Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar  

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > Eski Edebiyat > Düz Yazılar > Sizin Yazılarınız


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 06-21-2014   #1
MeSu
 
Üyelik tarihi: May 2013
Mesajlar: 163
User ID: 20545
Tecrübe Puanı: 214748369
Reputation: 2147483647
MeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper ÜyeMeSu Süper Üye
Standart Stanislaw lem - Non Serviam

Stanislaw Lem'in bir metnini, değindiği konunun önemi nedeniyle paylaşıyorum. Amacım konu ile ilgili ufak da olsa bir düşünce paylaşımı, tartışma etkisi yaratmak.


Metnin Özgün PDF taraması linktedir

[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]


STANISLAW LEM

NON SERVİAM



Profesör Dobb’un kitabı, Finli felsefeci Eino Kaikki’nin ‘insanoğlunun yarattığı en acımasız bilim’ diye adlandırdığı bireynetik üzerinedir. Günümüzün en tanınmış bireynetikçilerinden olan Dobb da aynı görüşü paylaşmaktadır ve bireynetiğin uygulamada ahlakdışı olduğu sonucundan kaçamayız ama etik ilkelerine karşı olduğu halde bizim için uygulama gerekliliği taşıyan bir konudur demektedir. Araştırmalarda konuya özel acımasızlıktan, kişinin doğal içgüdülerine şiddet uygulamaktan kaçınmanın bir yolu olmadığı gibi, bilim adamlarının doğruları arayan kişi olarak kusursuz masumiyet efsanesi bu noktada yıkılmaktadır. Ne de olsa, vurgulamak için biraz abartıldığı anda ‘deneyci ilahların soylarını yazan kitap’ olarak adlandırılan bir bilim dalından söz ediyoruz. Yine de, bu gözlemci, dokuz yıl önce basın bu konuya yoğunlaştığında, kamuoyunun bireynetikle ilgili açıklamalar karşısında şaşkınlığa uğradığı gerçeğini hayretle izlemektedir. Halbuki, günümüzde artık hiçbir şeyin bizi şaşırtmayacağını düşünüyoruz. Kristof Kolomb’un başarısı yüzyıllarca konuşulduğu halde, Ay’a gidiş bir haftada kolektif bilinç tarafından neredeyse olağan olarak kabul edilmişti. Buna karşılık bireynetiğin doğuşu bir şok yaratmıştır.

Persorıetics Latince ve Yunanca ‘birey’ anlamına gelen persona ve yaratmak anlamında genetic sözcüklerinden türetilmiştir. Çalışma alanı ise sibernetik ile seksenlerin psikonik, yani uygulamalı entelektroniğin melezlenmesidir. Bugün artık herkes bireynetiği biliyor: Sokaktaki adama sorduğunuz zaman zeki yaratıkların yapay olarak üretilmesi olduğunu söyleyecek ve bu yanıtı isabetli sayılacaktır ama tam da işin özüne inmemiş olacaktır. Günümüzde yaklaşık yüz bireynetik programı vardır. Dokuz yıl önce, kişilik şemaları -‘çizgisel tipin ilkel çekirdekleri- geliştiriliyordu ama, artık yalnızca tarihi değeri olan o dönem bilgisayarlar, bireysilerin gerçekten yaratılması için bir alan oluşturamamıştı.
Bilinçlilik yaratmanın kuramsal olasılığı, bir süre önce, Norbert Wiener’in God and Golem adlı son kitabının bazı bölümlerinde belirtildiği gibi, tahmin edilebilmişti. Gerçi Wiener bu konuya kendine özgü şakacılığıyla eğilmişti ama, bu şakacılığın altında çok ciddi önseziler vardı. Yine de, yirmi yıl sonra olayların gidiş yönünün nasıl değişeceğini tahmin edemezdi. Sir Donald Acker’in dediği gibi, MIT’de ‘girdiler çıktılara bağlanınca’ en kötüsü ortaya çıktı.

Şu anda bireysi ‘canlılar’ için bir ‘dünya’ birkaç saat içinde hazırlanabilir. Bu süre BAAL 66, CREAN IV ya da JAHVE 09 gibi geliştirilmiş bir programın yüklenmesi için yeterlidir. Dobb, okurları tarihsel kaynaklara yönlendirerek bireynetiğin başlangıcı hakkında genel bir tablo çiziyor. Kendisi de uygulamacı-araştırmacı olduğundan genelde kendi çalışmalarından söz ediyor. Dobb İngiliz ekolünü temsil ettiği için MIT’deki Amerikan ekolüyle aralarında hem yöntemler hem de deney hedefleri açısından önemli farklılıklar ortaya çıkıyor. Dobb ‘120 dakikada 6 gün’ işlemini şöyle tanımlıyor. Önce makinenin belleğine asgari düzeyde veriler yerleştiriliyor; sıradan insanların anlayacağı biçimde anlatmak için, belleğe ‘matematiksel’ madde yükleniyor diyebiliriz. Bu madde bireysilerin yaşayacağı’ evrenin protoplazmasıdır. Artık bundan sonra, bu mekanik, dijital dünyaya gelecek -yalnızca bunun içinde var olacak- ve sınırsız özellikleri olan bir ortamda varlığını sürdürecek varlıkları sağlayabiliriz. Kendi açılarından bakınca, içinde bulundukları ortamın hiçbir sının olmadığından, bu varlıklar fiziksel yönden kendilerini hapsedilmiş gibi hissetmeyeceklerdir. Bu ortamın sahip olduğu tek boyut bize de verilmiş olan zamandır (süre). Ne var ki, onların zamanı bizimkiyle benzerlik göstermez, çünkü akış hızı deneyi yapan kişinin denetimi altındadır. Genel bir kural olarak (sözde yaratılış çalışması denilen) ilk aşamada bu hız yükselmiştir. Böylece, bilgisayardaki upuzun süreler bizim dakikalarımızla eş değerdedir; bu süreler esnasında yapay bir kozmosa ait bir dizi düzenleme ve kristalleşme gerçekleşir. Bu kozmos tümüyle uzanışız olduğu halde boyutları vardır ama boyutlar yalnızca matematikseldir ve bu nedenle ‘hayal ürünü’ özellikleri var denilebilir. Boyutlar programcının belirli aksiyomatik kararlarına dayalıdır ve sayıları ona bağlıdır. Örneğin, programcı on boyutluluğu seçerse, altı boyutun saptanmış olduğu dünyalardan farklı sonuçlara ulaşacak bir yapı ortaya çıkaracaktır. Bu boyutların, fiziksel uzamla hiçbir bağlantısı olmadığını, ancak sistem oluşturmadaki soyut, mantıksal açıdan geçerli yapılanmalarla bağlantılı olduğunu özellikle vurgulamak gerekir.

Matematikçilerin dışında kalanların anlayamadığı bu noktayı Dobb, genelde okulda öğrenilen yalın gerçeklerle açıklamaya çalışıyor Bildiğimiz gibi geometrik olarak üç boyutlu masif bir cisim, örneğin bir küp. inşa et memiz olasıdır; aynı zamanda dört, beş, rı boyutlu geometrik katı cisimler de inşa edebiliriz. Bunların artık gerçek karşılıkları yoktur ve dördüncü boyut fiziksel olarak bulunmadığından, gerçek bir dört boyutlu zar oluştu ramayacağımızı biliriz. Fiziksel olarak inşa edilebilecekler ile yalnızca matematiksel olarak var olanlar arasındaki ayrım, bireysiler için genel olarak bulunmaz, çünkü onların dünyası yalnızca matematiksel tutarlılığa sahiptir. Gerçi matematiğin yapıtaşları sıradan fiziksel nesnelerdir (röleler, transistörler, mantık devreleri, yani bir dijital makinenin tüm ağı) ama bu dünya yalnızca matematiğe dayalı olarak oluşturulmaktadır.

