani gayeyi de politikasının aslı yapan Türk milletidir. Harplerin ancak yağma hırsı ile yapıldığı ilk çağlarda bile Türk milleti insanları nizama bağlamak ve adalet icra etmek hedefi için harp yapıyordu. Bu ideal aynen Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu'na geçmiştir." (YMM, Başyazı, S:288, 1976)

Sistemle Bütünleşme veya Çözülüşün Örnekleri

Derginin 2. sayısındaki Başyazı da YMM hareketinin somut hedefi olarak Türkiye'ye hakim olan ve buhranın temel sebebini oluşturan "Judeo-Grek menşeli kapitalist sistem" gösterilirken; nasıl olmuşturda 26 sayı sonra yine aynı kişinin kaleme aldığı Başyazı da Türkiye'nin İslam dünyasındaki "milletlerin başlarındaki Yahudi uşağı idarecileri" alaşağı etmelerinden sonra bile, ittifak hususunda bu müslüman toplumlar küçümsenecek; fakat müttefik olarak Amerika tercih edilebilecektir?

Nasıl oluyor da YMM dergisinde yayınlanan "İlmi Sağ", "İnkılap İlmi" gibi temel metinlerin çatısı Hizbu't-Tahrir'in kitaplarındaki tesbitlerden yararlanılarak oluşturulduğu halde; daha önce Konya Milliyetçiler Derneği'nce Hizbu't-Tahrir aleyhinde çıkarttırılan bildiri seneler sonra tekrar dergide neşredilip gündeme getirilerek bu İslami teşkilata "Yalnız ve sadece Amerikan düşmanıdır", "Rus dostudur", "Bu alçaklar Türk düşmanıdırlar. Yavuz Sultan Selim ve diğer Müslüman Türk büyüklerine hakaret ederler" şeklinde iftiralar atılmakta ve karalanmaya çalışılmaktadır. (YMM, S:73, 1971) Kaldı ki müsteşriklerin İslam'ın uzun bir tarih süresince nizam olarak yaşanmadığı tezi karşısında Hizbu't-Tahrir'in tepkisel bir tavırla ortaya koyduğunu varsaydığımız İslam Hilafeti'nin 1923 yılına kadar devam ettiği ve Osmanlı Devleti'nin İslam Devleti olduğu vurgusunu, "Hizb-i Kitleleşme" kitabından okumak mümkündür.

Ve nasıl oluyor da İnkılap İlmi'nde gösterildiği gibi millet ideolojisine düşman ve Türkiye'ye egemen kapitalist ideolojinin iktidar aracı olan devletin istihbarat birimi MİT, "İlmi Sağ" şablonuna ihanet edercesine güncel kullanımıyla sağ ve sol kanat şeklinde ayrıştırılıp, sağ kanadın savunulması yapılmaya başlanıyor? Şu ifadelere bakın: "İstihbarat fonksiyonu olmayan bir cemiyet yaşayamaz... Bugün içinde bulunduğumuz vahim durumda bilhassa MİT'in son derece verimli çalışmasına muhtacız. Bu da ancak MİT bünyesine sızabilmiş 'Milli'lik vasfına uymayan ajanların tasfiyesi ile mümkündür" (YMM, S:70, 1971) İslam inkılabını gerçekleştirmek için kadrolaştırılan müslüman dimağlara aktarılan telkin işte budur. Artık hiçbir yazılı kayda veya ilkeye dayanmadan üretilen devleti içinden fethetme söylemi, sonunda kapitalist, ulusçu, laik devleti savunma ve bu tavrı da İslami bir görev olarak telakki etme gafletine kadar uzanır. Artık dergiye kapak olan başlıklarla "Devletimiz Yaşayacak, Düşmanları Kahrolacak"sa (YMM, s:364, 1977) mevcut düzen açısından tehlikeli kabul edilen herkes MİT'e ve hatta Özel Harp Dairesi'ne ihbar edilebilir.

12 Mart Askeri Darbesi, öcü olarak yaratılan komünist ihtilal senaryosu bahane edilerek oluşturulmuştur. Ve tüm devletçiler, düzenciler, sağcılar tarafından alkışlanmıştır. "Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi insiyatifini kullanarak yaptığı bir harekettir. Yoksa 12 Mart demokratik miydi, değil miydi münakaşası adi bir demagojiden başka bir şey delildir."