Modern fizikten öğrendiğimiz gibi uzam, içinde yer alan cisimlerden ve kütlelerden bağımsız değildir. Uzamın varlığı bu cisimler tarafından saptanır ve cisimlerin bulunmadığı yerde maddesel açıdan hiçbir şey bulunmadığı için, uzam biter, sıfıra iner. Maddesel cisimlerin rolü ‘etkilerini’ gösterip bir uzam ‘oluşturmak’ olduğundan, bireysi dünyada, bir matematik sistemi bu amaçla işin içine katılır. Belirli bir deneye karar veren programcı tüm olası ‘matematiklerin’ arasından belirli bir grubu (örneğin aksiyomatik biçimde), yaratılan evrenin Varoluşsa! zemin katmanını’, ‘ontolojik temelini’ oluşturmak için seçer. Dobb bunun içinde insan dünyasıyla yakından benzerlikler bulunduğuna inanıyor. Ne de olsa bizim dünyamız ona en uygun olan, geometrinin belirli tipleri, belirli biçimleri (başladığı şekilde sürebilmesi için üç boyutluluk seçilmiştir) üzerine ‘karar vermiştir’. Bununla birlikte, geometrik olan ve olmayan alanlarda, başka özellikleri’ olan başka dünyaları’ gözümüzde canlandırabiliriz. Bireysilerin durumu da aynıdır. Araştırmacının ‘yaşam alanı’ olarak seçtiği, matematiğin o özelliği, onlar açısından tıpkı bizim içinde yaşadığımız ‘gerçek dünya’ gibidir ve tıpkı bizim gibi, bireysiler de farklı temel özellikleri olan dünyaları ‘gözlerinde canlandırabilirler’.

Dobb bu konuyu ardışık tahminler ve özetler yöntemiyle sunmaktadır; bizim yukarda verdiğimiz ana hatlar kitabının yaklaşık iki bölümünü kapsamaktadır ve daha sonraki bölümlerde ortaya çıkan engeller nedeniyle kısmen iptal edilmektedir. Yazar, bize bireysilerin geri dönüşü olmayan, önceden hazırlanmış, sabit, donmuş bir dünyaya gelmelerinin söz konusu olmadığını, bu dünyanın nasıl olacağının ve özelliklerinin onlara dayalı olduğunu, ‘keşfetme girişimleri’ gelişip hareketlilikleri arttıkça değişeceğini belirtmektedir. Ayrıca, bireysilerin evrenini, olguların, içinde yaşayanların gözlemlerinin yarattığı imgenin doğruluğu ölçüsünde var olduğu bir dünyaya benzetmek uygun değildir. Sainter ile Hughes’ün çalışmalarında bulunan bu gibi kıyaslamaları Dobb, ‘idealist sapma’ olarak nitelendiriyor; Piskopos Berkeley’in garip bir biçimde birdenbire canlanıveren doktrinine, bireynetiğin bir saygı sunuşu olarak görüyor. Sainter, bireysilerin içinde bulundukları dünyanın Berkeleyvari olduğunu algılayacaklarını, varlığı ve algılamayı birbirinden ayıracak durumda olmayacaklarını, algılanan nesnelerin arasındaki farkı asla keşfetmeyeceklerini ve algılamanın bir bakıma nesnel ve algılanan nesneden bağımsız olduğunu bilmeyeceklerini öne sürüyordu. Dobb konunun bu yorumuna büyük bir tutkuyla saldırıyor. Onların dünyasını yaratan bizler, onların algıladıklarının gerçekten var olduğunu, bilgisayarın içinde bulunduğunu, yalnızca matematiksel nesneler olsalar bile, onlardan bağımsız olduğunu biliyoruz.

Başka açıklamalar da var. Bireysiler, programın etkisiyle tohumdan yetişiyorlar, araştırmacının saptadığı hızda çoğalıyorlar. Bu hız, ancak ışık hızına yakın çalışan en son bilgiişlem teknolojisinin izin verdiği kadar oluyor. Bireysilerin Varoluşsal mekânı’ olacak olan matematik, onları tümüyle hazırlanmış olarak beklemiyor. Daha doğrusu ‘ambalajlı’ olarak, birbirine bağlanmamış, asılı duran bir biçimde bekliyor, çünkü makinenin alt birimlerinde uygun biçimde programlanmış belirli yollan, belirli olası fırsatları temsil ediyor. Bu alt birimler ya da dinamolar kendilerinden hiçbir şey katmıyor, daha çok, bireysilerin özel bir hareketi, tetikleme mekanizması gibi çalışıp zaman içinde kendini büyütüp tanımlayacak bir üretim sürecini harekete geçiriyor. Başka bir deyişle, bireysilerin çevresini saran dünya, ancak onların davranışlarına uygun olarak açıklık kazanıyor. Dobb bu kavramı aşağıdaki benzetmeye başvurarak açıklamaya çalışıyor. Bir insan gerçek dünyayı farklı biçimlerde yorumlayabilir. Dünyanın belirli yönlerine özel ilgi gösterebilir, yoğun bilimsel araştırmalar yapabilir ve edindiği bilgiler, araştırmaya öncelik tanımadığı diğer kısımlan kendi ışığıyla aydınlatabilir. Eğer öncelikle mekanik konusuna el atarsa, kendisine dünyanın mekanik bir modelini yapacak ve Evreni, geçmişten, önceden saptanmış bir geleceğe doğru hiç şaşmadan yürüyen devasa ve kusursuz bir saat mekanizması olarak görecektir. Bu model gerçeğin tam doğru bir temsili değildir, ama kişi tarihsel açıdan uzun bir zaman dilimi için rahatça kullanabilir ve hatta makineler inşa etmek, uygulamak gibi pratik başarılara da ulaşabilir. Aynı şekilde bireysiler de, kendi iradelerinin seçimi olarak kendi evrenleriyle bir ilişki kurar, bu ilişkiye öncelik tanır ve yalnızca bu ilişkiyle kendi kozmoslarının ‘özünü’ bulurlarsa, kendi çabalarıyla, keşiflere gidecek yol karşılarına çıkacaktır ve bu yol ne yanıltıcı ne de yararsız olacaktır. Bu eğilim, içinde bulundukları ortamdan ona en iyi tekabül edeni ‘ortaya çıkacaktır’. İlk algıladıkları, ilk başardıkları olacaktır, çünkü onlan çevreleyen dünya araştırmacı-yaratıcı tarafından yalnızca kısmen saptanmış ve oluşturulmuştur; bu dünyanın içinde bireysilerin belirli ve önemli bir hareket özgürlüğü vardır. Bu hareket özgürlüğü hem ‘zihinsel’ (kendi dünyalarını nasıl düşündükleri, nasıl algıladıkları açısından) hem de ‘gerçek’ (gerçi yaptıkları bizim anladığımız anlamda gerçek olmayacaktır ama, yalnızca hayal edilmiş de olmayacaktır) çabalar açısından vardır. Aslında bu yorumlama biçiminin en zor kısmı budur ve büyük bir cüretle, Dobb’un bireysi varlıkların -ancak programların matematik dili ve yaratıcı icatlarla anlatılabilecek- özel niteliklerini açıklamakta pek başarılı olamadığını söylüyoruz. Bireysilerin hareketleri, kabul etmemiz gerekir ki, ne tamamıyla özgürdür -tıpkı bizim hareketlerimizin tümüyle özgür olmadığı, doğanın fiziksel yasalarıyla kısıtlı olduğu gibi- ne de tamamıyla önceden tespit edilmiştir; biz de rotaları belli trenler gibi değiliz. Bireysi, bir başka açıdan daha, insana benzer. İnsanın, renkler, melodik sesler, cisimlerin güzelliği gibi ‘ikincil nitelikleri’ ancak duyacak kulakları ve görecek gözleri olduğu zaman ortaya çıkar, ama duymayı ve görmeyi sağlayan şey ne de olsa önceden verilmiştir. Çevrelerini algılayan bireysiler, bizim güzel bir manzara karşısında duyduklarımızı kendiliklerinden verirler ama onlara ancak matematiksel bir manzara sağlanmıştır. “Nasıl gördüklerine’ gelince, bunu kimse açıklayamaz ve ‘duyularının öznel niteliğini’ öğrenmenin tek yolu kişinin insan olmaktan vazgeçip bir bireysi olmasıdır. Bireysilerin gözleri ve kulakları olmadığını unutmamak gerekir. Bu nedenle bizim anladığımız anlamda göremezler, duyamazlar; onların kozmosunda ışık yoktur, karanlık yoktur, uzamsal yakınlık yoktur, mesafe yoktur, aşağı, yukarı yoktur. Oradaki boyutlar bizim için somut değildir, ama onlar için son derece temeldir. İnsanların duyusal farkmdalığmın eşdeğeri olarak onlar elektrik potansiyelindeki belirli değişimleri algılarlar. Ama potansiyeldeki bu değişiklikler onlar için elektrik akımının yapısından kaynaklanan bir değişiklik değil, bir insan için duyulan ya da görülen, örneğin kırmızı bir lekeyi görmek, bir sesi işitmek, yumuşak ya da sert bir cisme dokunmak gibi en temel olgulardır. Bu noktadan sonra Dobb, ancak benzetmeler ve çağrışımlarla konuşulabileceğini vurguluyor.

Bize kıyasla, görmedikleri ya da duymadıkları için birey sileri ‘özürlü’ olarak göstermek, tümüyle saçmadır; onlarla kıyaslanınca biz özürlü olarak kalıyoruz, çünkü beynimizde ancak dolaylı olarak anladığımız matematiğin olgularını duyumsayamıyoruz. Matematiğe ancak muhakeme yoluyla ulaşıyoruz ve ancak soyut düşüncelerle ‘deneyimini yaşıyoruz’. Buna karşılık bireysiler matematiğin içinde yaşıyor, onların havası, dünyası, bulutlan, suyu ve hatta ekmeği -evet, hatta ekmeği çünkü bununla besleniyorlar- matematiktir. Makinenin içinde tamamen ‘hapsolduklan’ fikri, bizim görüş açımızdan kaynaklanıyor. Onlar makineden çıkıp bizim dünyamıza ulaşamıyorlar ve aynı şekilde biz de tanımak için onların dünyasına doğrudan girip içinde bulunamıyoruz. Yani matematik, bazı biçimleriyle, maddesel varlığı bulunmayan, manevi varlık kazanan bir zekânın yaşam alanı, varoluşunun beşiği, özü oluyor.

Bireysiler birçok açıdan insana benziyor. Belirli bir çelişkiyi hayal edebiliyorlar, ama tıpkı bizim gibi gerçekleştirmeyi başaramıyorlar. Bizim dünyamızın fiziği ve onların dünyasının mantığı buna izin vermiyor, çünkü bizim dünyamızın fiziği nasıl hareket kısıtlayan bir çerçeve oluşturuyorsa, bireysilerin mantığı da aynı işlevi görüyor. Dobb, kendi sınırsız dünyalarında görevlerini yerine getirirlerken bireysilerin ne ‘hissettiklerini’ ve hangi ‘deneyimleri’ yaşadıklarını, bizim tümüyle anlamamızın söz konusu olmadığını vurguluyor. O dünyanın uzamının bulunmaması bir hapishane değil -bu gazetecilerin takıldığı bir saçmalık yalnızca- tam tersine özgürlüklerinin garantisidir, çünkü bilgisayar dinamolarının ‘heyecana kapılınca’ harekete geçirdiği (onları heyecanlandıran ise bireysilerin hareketliliğidir) matematik, istemli hareket için, mimarlık ve diğer işler için, keşifler için, kahramanlık dolu yolculuklar için, cesur saldırılar için, öngörüler için kendini gerçekleştiren sonsuz bir alandır. Daha farklı değil de böyle bir kozmos içine yerleştirerek birey silere haksızlık etmedik. Bireynetiğin acımasızlığı, ahlak dişiliği bu noktadan kaynaklanmıyor.