(YMM, Başyazı, S:143, 1972) ifadelerinde görüldüğü gibi artık tamamen resmi bir söylemle YMM kadroları tarafından da devlet, ordu ve cuntacılar savunulmaya başlanılır. 12 Mayıs 1972'de düzenlenen Konya "Milli Karar Mitingi" ile müslüman kitlelerle Türk Ordusu'nun bütünleştirilmesi tek taraflı olarak oluşturulmaya çalışılır. Ve bir zamanların İslam'a gönül veren YMM'nin inkılapçı kadroları, kapitalist düzeni tamamen unutarak bağırırlar; "Koministler Kahrolsun", "Ordu-Millet El Ele".

Peşinden Aykut Edibali'nin kaleme aldığı "Komünist ihtilale Karşı Tedbirler" yazı dizisi kitaplaştırılır. Kitap'ta 12 Mart Cuntacılarına devletin korunması için Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM)'nin kurulması' teklifinde bulunulur. Kitabın kısa zamanda ikinci baskısı yapılır ve yüzlerce nüsha ordu mensuplarına ulaştırılır. Bundan sonra inkılapçı, sahabe neslini yaşatmaya tutkun, Musab bin Umeyr'ler olma ideali ile kazanılan ve yetiştirilen kadro elemanları DGM'ler için kamuoyu oluşturmak amacıyla imza kampanyaları düzenlemeye sevk edilirler. Bununla da yetinilmez, yine Konya'da 4 Ekim 1976 Pazartesi günü bir "Tarihi Karar Mitingi" daha düzenlenir. Mitingde taşınan pankartlardan ve atılan sloganlardan bir kaçı şunlardır: "DGM'den Sadece Vatan Hainleri Korkar", DGM İşçilere Değil, Komünistlere, Vatan Hainlerine ve Millet Düşmanlarına Karşı", "DGM Devlet Güvenliğinin ve Hukukun Teminatıdır" "DGM Devletin Emniyetidir", "DGM'ye karşı Çıkanlardan Millet Hesap Soracak".

Sonuç

YMM dergisi ve bağlısı olduğu YMM hareketi Türkiye Müslümanlarının yakın geçmişinde yer alan çok hüzünlü bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Çünkü İslami mücadele azmi ve talebiyle oluşturulan hareket, daha sonraki yıllarda kapitalist olarak nitelediği Türkiye'deki rejimi ve devleti savunma noktasına gelmiştir.

Tevhidi bilinci ve Kur'ani bilgi birikimi yeterince olgunlaşmamış ama İslami anlayış ve hareket mantığı olarak yoğun bir arınma ve sorgulama süreci yaşamaya başlayan 1960'lı yıllar müslüman kuşağını yazılı ve sözlü olarak etkileyen evrensel İslami hareketlerin fonksiyonel konumunu, 1967'den sonra ortaya koyduğu organize ve disiplinli yapılanma şekli ve formüle edilmiş düşünceleriyle YMM hareketi almaya çalışmıştır. Büyük ölçüde de başarılı olmuştur.

YMM dergisinin yayın akışından izleyebileceğimiz serüven süresince İslam, Kur'an, Tevhid, İslam İnkılabı, sahabe neslini örnekleme, kapitalist sistemden kurtulma gibi kavram ve hedeflerin "millet, millet ideolojisi, millet mücadelesi, İlmi sağ" gibi örtülü bir dille gündeme getirilmesiyle kazanılan ve bu hedeflere gönül vermiş insanlar; daha sonra bu örtülü dilin kullandığı kavramlara ulusal, devletçi, düzenci bir muhteva verilmeye başlanmasıyla Türk milliyetçisi ve devletçi olma tercihi ile karşı karşıya kalmışlardır. Fikri önceleyerek, fikri liderliği yönetimde tayin edici kıstas kabul ederek, fikrin de İslam olduğu inancı ve kabulüyle YMM hareketine iştirak eden duyarlı insanlar; bir süre sonra taklitçi bir itaatle fikri liderliği unutup teşkilatı, teşkilat liderini ve emirlerini tabulaştırmaya başlarlar. Ya da zihinsel bir karmaşa ve bulanıklık içinde atalete sürüklenirler. Sonuçta yaşanan şudur: Evrensel İslami hareketlerin ulaştıkları bilinç düzeyinin yazılı ve şifahi aktarımıyla oluşmaya başlayan 1960'lı yıllar Türkiye'sindeki İslami uyanış, önemli bir potansiyel gücü var kılmaya başlamıştı. İşte MB veya YMM hareketi ve YMM dergisi aracılığıyla ciddi ölçüde kuşatılan Türkiye'deki İslami uyanışın bu potansiyel gücü, zihinsel saptırmalar sonucu kısa bir süre sonra erime, çözülme, uzlaşma sürecine itilmiştir. Harekete İslam adına katılan 1960 müslüman kuşağı, 1970'li yıllara gelindiğinde Türk kültürünü, sağcı partilerin ittifaklarını, T.C. devletini, DGM'leri savunur hale gelmişlerdir. Evet inkılap gerçekleşmiştir. Ancak bu inkılap cahiliyyeden kopuşu değil; Kur'ani aydınlanma sürecinden cahili değerlerin karanlığına yönelen bir hicreti ifade etmektedir.