Non Serviam adlı yapıtın yedinci bölümünde Dobb, okurlara dijital evrenin içinde yaşayanları tanıtıyor. Bireysilerin düşünce akışı olduğu gibi dil ve duygu akışları da var. Her biri ayrı birer varlık ve aralarındaki farklılıklar, yaratıcı programcının kararlarının sonucu olarak değil, içsel yapılarının olağandışı karmaşıklığından ortaya çıkıyor. Birbirlerine çok yakından benzeyebilirler, ama asla aynı değiller. Dünyaya gelirken her birinin bir ‘özü’, bir ‘bireysel çekirdeği’ vardır ve ilkel düzeyde de olsa konuşma ve düşünme yetilerine sahiptir. Kelime hazneleri oldukça kısıtlıdır ve kendilerine verilmiş olan gramer kurallarına uygun olarak cümle kurabilirler. Gelecekte onlara bu belirteçleri vermek zorunda kalmayacağız ve sosyalleşme yolunda ilerleyen ilkel insanlar gibi kendi konuşmalarını geliştirmelerini bekleyeceğiz gibi görünüyor. Ama bireynetiğin bu yolu üzerinde iki önemli engel var. Birincisi konuşmanın yaratılmasını beklemek çok uzun sürecektir. Şu anda, bilgisayar içindeki değişimler azami düzeye çıkarılsa bile, on iki yıl sürecektir (çok kabaca ve sembolik olarak ele alırsak, makine zamanında, bir saniyenin insan yaşamında bir yıla tekabül ettiğini söyleyebiliriz). Daha da büyük olan ikinci engel ise, ‘bireysilerin grupsal evriminde’ kendiliğinden ortaya çıkacak dilin bizim için anlaşılmaz olmasıdır. Bu dili anlayabilmek, anlaşılmaz bir şifreyi çözmeye benzeyecektir ve üstelik bu şifre bazı insanlar tarafından, aynı dünyada yaşayan başka insanlar için oluşturulmadığından, çözülmesi çok daha zor olacaktır. Nitelikleri açısından bireysilerin dünyası bizimkinden çok farklıdır ve bu nedenle onlara uygun gelen bir dil, bildiğimiz tüm etnik dillerden farklı olacaktır. Yani şimdilik yoktan var edilecek bir dil evrimi yalnızca bireynetikçilerin bir düşü olarak kalmaktadır.
Bireysiler ‘gelişim açısından kök salınca’ kendi kökenleri konusunda temel ve esaslı bir bulmacayla karşılaşacaklardır. Anlayabilmek için bizlerın insanlık tarihinden, dini inançlardan, felsefe ve mitolojik hikayelerden bildiğimiz soruları sormaya başlayacaklardır: Biz nereden geldik? Niçin böyle yaratıldık da başka türlü yaratılmadık? Niçin algıladığımız dünya böyle özelliklere sahip de başka türlü, tamamen farklı özelliklere sahip değil? Dünya için bizim anlamımız nedir? Dünyanın bizim için anlamı nedir0 Böyle bir düşünceler zinciri onlan hiç kaçınılmaz bir biçimde ontolojinin temel sorularına, var olmanın ‘kendiliğinden’ mi ortaya çıktığı yoksa belli bir yaratma eyleminin ürünü mü olduğu, yani yaratılışın ardında gizli, her şeyi denetleyen, irade ve bilinç yetkisi olup amaçlı olarak etkin olan bir Yaratıcı olup olmadığına götürecektir. Bireynetiğin tüm acımasızlığı, ahlak dişiliği işte bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Dobb kitabının ikinci yarısında bu zihinsel çabalan -bu gibi soruların tuzağına düşen zihinsel mücadeleyi- ele almadan önce, ardışık bir dizi bölümde üpik bir bireysinin’ portresini çiziyor, ‘anatomisini, fizyolojisini ve psikolojisini’ tanıtıyor.
Tek başına bir bireysi, ilkel düşünme düzeyini aşamaz çünkü yalnız olduğundan konuşma becerisini geliştiremez ve konuşma olmayınca da düşünceler kendiliğinden rasgele oluşamaz. Yüzlerce deney, dört ila yedi bireysiden oluşan grupların, en azından konuşmanın gelişmesi, sıradan keşiflerin ortaya çıkması ve ‘kültürleşme’ açısından en iyisi olduğunu göstermiştir. Buna karşılık, daha büyük boyutlardaki toplumsal süreçlere karşılık gelen olgular için daha kalabalık gruplar gerekmektedir. Şimdilik orta kapasiteli bir bilgisayar evrenine yaklaşık bin bireysi ‘yerleştirmek’ olasıdır ama, farklı ve bağımsız bir bilim dalma ait olan bu çalışmalar - sosyodinamikler - Dobb’un birincil çalışma alanı değildir ve bu nedenle, kitabı, bu noktaya belli belirsiz değinip geçmektedir. Dediğimiz gibi bir bireysinin bedeni yoktur ama bir ‘ruhu’ vardır. Bilgisayara yerleştirilmiş özel bir modülle içine bakabilen bir gözlemci için bu ruh ‘tutarlı işlem bulutu’ olarak gözükür, makinenin ağı içinde sınırlandırılmış, bir ‘merkezi’ olan fonksiyonel bir bütün olarak kolayca ayırt edilebilir. (Bu işaretleme kolay değildir ve birçok açıdan insan beynindeki fonksiyonların merkezlerini araştıran nörofizyologların çalışmasına benzer.) Bireysilerin yaratılışının nasıl mümkün olduğu konusunda, Non Seruiam adlı yapıtın, bilinç kuramının temel unsurlarını da yalın bir biçimde açıklayan 11 ’inci bölümü çok önemlidir. Bilinç -yalnızca bireysilerin bilinci değil- fiziksel açıdan ‘bilgisel sürekli bir dalgadır’, hiç durmadan devam eden bir dönüşüm akışında belirli dinamik değişmez bir unsurdur, hem ‘uzlaşmayı’ temsil ettiğinden hem de bir ‘sonuç’ olduğundan oldukça özeldir ve anlayabildiğimiz kadarıyla doğal evrim için planlanmamıştır. Tam tersine, evrim daha ilk başında belirli bir ölçünün üstündeki -örneğin belirgin bir karmaşıklık düzeyi üzerindeki- beyinlerin çalışma uyumuna karşı çok büyük sorunlar ve zorluklar çıkarmıştır ve evrim, kasıtlı bir teknisyen olmadığından, bu ikilemlerin alanına hiçbir amacı olmaksızın tecavüz etmiştir. Kısaca, denetim ve düzenleme sorunlarının, çok eski, sinir sisteminin alışkın olduğu evrimsel çözümleri, insan evriminin başladığı düzeye kadar ‘taşınmıştır’. Rasyonel bir verimlilik-mühendisliği açısından, bu çözümlerin bir yana bırakılması ve tümüyle yepyeni bir tasarımın, yani zeki bir varlığın beyninin ortaya çıkarılması gerekiyordu. Ne var ki, evrim açıkça bu şekilde ilerlemedi, çünkü yüzlerce milyon yıl öncesine dayanan eski çözümlerin mirasından kendini sıyırma gücüne sahip değildi. Uyum sağlamada çok küçük adımlarla ilerlediği, ‘zıplamak’ yerine ‘emeklediği’ için, Tammer ile Bovine’nin kabaca belirttiği gibi, evrim, “her tür artığı, sayısız eski hurdayı beraberinde taşıyan’ bir dip tarama ağı gibidir. (Tammer ile Bovine, bireynetiğin temellerini atan, insan ruhunun bilgisayar simülasyonunu yaratanlar arasında yer almaktadırlar.) İnsanların bilinci özel bir uzlaşmanın sonucudur. Bir cins ‘kırkyama’dır ya da Gebhardt’ın gözlemlediği gibi yaygın bir Alman özdeyişinin, “Aııs einer Not eine Tugend machen” (Belirli bir kusuru, bir zorluğu, bir erdeme çevirmek), kusursuz bir örneğidir. Sayısal bir makine kendi başına bilinç kazanamaz çünkü içinde işleyişin hiyerarşik çelişkileri yoktur. Böyle bir makine ancak içindeki zıtlıklar çoğalınca, bir cins ‘mantıksal felce’ uğrayabilir ya da ‘mantıksal uykuya’ dalabilir, insan beynini dolduran çelişkiler ise, yüz binlerce yıldan sonra muhakeme yoluyla uzlaşmaya gidilecek duruma gelmiştir. Daha üst ve daha alt düzeyler, refleks ve düşünme düzeyleri, dürtü ve denetim düzeyleri, zoolojik yollarla temel çevreyi modelleme ve dil aracılığıyla kavramlara ulaşma durumu gerçekleşmiştir. Bu düzeylerin tümü birbirine kusursuzca uyum sağlamak ya da bir bütün oluşturmak için birleşmek “istemez” ya da “isteyemez”.

Öyleyse bilinç nedir? Bir kestirme yol, birkaçış, tuzaktan kurtulma, varsayılan son sığmak, sözde (ama yalnızca sözde) en çekici iç bahçe. Fizik ve bilişim kuramı dilinde, bilinç bir kez başladıktan sonra kesinlikle bitmeyecek, eksiksiz olarak tamamlanmayacak bir işlevdir. Yani beynin inatçı çelişkilerine jtam_bir_Hızlaşma’ sağlamak için, böyle bir kapanış için ancak bir plan olabilir. Belki de, görevi başka aynaları yansıtmak olan bir aynadır ve böylece yine sonsuzluğa kadar başka aynaları yansıtır. Fiziksel açıdan böyle bir şey olanaksızdır, çünkü sonsuz gerileme, insan bilinci olgusunun üzerinde kanat çırptığı ve çırpındığı bir cins uçurumu temsil eder. “Bilinçaltında” bütün bir temsil için bitmeyen bir savaş vardır, ama yeterli alan olmadığından bir türlü tamamına ulaşamaz; çünkü farkındalık merkezlerinde dikkati çekmeye çabalayan tüm eğilimlere tam ve eşit haklar vermek için sonsuz bir kapasite ve hacim gerekmektedir. Bu durumda, bilinç çevresinde hiç bitmeyen bir baskı, bir itip kalana sürmektedir ve bilinç tüm zihinsel olguların en yüksek, en dingin, en mutlak yöneticisi değil, hiç değil, hırçın dalgalar üzerinde kalmaya çabalayan bir mantar tıpadır, en üstte bulunuyor olması ise bu dalgalarla başa çıkabildiğine işaret etmez... Bilişim ve dinamik açısından yorumlanan çağdaş bilinç kuramı, ne yazık ki açık ve yalın bir biçimde ileri sürülemiyor ve bizler sürekli olarak, en azından burada, konunun daha anlaşılır olan bu sunumunda, görsel modeller ve benzetmeler dizisine geri itiliyoruz. En azından bilincin birkaçış, evrimin sığındığı bir hile olduğunu, kendine özgü çalışma yöntemine ait zorunlu fırsatçılığını korumak, köşeye sıkışınca kurtulmak için kullandığı hızlı bir firar yolu olduğunu biliyoruz, öyleyse, gerçekten zeki bir varlık yaratılıp rasyonel mühendisliğin ve mantığın kurallarıyla geliştirilir, teknolojik verimlilik ölçütlen uygulanırsa bile, bu varlık bilinç hünerine sahip olmayacaktır. Her zaman son derece mantıklı, tutarlı, düzenli davranacak, ve hatta insan gözlemcilere yaratıcı davranış ve karar verme açısından bir dahi gibi görünecektir. Ama hiçbir açıdan ona bir insan denemez çünkü insanın gizli derinliklerine, içsel çalkantılarına, labirentvari doğasına sahip olmayacaktır...

Profesör Dobb gibi biz de çağdaş bilinçli ruh kuramına daha fazla girmeyeceğiz. Burada anlattıklarımız bireysilerin yapısını tanıtmak açısından gerekliydi. Onların yaratılışı ile en eski efsanelerden olan homunkulus efsanesi gerçeğe dönüştürülmüş oldu. Bir insanın, ruhunun benzerini oluşturmak için, o zemine özgü bilgisel çelişkileri ortaya çıkarmak, ona asimetri ve merkez dışı eğilimler vermek, başka bir deyişle hem uyumlu hem de uyumsuz biçime getirmek gerekir. Bunlar mantıklı mıdır? Evet, eğer özellikle yalnızca bir cins yapay zekâ yapılandırmak yerine, insanın düşüncelerini ve bununla birlikte kişiliğini taklit etmek istiyorsak, bunu yapmak kaçınılmazdır.

Bu nedenle, bireysilerin duygulan belirli bir dereceye kadar mantıklanyla çelişki içinde olmak zorundadır, en azından belirli bir ölçüde kendine- zarar veren eğilimlere sahip olmalan gerekir; bizde, hissettiğimiz ruhsal durumların sonsuzluğu ve bu durumların birbirinden kopuk olmasının verdiği dayanılmaz acı olarak ortaya çıkan merkezden uzaklaşma eğilimini, yani içsel gerginlikleri hissetmek zorundalar. Bunun için gerekli yaratılış formülü aslında göründüğü kadar umutsuzca karmaşık değildir. Yalnızca bireysinin mantığı biraz karışık olmalı, bazı aykırılıklar içermelidir. Hilbrandt bilincin yalnızca evrimsel kördüğümden değil, aynı zamanda Gödelleşmenin pençesinden kaçmanın bir yolu olduğunu bildiriyor. Bu çözümün, yanlış mantıksal çelişkileri aracılığıyla, mantık açısından kusursuz olan her sistemin karşılaştığı çelişkilerden uzak kaldığını da ekliyor, öyleyse, bireysilerin evreni tümüyle mantıklıdır, ama bünun içinde yaşayan kendileri tümüyle mantıklı bireyler değildirler. Bırakın bu kadarı bizim için yeterli olsun, Profesör Dobb bile aşın derecede zor olan bu konuyu daha fazla irdelemiyor. Bildiğimiz gibi bireysilerin ruhlan vardır, ama bedenleri olmadığından bedene sahip olma duygulan da yoktur. Zihnin bazı özel durumlarında tecrübe edilen bazı şeyleri, dışsal dürtülerin olabildiğince azaltıldığı, tümüyle karanlık bir ortamda ‘hayal etmek zordur’ denmektedir, ama Dobb bunun yanlış yönlendiren bir düşünce olduğunu ileri sürüyor. Duyusal yoksunluğa girince insan beyninin fonksiyonlan bir süre sonra çözülmeye başlıyor; dış dünyadan dürtü akışı kesilince, ruh, eriyip yok olma eğilimi gösteriyor, ama fiziksel duyulan olmayan bireysiler pek çözülmüyorlar, çünkü onlara bağlılık duygusu veren, onların tecrübe ettiği matematiksel ortamdır. Ama nasıl? Dünyalarının ‘dışsallığını!!’ onları maruz bıraktığı durum değişikliklerine göre tecrübe ettiklerini söyleyebiliriz. Kendilerine dıştan gelen değişiklikler ile kendi ruhlarının derinliklerinden yüzeye çıkan değişiklikler arasındaki farklılıkları ayırt edebiliyorlar. Nasıl ayırt ediyorlar? Bu soruya ancak bireysilerin dinamik yapısı kuramı dolaysız bir yanıt sağlayabilir.