İkinci kuşak YMM mensupları ise artık Kur'ani İslami kavrama ve İslam inkılabını gerçekleştirme azmi ile değil, ulusal değerlerle donatılmış bir söyleme muhatap olarak kazanılmış ve eğitilmiş bir kuşaktır. Bu eğitim içinde İslami söylem bir alt kültür konumunda yer tutmaktadır.

YMM hareketinin sergilediği bu şaibeli serüven, kadrolarını ve tesir ettiği kitleleri,1970'li yılların ortalarından itibaren güç kazanmaya başlayan Türkiye'deki ikinci dalga İslami uyanış çabalarının etki alanından da uzaklaştırmıştır. Hatta kadrolar, YMM dergisinin her sayısında daha da güçlendirilmeye çalışılan türkçü ve devletçi kimlik ile, 1970'li yılların ortalarında yeniden güçlenmeye başlayan Tevhidi uyanış hareketini engelleyecek bir misyonun taşıyıcısı haline getirilmişlerdir. Kendini yenilemeye kalkışan kadro elemanlarına da hareketin belirlediği kitap ve kaynaklar dışında herhangi bir eserin okunması hakkında yasak getirilmiştir. Böylece 1970'li yılların ortalarından itibaren Seyyid Kutup'un "Yoldaki İşaretler" (yeni ve tam çevirisiyle) ve "Fi Zilal-i Kur'an", Ebu'l Ala Mevdudi'nin "Kur'an'da Dört Terim", "Hilafet ve Saltanat", "İslam'da Hükümet" gibi eserleri ve diğerleri ile; yine yaygınlaşan Kur'an çalışmalarıyla oluşan gündemler ve açılımlardan kadrolar uzak tutulmuş ve bu tür kitaplar ve çalışmalar üzerinde şüpheler uyandırılmaya çalışılarak geleneksel kesimin taassubi tutumuna ricat edilmiştir.

Yaşanan bu olumsuz gelişmeler, gerek kadrolarda, gerekse YMM dergisi tirajında büyük bir tıkanmayı getirmiştir. Kadrolarda hareketin gidişine duyulan güvensizlik artmıştır. Ancak tıkanma ve yanlışlıklar genellikle yöneticilerin liyakatsizliğine atfedilmiştir. 1976-1977 yıllarından itibaren başlayan ve YMM kadrolarının ciddi bir bölümünü etkisi altına alan muhalefet hareketi; maalesef MB'nin kuruluş yıllarında ulaşılan İslami bilinç seviyesinin çok çok gerilerine sürüklenildiği için tepkisini, genelde YMM dergisinin ve YMM hareketinin yan teşekkülleri olan Pınar, Gerçek dergilerinin ve Bayrak gazetesinin yayın politikalarında açıkça görülen fikri sapmalara değil, hareketin geliştirilememesinden dolayı teşkilatın işleyişine ve ehliyetsiz yetkililere yöneltmiştir. 1970'li yılların ortalarına gelindiğinde YMM kadroları arasında, yaşanan bu sürecin olumsuzluğunu itikadı ve siyasi boyutuyla kavrayıp tavır koyan insan sayısı iki elin parmaklarını bile geçmez. Zaten ilk başta muhalefet hareketini oluşturmaya çalışan bu insanlar "YMM kültürünün cahili bir kültürü oluşturduğu"nu, "Edibali'nin öğretisinde bir çok şirk unsurunun bulunduğu"nu veya "YMM hareketinin açıkça Türkçü bir kimliğe büründüğü"nü açıkladıklarında; ayrılıkçı, devlet düşmanı, münafık, kürtçü suçlamalarıyla "örgüt'ten atılmışlar veya engellenmişlerdir. İşin daha da üzücü tarafı gidişattan memnun olmayan ve daha sonra kitleleşen muhalefet hareketine iştirak eden kadroların, YMM kültürünü sorguladıkları için cemaatten atılan insanların gündeme getirmeye çalıştıkları eleştirileri bile anlayabilecek İslami perspektiften, vahyi ölçülerden, inkılapçı tavırdan uzaklaştırılmış olmalarıdır.