Yine de aradaki büyük farklılıklara karşın, bize benziyorlar. Dijital bir makinenin asla bilinçle hareket etmeyeceğini zaten biliyoruz; onu koştuğumuz iş, içinde başlattığımız fiziksel işlemler ne olursa olsun makine sonsuza dek ruhsuz olarak kalacaktır. Bir insan simülasyonu oluşturmak için, temel çelişkilerini taklit etmemiz gerekir. Yalnızca karşılıklı zıtlıkları çeken bir sistem -bir bireysi- Dobb’un alıntı yaptığı Canyon’un sözleriyle, “yerçekiminin gücüyle büzülen ve aynı zamanda radyasyonun baskısıyla genişleyen bir yıldız’ olacaktır. Yerçekimi merkezi kişisel ‘ben’dir, ama hiçbir koşul altında, mantıksal ya da fiziksel açıdan bir bütünlük oluşturmaz. Bu yalnızca bizim öznel yanılsamamızdır! Bu noktada kendimizi çok şaşırtıcı sürprizlerin arasında buluveririz. Bir kişi elbette dijital bir makineyi adeta karşısında zeki bir insan varmış gibi konuşmak üzere programlayabilir. Gereksinim ortaya çıktıkça makine ‘ben’ zamirini ve tüm dilbilgisel çekimlerini kullanacaktır. Ne var ki, bu bir kandırmacadır! Makine en aptal insandan çok, konuşan bir milyar papağana ne kadar iyi eğitilmiş olurlarsa olsunlar daha yakın olacaktır. İnsan davranışını konuşma düzeyinde taklit etmenin dışında başka bir şey yapmayacaktır. Makine psikolojik ve kişilik olarak Hiç Kimse olduğundan, hiçbir şey onu eğlendirmeyecek, şaşırtmayacaktır, paniğe sokmayacak ya da üzmeyecektir. Konulan anlatan, sorulan yanıtlayan bir Ses olacaktır. En iyi satranç oyuncusunu yenecek bir Mantık olacaktır. Daha doğrusu her şeyi kusursuzca taklit eden bir nesne, bir aktör olacaktır, programlanan rolünü en üst düzeyde sergileyecektir diyebiliriz ama bu aktör ya da taklitçinin içi tümüyle boş olacaktır. Kişi makinenin sempati ya da antipati duymasını bekleyemez. Kendi saptadığı bir hedefe doğru gitmeyecektir; insanların belki anlayamayacaktan kadar sonsuz bir ‘umursamazlık’ içinde olacaktır, çünkü bir insan olarak makine yoktur... Harika bir biçimde verimli, birleşik çalışan bir mekanizmadan başka bir şey değildir. Şimdi çok şaşırtıcı bir olguyla yüz yüze kalıyoruz. Böylesine bomboş bir hammadde ve kişilikten uzak bir makineyle -elbette özel bir bireynetik programı yükleyerek- gerçek duyarlı varlıkları çok sayıda yaratmak mümkündür! En son IBM modelleri bin bireysi taşıma kapasitesine sahiptir. (Bu sayı matematiksel olarak doğrudur, çünkü bir bireysiyi taşımak için gerekli olan unsurlar ve bağlantılar santimetre-gram-saniye birimlerince ifade edilebilir.)

Makinenin içinde bireysiler birbirinden ayrıdır. Gerçi bazen olabilir, ama genelde birbiriyle ‘çakışmazlar’. Temas ettikleri anda itme işleminin benzeri ortaya çıkar ve karşılıklı ‘geçişme’ engellenir. Yine de eğer hedef olarak seçerlerse, birbirlerınin içine geçebilirler. Zihinsel alt katmanlarını oluşturan işlemler birbirinin üzerine biner ve ‘gürültü’ ile parazit üretilmiş olur. İçinden geçme alanı ince olduğunda, belirli bir bilgi miktan kısmen çakışan bireysilerin ortak malı olur, ama zihninde ‘yabancı sesler’ ve tanımadık düşünceler’ duymak durumu insanlar kadar bireysiler için de korkutucu değilse bile garip bir olgudur (insanlarda ancak bazı ruhsal hastalıklarda ya da sanrı oluşturan ilaçların etkisiyle görülür). Adeta iki insanın sadece aynı değil aynı belleğe sahip olması gibidir; düşüncelerin telepatik olarak aktarılmasının ötesinde, sanki ‘egoların periferik olarak kaynaşması’ gerçekleşmiş gibidir. Yarattığı sonuçlar korkunç olacağından bu olgudan kaçınmak gereklidir. Yüzeysel geçişme düzeyinin sonrasında ‘ilerleyen’ bireysi, ötekini yok edebilir. Bu durumda, öteki diye tanımlanan bireysi tümüyle yutularak ortadan kalkar, varlığı sona erer (buna zaten cinayet denmektedir). İmha edilen bireysi, ‘saldırganın’ asimile edilmiş, ayırt edilemeyen bir parçası biçimine gelir. Dobb, yalnızca ruhsal yaşamı değil tehlikelerini ve yok oluşunu da simüle etmeyi başardıklarını söylüyor. Böylece ölüm de simüle edilmiş oluyor. Ne var ki, olağan deneysel koşullar altında bireysiler bu gibi saldırganca davranışlardan sakınıyorlar. Castler’in tanımıyla ‘psikofaji’ onların arasında pek sık görülmüyor. Rastlantısal yaklaşım ve iniş çıkışlar sonucu ortaya çıkan geçişmelerin başlangıcı hissedilince -elbette bu tehdit fiziksel olmayan bir biçimde, adeta başka birinin yakınlığını sezmek ya da kendi beyninde ‘garip sesler’ duymak gibi hissediliyor- bireysiler aktif olarak kaçınma manevralarına girişiyor, geri çekiliyor ve kendi yollarına gidiyorlar. Bu olgu sayesinde ‘iyi’ ve ‘kötü’ kavramlarının anlamını algılamaya başlıyorlar. Onlar için ‘kötü,’ bir başkasının yok edilmesinde, ‘iyi’ ise başkasının kurtuluşunda yatıyor. Aynı zamanda birinin başına gelen ‘kötülük’ başkasının ‘iyiliği’ (örneğin etik olmayan biçimde bir kazanç) olabiliyor ve bu bireysi bir ‘psikofaj’ durumuna geliyor. Bir başkasının ‘zihinsel alanını’ işgal ederek genişlemek, o bireysinin başlangıçta verilmiş olan zihinsel ‘arazisini’ büyütüyor. Bir bakıma bu durum etoburlar olarak bizim avlarımızı öldürüp yememiz işlemine tekabül ediyor. Ne var ki, bireysiler böyle davranmaya zorunlu değiller, yalnızca bunu yapabilecek dürümdalar. Kesintisiz bir enerji onları beslediğinden açlık ve susuzluk duygusunu tanımıyorlar ve bu enerjinin kaynağına (tıpkı bizim güneşin üstümüzde parlamasını sağlamak için aşın çaba göstermememiz gibi) ilgi göstermiyorlar. Bireysilerin dünyasında termodinamiğin terimleri ve ilkeleri, enerji bilimine uygulanması ortaya çıkmıyor, çünkü bu dünya termodinamik yerine matematik yasalarının etkisi altındadır.