Ve YMM hareketi içinde doğan ve kitlelerin büyük bir bölümünü arkasına alan, ama olumsuzlukları gidermek için neyi eleştireceğini ve eleştirdiğinin yerine neyi ikame edeceğini bilemeyen muhalefet, YMM kurmayları tarafından da dışlanınca MB'nin oluşturduğu YMM hareketi fiili olarak çözülür. Binlerce kadro elemanı yaşadığı fedakarlıkların heba olduğu inancıyla, ama büyük bir fikri bulanıklık içerisinde dağılır. YMM dergisi kapatılır. Aslında bu dağılma ciddi bir çoğunluğu manipüle edilen 1960'lı yılların müslüman genç kuşağının değişik kavramsal oyunlarla uzlaşmacı ve eklektik bir anlayışa sevk edildikten sonra eritilme ve dağıtılma serüveninin son noktasıdır. Böylece 196O'lı yıllarda başta İhvan-ı Müslim'in, Cemaat-i İslami'nin, Hizbu't Tahrir'in ve birçok muhakkik Müslüman düşünürün Türkiye'ye yazılı ve sözlü olarak aktarılan fikirlerinin Türkiye Müslümanları arasında uyandırdığı potansiyel güç, büyük ölçüde denetim altına alınıp eritilmiştir.

Sonraki yıllarda yeniden İslami kimliğini oluşturma kararlılığına ulaşan eski YMM üyelerinden çok az bir kısmı bu dağılma/dağıtma sürecini sorgulayarak önemli değerlendirmelere ulaşacaklardır. Ancak dağıtılan kadroların büyük bir çoğunluğu Türkiye'deki rejime uydurulmuş kafa yapıları ve teşkilatçılık tecrübeleri ile bazı düzen partilerinde veya gelenekçi cemaat bünyelerinde önemli roller üstleneceklerdir. Aykut Edibali'ye bağlı kalan azınlık ise zaten modern bir tarikat konumuna gelmiştir. Ancak ilkin "Islahatçı Demokrasi Partisi", sonra "Millet Partisi" olarak örgütlenen bu kalıntı çevrenin modern şeyhi konumundaki Aykut Edibali'yi "Milli İttifak"ı oluşturanlar unutmayacaklar ve iki arkadaşıyla birlikte kendisine 1991 seçimlerinde TBMM'ye girme imkanı tanıyarak vefa borçlarının bir kısmını ödeyeceklerdir.

Yeniden Milli Mücadele hareketiyle yaşanan senaryo aslında bitmemiştir. 196O'lı yılların kontrol dışı İslam anlayışını millileştirmeye çabalayan egemenler, bugün İslami hareketler karşısında daha tecrübelidirler. Ve bugün imkan tanınan büyük dini cemaatlerin ve ilkesiz oluşumların önde gelenleri İslam'ı hakim kılmak için (hangi İslam'sa) "apolitik olmama", "devleti içinden fethetme", "çatışmadan alan açma" gibi daha iyi işlenmiş ve daha çok ayet ve hadisle perdelenmiş bir söylemle gazetelerinde, dergilerinde, mitinglerinde, vaazlarında; millilikten, devletçilikten, "müslüman polis" savunusundan, şanlı tarih tablolarından bahsedeceklerdir. Adeta YMM dergisinde amaçlanan "Milli değerlere bağlı, İslam'a saygılı" hedeflerle yetiştirilmeye çalışılan nesle, "Milli Kültür" ve demokrasi değerleri İslam diye sunulacaktır. Görülen o ki bugünkü süreçte millileştirilmiş din anlayışı daha da güçlendirilmiştir. Ve bu kavram kargaşası içinde milliğin, türkçülüğün, gayri İslami devletçiliğin ve mevcut sistem savunusunun; çok hukukluluğu aynı gemide olma edebiyatıyla meşrulaştırmanın veya bidat ve hurafeciliğin en az komünizm ve laiklik kadar tehlikeli ve batıl olduğu İslami duyarlılık taşıyan birçok kişi tarafından fark edilmeyecektir.

Allah'a şükür ki; düzenin gücü, gafillerin ifsadına rağmen Türkiye Müslümanları arasında bugün bu oyunları görebilen, hesaplarını şeytani tuzakları fark ederek oluşturma bilincine sahip ve düşüncesinin merkezine Kur'ani ölçüleri oturtabilmiş muvahhid müslümanlar bulunuyor. Bütün olumsuzluklara rağmen varlık bulabilen ve tevhidi bilincin, tevhidi basiretin, tevhidi eylemliliğin şahitliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar, artık eskisi gibi kolayca kandırılabilecek veya kolayca saptırabilecek bir konumda değiller. Bu nitelik çok önemlidir. Zaten tüm teknolojik imkanlarına ve maddi güçlerine rağmen egemenleri telaşa sevkeden de, emperyalist düzene alternatif ve kuşatıcı bu niteliğin nüve şeklinde de olsa güç kazanmaya başlamasıdır. Bunun için emperyalist güçlerin mihmandarı ABD'nin İslamizasyon politikaları bugünlerde "Yeni İslam Politikası" (Bkz.: Hak Söz, "Gündem", Sayı: 39, Haziran 1994) tarzında yeni biçimler üretiyor. "Amerika'nın Yeni İslam Politikası" İslami hareketlerle İslami duyarlılıkları canlı kitlelerin irtibatını kesebilmek için millileştirilmiş veya sulandırılmış din anlayışlarının temsilcilerine imkan sağlıyor.

Türkiye'deki Tevhidi uyanışın tarihi yeni, İslami hareketin yaşı çok gençtir. Ama önemli kazanımlar elde edilmiştir. Bu kazanımlar korunmalı ve geliştirilmelidir. Dolayısıyla YMM pratiğinden yararlanmasını bilenler kafirlerin, münafıkların, ashab-ı şimalin yeni oyunları karşısında basiretli ve uyanık bir tavrın sorumluluğunu üstlenmeli ve şeytani İslamizasyon oyunları karşısında yumuşamamalıdırlar.
 
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-03-2015   #9
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart

Necmettin Turinay

TOROSLARA ÇEKİLMİŞ MÜNZEVİ KARTAL


Tarık Buğra, “Ağaçlar Ayakta Ölür” diyor. Fakat bazen olur ki, insan da ayakta ölür. Hayata karşı, devir ve zamana karşı boynunu bükmeyen, rutine ve alelâdeye teslim olmayan kahramanlara da ancak böylesi yakışır.

Nitekim o da onlardan birisi idi ki, Toroslar’ın yüksek dağ yamaçlarında, esen yeller arasında ruhunu teslim ediverdi. Zeytinliklerin dibini eşerken, dağdaki kulübesine üç-beş çivi çakarken yorulmuş olmalı ki, bir kerevete veya koltuğa oturmuş ve öylece kalakalmış!.. Yani ölümünün bile kimse farkına varmamış. Gelip giden, etrafında dolaşan, ya da ona hafiften seslenenler, yenice dalmış uyuyor sanmışlar. Meğer o oturduğu yerde dimdik, hayatta olduğu gibi eğilip bükülmeden, kimselere de muhtaç olmayarak son nefesini öylece teslim etmiş!.. Üstünde mavi gök-beyaz bulutlar, etrafında Toroslar’ın gür yeşilliği ve dağdan dağa vuran sessiz yankılanmalar arasında bir ömür böylece sona ermiş.

Sanki bir garip ölümü gibi!..

Kimsesiz ve yalnız!..