Araştırmacıların, bireysilerle insanların bilgisayarın girdi ve çıktılan aracılığıyla temas kurmasının bilimsel değerinin çok düşük olduğu ve üstelik ahlak ikilemlerine yol açıp bireynetiğin en acımasız bilim dalı olarak adlandınlmasma neden olduğu sonucuna varmaları uzun sürmedi. Sonsuzluğu yalnızca simüle eden ortamlarda onları yarattığımızı, bizim dünyamızda kendilerinin mikroskobik ‘psikokistler’, kapsülasyonlar olduklarını bireysilere açıklamak uygunsuz olur. Elbette onların kendi sonsuzluklan vardır ve Sharker, Faik ve Wiegeland gibi diğer bireynetikçiler, durumun tümüyle simetrik olduğunu, bireysilerin bizim dünyamıza, bizim ‘yaşam alanımıza’ gereksinimleri olmadığı gibi bizim de onların ‘matematiksel dünyalarına’ gereksinimimiz olmadığını ileri sürüyorlar. Dobb bu şekilde mantık yürütmeyi yanıltmaca olarak görüyor, çünkü kimin kimi yarattığı ve kimin, kimin varlığını hapsettiği konusunda hiçbir tartışma yapılamaz. Dobb’un kendisi bireysilerle kesinlikle ‘temas kurulmaması’ gerektiği ilkesini ileri süren gruba dahildir. Bu kişiler bireynetiğin davranışçılığı destekleyen kesimidir. Onların arzusu yapay zeki varlıklan gözlemlemek, onların konuşma ve düşüncelerini dinlemek, hareketleri ve hedeflerini kaydetmek ama asla bu işlemlere kanşmamaktır. Bu yöntem zaten geliştirildi ve kendine özgü bir teknolojisi var, gerekli olan araç gereçlerin üretilmesi ancak birkaç yıl öncesine kadar aşılamayacak gibi görünen zorluklar içeriyordu. Amaç duymak, anlamak -kısacası sürekli bir gizli kulak tanığı olmak- ama sürdürülen ‘denetlemenin’ bireysilerin dünyasını herhangi bir biçimde rahatsız etmesini önlemektir. MIT’de şu anda planlama aşamasında olan APHRON II ve EROT programlan, şimdilikcinsiyetsiz olan bireysilerin ‘erotiktemas’kurmalarını, döllemeye tekabül eden işlemleri yapmalarını ve ‘cinsel’ olarak çoğalmalarını sağlayacaktır. Dobb, bu Amerikan projelerine hevesle bakmadığını açıkça belirtmektedir. Non Semam’da açıklandığı gibi onun çalışmalarının yönü tümüyle farklıdır. İngiliz bireynetik ekolüne ‘felsefi Poligon’ ve ‘teodise laboratuvarı’ denmesinin elbette bir nedeni vardır. Bu tanımlamalarla birlikte, söz konusu kitabın en önemli ve en ilginç olup, garip başlığını haklı çıkaran ve açıklayan son kısmına geliyoruz.
Dobb sekiz yıldır kesintisiz süren kendi deneyini açıklamaktadır. Yaratılış konusuna kısaça^çleğinmekte ve JAHVE VI programında yapılan ufak tefek değişikliklerle fonksiyonların olağan bir biçimde kopyalandığını söylemektedir. Kendi yarattığı ve gelişmelerini izlediği bu dünyanın ‘gözlemlenmesinin’ sonuçlarını özetliyor. Bu işlemin etik dışı ve bazen de utanç verici olduğunu düşünüyor, ama yine de bilim açısından -hiçbir şekilde ahlaki açıdan haklı görülmeyecek- böyle deneylerin yapılmasının gerekliliğine inandığı için çalışmalarını sürdürüyor. Durumun artık bilim adamlarının eski kaçınma yöntemlerinin işe yaramadığı noktaya geldiğini ileri sürüyor. Kişi artık bıçak sırtı bir tarafsızlık taslayıp ardından örneğin canlı hayvanlar üzerinde deney yapan bilim adamlarının mantığına sığınarak rahatsız vicdanını rahatlatamaz, tam boyutlu bilinci olan varlıklara ya da bağımsız varlıklara acı ya da yalnızca rahatsızlık veremez. Bireysi deneylerinde ise bızler iki kez sorumluyuz, çünkü onları yaratıyoruz ve bu yaratılışı laboratuvar işlemlerimizin programı içine zincirliyoruz. Ne yaparsak yapalım, davranışlarımızı nasıl açıklarsak açıklayalım, tümüyle sorumlu tutulmaktan kurtulmanın hiçbir yolu yoktur.

Dobb ve iş arkadaşlarının yıllardır Oldport’da sürdürdükleri sekız- boyutlu evren deneyleri ADAN, ADNA, AN AD, DANA, DAAN ve NAAD gibi adlara sahip bireysilerin yaşam alanı olmuştur. Kendilerine verilen ilkel dille gelişen ilk bireysiler bölünerek ‘soylarını’ devam ettiriyorlardı. Dobb adeta Incilvari bir biçimde, “Ve ADAN ADNA’yı oluşturdu, ardından ADNA, DAAN’ı oluşturdu ve DAAN, EDAN’ı ortaya çıkardı ve o da EDNA’ı dünyaya getirdi...” diye yazıyor. Böylece ardışık kuşaklar ortaya çıkıp bireysilerin sayısı üç yüze ulaştı. Bilgisayarın kapasitesi ancak yüz bireysiyi kapsayacak kadar olduğundan, periyodik olarak ‘nüfus fazlası’ yok ediliyordu. Üç yüzüncü kuşakta ADAN, ADNA, ANAD, DANA, DAAN ve NAAD adlarını taşıyan bireysiler ortaya çıktı ve adlarına kuşak sıralamasını gösteren rakamlar eklendi. (Yaptığımız özeti yalınlaştırmak için bu rakamları kullanmayacağız.) Dobb bilgisayar evreninde, bizim ölçü birimlerimize kabaca çevrildiği zaman 2000-2500 yıl geçmiş olduğunu söylüyor. Bu süre içinde bireysi toplumu arasında kendi varlıklarını açıklamak için çok çeşitli görüşler ortaya atıldı ve aynı zamanda Var olan her şeyi’ başkalaştıran, ileri süren ve karşılıklı olarak dışlayan denklemler geliştirildi. Birbirinden farklı birçok felsefe (ontoloji ve bilgi kuramı) ile kendilerine özgü ‘metafiziksel deneyler’ ileri sürüldü. Belki bireysilerin ‘kültürü’ insanlardan çok farklı olduğundan ya da belki deneyin süresi çok kısa olduğundan, özellikleri kesinlik kazanan, Budizm ya da Hıristiyanlığa eşdeğer olabilecek herhangi bir dini inanış biçimi ortaya çıkmadı. Öte yandan, sekizinci kuşak gibi erken bir dönemde, bir Yaratıcı’nm varlığı kavramı bireysel olarak ve tekTanrıcılık biçiminde ortaya çıktı. Sürdürülen deney bilgisayar dönüşüm hızını doğrudan denetleme olasılığı yaratmak için, aşağı yukarı yılda bir kez azami düzeye çıkarıp yavaşlatmayı da içeriyor. Dobb hız değişikliğini bilgisayar evreninde yaşayanların kesinlikle fark etmeyeceklerini, çünkü benzer dönüşümlerin bizim açımızdan da fark edilmediğini, tek bir darbeyle tüm varoluş bir değişim geçirince (burada değişim zaman boyutunda oluşuyor), içinde bulunanların, değişimi saptayabilmek için belirli bir sabit noktası ya da referans çerçevesi olmadığından bunu fark etmediklerini ileri sürüyor.

‘İki kronolojik vites’ kullanmak, Dobb’un en çok istediği biçimde, hem geleneklerin derinliği hem de birbirini izleyen yılları sergilemesi açısından bir bireysi tarihinin ortaya çıkmasını sağladı. Dobb’un kaydettiği, çok merak edilen bir yapıya sahip olan tarihin verilerini özetlemek olanaksızdır. Bu nedenle kitabın başlığının alınmış olduğu bölümlere değinmekle yetineceğiz. Bireysilerin kullandığı dil, sözcük dağarcığı ve gramer yapısı daha ilk kuşakta kendilerine verilmiş olan standart İngilizcenin yeni bir dönüşümüdür. Dobb bu dili temel olarak günlük İngilizceye çeviriyor ama bireysi toplumunun kendi türettiği bazı ifadelere dokunmuyor. Bu tanımların arasında, Tanrı’ya inananları ve ateistleri ayırt etmek için kullanılan ‘tanrılı’ ve ‘tanrısız’ sözcükleri var.