Fakat tabiatın inzivasına çekilen bu adamın hayatı, eğer bilseniz tam bir destandır. Milyonları peşinden sürüklemeyi bilen ve meydanlara sığmayan lider karakterli birinin, Toroslar’ın inzivasında ne aradığını kuşkusuz siz de merak edersiniz. Fakat bu konuda size ne söylesem boş!.. Çünkü ne bunları kendisine sorabildim, ne de o, içindeki bastırılmış ukdeyi açmaktan yana oldu. Eminim ki sorsam bir tel kopacak, derinden derine işleyen bir yara yeniden nüksedecek, ya da ciltlere sığmayan bir kitap orasından, burasından savrulup dağılıverecek!..
İyisi mi küçük küçük bazı notlarla iktifa edeyim. Geçen Cuma günü çıkan “Regaibde Edirne” yazısını kaleme alırken, aslında hatırımda o vardı. Edirne Selimiye’de Perşembe günü, Roman’lardan bir grup, meğer mevlit ve ilâhiler okumayacak mıymış? Bu haber beni o kadar ferahlandırmıştı ki, işte o anda Necmettin Erişen hatırıma gelmiş ve Edirne Regaibi’ni de o vesile ile yazmıştım. Fakat ne o Roman’lardan, ne de Necmettin Erişen’den o yazıda bahsedememiştim. Olacağa bakın ki, daha o yazının mürekkebi kurumadan, Erişen’in vefat haberi Toroslar’dan aşağı inmesin mi?
İşte o gün, Toroslar’daki ölümün ardından, bende neler neler sökün etti. Adı bilinen, kendisi artık hatırlanmayan eskinin eskisi bir örgüt!.. Mücadele Birliği ve onun ilk genel başkanlarından Necmettin Erişen!.. 12 Mart 1971 darbesinde, Doğan Öz tarafından kapatılan örgütün öncü isimlerinden!.. Bakışları acılı ve siması da muztarip!.. Gülmeyen ve belki lûtfen tebessümle yetinen!.. Omuzlarındaki tarihin yükü ile de öylesine vakur birisi!..
İşte bu halde kendi köyünden çıkmış, İstanbul’a mı gidiyor, İstanbul’dan mı dönüyor belli değil. Kara tren Konya’nın düzünde emeklemeye başlamış. Konuşuyor, sohbet ediyorlar. Kimse kimseyi bilmiyor. Fakat sonradan öğreniyoruz; konuşanlardan biri Cemil Meriç, diğeri ise Necmettin Erişen!..
Aradan yıllar geçmiş, Cemil Meriç o yolculuğu Jurnal’lerinden birinde anlatmak ihtiyacını duymuş. “Dağdan dağa vuran bir çağlayandı o” diyor. Ve o konuşma Cemil Meriç üzerinde o kadar etkili olmuş ki, tahmin edemezsiniz!.. İşte Cemil Meriç’in eve dönüşü ya da kendi kültür ve medeniyetimize rücû edişi, bu tren yolculuğundan sonra başlar. Yıl 1966 veya 1967, Erişen o sıralarda tanınmayan, bilinmeyen kayıp bir isim ayrıca!..
O Kur’an okurken sanırdınız ki, yerleri ve gökleri bir titreme ve ürperme kaplardı. Öylesine içten bir okuyuş!.. Kendi okuyuşunun tesiri kendine vurmuş gibi bi de, o koca cüsseli vücut sanki erir giderdi. Ortalıkta da sadece büyük Allah’ın hükümranlığı!.. Yani böyle heybetli seslerin yakarmaları arasında insan kendinden geçer, geçerdi.
İşte heybet ve vakarın, tevazu ve alçak gönüllülükle izdivaç ettiği bu büyük ruh, şimdi aramızdan çekildi gitti. Bir defasında Ankara’da evime gelmişti. Ellerinde, avuçlarında ve omuzlarında, kuşlar yuva yapmış gibi küçücük çocuklarıyla!.. Orasından burasından çocuklar dallarına konuyor!.. Siz sanın ki, meyveli bir ağaç gibiydi Erişen!..
Bu haldeki bir insan, bir gün geldi, genel başkanlığı da, örgütü de bırakıverdi!.. İşsiz güçsüz, memuriyetten atıldığı için de maaşsız-ücretsiz!.. İşte o halde iken ne yapmış biliyor musunuz? Üsküdar sokaklarında, çarşı ve pazarlarda hamallık!.. Omuzları yara-bere içinde. Fakat kimseler onun bu durumundan haberdar da değil!..
O sıralarda olmalı herhalde. Üsküdar’daki çingenelerle arasında bir yakınlık doğmuş. Artık onlarla düşüp kalkıyor. Yıllar sonra bir keresinde, ben de şahit oldum bu duruma. Biz onunla Üsküdar çarşılarında beraber yürürken, ordan buradan sayısız Roman ellerine sarılıyor, yüzünü gözünü öpüyor, daha ne zaman geleceksin diye de adeta sitem ediyorlardı. Şahit olduğum bu ülfet ve kalp yakınlığı diyebilirim ki, beni ezmiş ve utandırmıştı. Neydi bu adam? Ondaki bu derin tesir nereden ileri geliyor diye, o anda dalıp gittiğimi hatırlarım.
Sonra ne olmuş biliyor musunuz? Özal zamanında öğretmenliğe ancak dönebilmiş. Üsküdar Halil Rüştü Ortaokulu’nda “Yalansız Bir Dünya” kurmuş!.. Öğrencileri öyle etkilemiş ki, yalana yer yok artık. O şanslı çocuklar da geçirdikleri bu iç tecrübeyi, “Yalansız Bir Dünya” adıyla kitaba dönüştürmüşler. Ticaret Lisesi’nde de, genç çocuklara apayrı bir nümunei imtisal!.. Onlar da hocaları ile geçirdikleri yılları, “Bir Bizi Anlasanız” diye ayrı bir kitapta toplamışlar.
Şimdi o Romanlar, o yalansız çocuklar ve biz eski dostları, Toroslar’ın eteklerinde, bomboş bir ovanın ortasında, Bursa Müftüsü’nün sorduğu sorulara muhatap bekliyoruz:
- Nasıl bilirsiniz?
 
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 06-03-2015   #10
Değirmenci
 
Üyelik tarihi: Mar 2015
Mesajlar: 153
User ID: 34402
Tecrübe Puanı: 7372323
Reputation: 73723200
Değirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper ÜyeDeğirmenci Süper Üye
Standart

Mücadele Birliği

Ahmet Taşgetiren


Mücadele Birliği 1960 – 70’ler Türkiyesi’nin etkin bir kuruluşu idi. 75’lerden sonra dağılmaya başladı. Bu kuruluşun 2005’lerde de güncellik kazanması dikkat çekici.
1968 – 1978 yılları arasında Mücadele Birliği içinde bulundum. Birliğin Yeniden Milli Mücadele isimli haftalık dergisi ve Bayrak isimli günlük gazetesinin yazıişleri kadrosunda etkin görev yaptım. Pınar isimli kültür ve sanat dergisinde yazılar yazdım, yayınında etkin danışmanlık katkım oldu.

Doğrusu, Mücadele Birliği nev’i şahsına münhasır bir yapılanmaydı. Bünyesine aldığı “gençler”, seçkin niteliklere sahipti, ülkenin geleceğinin inşası amacıyla onların yetişmesine de çok ciddi itina edildi. Genç insanların o günün şartlarında böylesine bir basireti hayata geçirmesi gerçekten önemsenecek bir hadisedir.

Bu yapılanma sonra dağıldı. (“Dağıldı” derken, o günkü misyonun o günkü insicam içinde devreden çıktığını belirtmek istiyorum, oralardan yola çıkıp bakıye halinde devam eden bir mevcudiyet hala söz konusu.)

Mücadele Birliği hadisesinin bir özeleştirisinin yapılmasını, benzeri misyonu paylaşan tüm hareketlerin daha sağlıklı gelişmesi için zaruri gördüğümü belirtmeliyim. Bu, bugüne kadar yapılmadı, benzeri oluşumlardaki sancıların özeleştirisi de yapılmadı. Dolayısıyla problemli oluşumlar hayata giriyor, çıkıyor, peşinden ümit kırıklıkları ortalığı kaplıyor.

Mücadele Birliği ile ilgili İrfan Küçükköy imzasıyla bir kitap çıktı. Kitaba ilişkin bazı değerlendirmeler yapıldı. Sanırım kitaba en büyük ilgiyi Yeni Şafak gösterdi. İki yazı da Ankara kaynaklıydı. Birisine “Haber merkezi – Ankara” imza attı (29 nisan), diğerine Ankara Bürosundan Şamil Tayyar… (2 mayıs, en son 9 mayıs) Bu kitapla bağlantılı olmaksızın ve Ak Parti ile ilgili tartışmalar çerçevesinde gündeme gelen boyutunu dışarda bırakırsak, Mücadele Birliği ile ilgili bir değerlendirmeyi de daha önce Mustafa Karaalioğlu yapmıştı. Karaalioğlu’nun değerlendirmesi de Cemil Çiçek’in bir konuşması ile bağlantılıydı.

Yeni Şafak’ta çıkan, özellikle kitapla ilgili son değerlendirmeleri problemli bulduğumu belirtmeliyim. Özellikle Şamil Tayyar’ın “Mücadele Birliği ve derin devlet” başlığını taşıyan yazısı, Mücadele Birliği ile derin devlet arasında bir bağ bulunduğu iddiasını besleyici nitelikte. Vaktiyle Karaalioğlu da Cemil Çiçek’in bu ihtimali akla getiren bir sözünden yola çıkarak benzeri bir temayı işlemişti.

Tabii ki Şamil Tayyar “derin devlet bağlantısı”na, İrfan Küçükköy’ün kitabında yer alan bazı bilgileri kullanarak varıyor. Öncelikle o bilgilerin kitaptaki aktarımının “sorunlu” olduğunu düşünüyorum. Sonra da, o bilgilerden yola çıkarak Mücadele Birliği ile derin devlet arasında Şamil Tayyar’ın ilgi kurmasının, aşırı bir yorum olduğunu düşünüyorum.

Ben kitabı okuduğumda kendi kendime “İrfan Küçükköy, önemli bir isim olmasına rağmen tek başına Mücadele Birliği’nin her şeyini yazamaz. En azından İstanbul ayağında ne olup bittiğine, Ankara’da ne olup bittiğine vakıf olduğunu sanmıyorum.” dedim. Kitapta tabii ki İrfan Küçükköy’ün hayatına giren şeyler var, ama Mücadele Birliği ondan ibaret değil.
Doğrusu, ben de tek başıma yazamam Mücadele Birliği’nde olan bitenleri…

En azından, liderliğe yönelttiğim eleştirilerle oradan ayrıldım, onca medya çalışması içinde yer aldım, ve ben, Mücadele Birliği’nin neden dağıldığını gerçek boyutlarıyla bilmiyorum.
Oralarda kimin, nerenin, nasıl etkili olduğunu, bugüne kadar da ikna edici biçimde ortaya koyan olmadı. Mücadele Birliği üzerine bir çalışma yapsam, ilk araştıracağım konu herhalde “Nasıl dağıldı?” sorusu olurdu.

Şunu söyleyebilirim:

Yeniden Milli Mücadele’de, Bayrak’ta “belirleyici” denecek derecede etkin görevlerde bulundum. Dergi ve gazetenin yayınını, yazıişleri kadromuzla, bugün benim içimi zorlayacak bir etkiye muhatab olmadan sürdürdüğümüzü biliyorum. Orada herhangi bir boyutu ile “devlet” yoktu. O harekette yer alan onbinlerce insanın dünyasında da, herhangi bir güdümlenme endişesi mevcut olmadı. (Gazete ve dergideki kimi temalar, bugünün yaklaşımıyla değerlendirilirse yanlış sonuçlara gidilir.)

Ama hareket dağıldı?
Nasıl oldu bu iş?

Liderlikte bir çatlama olduğu kesin. Ama nedir bu çatlamanın sebebi? Ben, liderliğin bir ayağına yönelttiğim eleştirilerden sonra kopmuştum. Ama o ayağın, öteki ayakla bağlarında da derin sorunlar oluşmuştu. İrfan Küçükköy’ün kitabından yola çıkıp “derin devlet” bağlantıları geliştirenler de, o ayağın diyelim kabadayı âlemiyle ilişkilerini malzeme olarak kullanıyorlar. Oysa o ilişkileri de bu tür konularda çok hassas olan bizler, o gün yadırgamamıştık.
Bir hareketin liderliğinin çok ağır bir sorumluluk olduğunu, taşımanın kolay olmadığını biliyorum. Hazreti Ömer “Bir aileden bir kurban yeter” der, oğlunun halife gösterilmesi teklifleri karşısında…

Gecelerin gündüzlerin kaybını göze almak demek liderlik…

Ağır bir nefsi disiplin demek. (Özellikle islami alanda.)

Van’da başı ağrıyan gönül dostunuzun acısını paylaşmak demek.

Ve Türkiye gibi bir ülkede her türlü belaya katlanmaya hazır olmak demek…

Liderlikte ne oldu da çatlama gerçekleşti, sonraları düşünce planında ortaya çıkan savrulmalar neyin nesi idi, bugün kim nerede hangi sürecin sonucu olarak neleri savunuyor, bunlar yıllarını o misyona verenler açısından yeterince bilinmiyor.

Şunu söylemek isterim: Derin devlet bağlantısını, Mücadele Birliği’ni ulvi bir davanın sembolü olarak bilen insanlara kabul ettiremezsiniz. Bu tür değerlendirmeler ciddi tepki görür.

Ama bilinmeyenlerin araştırılması gerekiyor.

Ve her şeyden önce, hakkında, “Bugünlere kadar yaşasaydı, Türkiye için gerçekten diri bir kadro oluşması mümkün olacaktı” görüşü paylaşılan bir hareketin, neden dağıldığının özeleştirisinin yapılması gerekiyor. Bu çerçevede zaman zaman bu konuyu yazmak isterim.
 
Değirmenci isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
1970'ler baskısı), 68 kuşağı, dergi, milli mücadele


Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (1 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
They
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Teks Altın Seri Listesi.(100'e Kadar) cemalnacitolga Teks 6 07-22-2017 15:57
Tex ceylan yayınları 186 lık seri listesi barisvolkan Teks 1 08-29-2012 11:15
Yeni Martin Mystere Lal Kitap Bonelli Comics Sıralı Liste cemalnacitolga Çizgi Romanlar 0 06-23-2012 13:24
Büyülü Rüzgar Lal Kitap Bonelli Comics Sıralı Liste cemalnacitolga Büyülü Rüzgar 0 06-23-2012 12:49
Tex Oğlak Yayıncılık Maceraperest Çizgiler Aylık Seri Listesi barisvolkan Teks 0 06-21-2012 22:29


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:47.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.