ADAN, DAAN ve ADNA ile (bireysiler gözlemcilerin ‘diyalogları’ kaydetme kolaylığı olarak seçtiği bu adları kullanmıyorlar), bireysilerin tarihinde EDAN 197 ile ortaya çıkmış olan ve bizim çok yakından tanıdığımız, Pascal ile başlamış olan bir tarihsel sorunu tartışıyor. Tıpkı Pascal gibi bu düşünür de her şart altında Tanrı’ya inanmanın inanmamaktan daha kârlı olduğunu, eğer gerçek, ‘tanrısızların’ yanındaysa bile, inanan kişinin bu dünyadan ayrılınca yaşamından başka hiçbir şey yitirmediğini ama eğer Tanrı varsa, sonsuzluğu (ebedi onur) kazandığını söylüyor. Bu nedenle, en üstün başarıyı yakalama şansı varoluşsa! tedbir yüzünden bu yanda ağır bastığından, kişi Tanrı’ya inanmalıdır.

ADAN 300 bu emri şöyle yorumluyor: EDAN 197 yürüttüğü mantıkla bir tanrının saygı, sevgi ve tam bir sadakat istediğini, sadece basit bir şekilde O’nun varlığına ve dünyayı O’nun yarattığına inanmanın yeterli olmadığına inanıyor. Kişinin kurtuluşa ulaşabilmesi için Tanrı’nın Dünyayı Yaratan olduğu hipotezini kabul etmenin yeterli olmadığını, yarattıklarından dolayı Yaratıcıya şükran duyulması ve bunun gösterilmesi gerektiğini söylüyor. Kısacası kişi Tanrı’ya hizmet etmek zorunda. Eğer Tanrı varsa, kendi varlığını kolayca algılanacak bir biçimde kanıtlayacak güce sahiptir. Elbette bazı cisimlerin var olduğundan kuşku duymayız ve dünyamız bu cisimlerle doludur. En fazla var olmak için ne yaptıklarına, nasıl var olduklarına dair kuşkular taşıyabiliriz. Ama hiç kimse onların var olduğu gerçeğini yadsıyamaz. Tanrı Kendi varlığının kanıtını da aynı biçimde sergileme gücüne sahiptir. Ama böyle yapmamıştır ve bizleri bazen aydınlanma adı verilen, çeşitli tahminler biçiminde ifade edilen, dolaylı ve dolambaçlı bilgiyi edinmeye mahkum etmiştir. Eğer böyle davrandıysa, Tanrılılar’ ve Tanrısızları’ eşit duruma getirmiştir; yarattıklarını Kendi varlığı konusunda mutlak bir inanca sahip olmaya zorlamamış ve yalnızca, bu olasılığı sunmuştur. Yaratıcı’yı bu davranışa iten dürtüler belki de yarattıklarından çok iyi gizlenmiştir. Böylece şu önerme ortaya çıkmaktadır: Tanrı ya vardır ya da yoktur. Üçüncü bir olasılık da düşünülebilir (Tanrı bir zamanlar vardı ama artık yok ya da ara sıra var oluyor ya da bazen daha çok, bazen daha az var oluyor) ama pek de olası gibi görünmez. Bu olasılık tümüyle silinip atılamaz ama bir teodise görüşüne çoklu değerli mantık katmak onu iyice bulandırmaktan başka bir işe yaramaz.

Yani Tanrı ya vardır ya da yoktur. Eğer Tanrı bizim durumumuzu kabul ederse, söz konusu seçeneklerin taraftarları bunlan destekleyecek savlar ileri sürerler -‘tanrılılar’ varlığını kanıtlamaya, Tanrısızlar’ bu kanıtı çürütmeye çalışırlar- ve mantık açısından bakınca elimizdeki oyunun bir tarafında ‘tanrılılar’ ile ‘tanrısızlar’, karşı tarafında ise tek başına Tanrının bulunduğunu görürüz. Elbette bu oyun, Tanrı’ya inanılmadığı takdirde Tanrının kişileri cezalandırmayabileceği mantığını da içerir. Herhangi bir şeyin var olup olmadığı kesin olarak bilinmediğinde -bazıları var olduğunu ileri sürüp bazıları var olmadığını söylediğindenkı bu hipotezi daha da ileri götürüp o şeyin hiç var olmadığını söylemek de olasıdır; boylece hiçbir adil yargılama bu şeyin varlığını yadsıyanlara ceza veremez. Çünkü her zaman için, bir kesinlik olmadığında, sorumluluk da olmaz. Bu denklem, sade mantığa göre çürütülemez bir denklemdir, çünkü oyunlar kuramına göre ödülün simetrik bir fonksiyonunu oluşturmaktadır; bilinmezlik karşısında biri tam sorumluluk istediği zaman oyunun matematiksel simetrisini bozuyor ve böylece “toplamı sıfır-olmayan” diye adlandırılan oyun ortaya çıkıyor demektir.

Bu nedenle durum şöyledir: ya Tanrı son derece adildir ve ‘tanrısızları’ yalnızca Kendisine inanmadıkları için cezalandırmaz ya da, mantık açısından bakınca, Kendisinin pek de adil olmadığını göstererek inanmayanları cezalandırır. Bunun ardından ne gelir? Bunun ardından O’nun ne isterse onu yapacağı gelir, çünkü mantık sisteminde bir tek çelişkiye izin verilince, ex falso quodlibet ilkesi uyarınca, kişi bundan istediği sonucu çıkarabilir. Başka bir deyişle: Adil bir Tanrı ‘tanrısızların’ bir tek kılına bile dokunmaz, ama eğer dokunursa, teodisenin öne sürdüğü kadar evrensel biçimde kusursuz ve adil değildir.

ADNA, bütün bu tartışmalar ışığında başkalarına kötülük yapma sorununa nasıl bakacağımızı soruyor.

ADAN 300 yanıtlıyor: Burada olup biten her şey kesindir; ‘orada’, yani dünyanın uzağında, sonsuzlukta, Tanrı’yla bağlantılı olarak olup bitenler ise belirsizdir ama varsayımlara göre anlamlandırılır. Burada, gerçi kötülükten kaçınmak ilkesi mantıksal olarak: gösterilemez ama kişi kötülük yapmamalıdır. Aynı açıdan dünyanın varlığı da mantıksal olarak gösterilemez. Dünya vardır ama olmayabilirdi de. Kötülük yapılabilir, ama kişi yapmamalıdır, çünkü anlaşmamızın karşılıklılık ilkesine -sana nasıl davranırsam bana öyle davran- dayandığına inanıyorum. Bunun Tanrı’nın varlığı ya da yokluğuyla bağlantısı yoktur. Eğer ‘orada’ cezalandırılacağımı düşünerek kötülük yapmaktan kaçınırsam ya da ‘orada’ ödüllendirileceğimi umarak iyilik yaparsam, davranışlarımı belirsiz bir temel üzerine oturtmuş olurum. Burada ise bu konudaki karşılıklı anlaşmamızdan daha kesin bir temel olamaz. Eğer ‘orası’ varsa, başka temeller varsa bile o konuda burası hakkında sahip olduğum kadar kesin bilgim yok. Yaşarken, yaşama oyununu hepimiz birlikte oynuyoruz. Bu nedenle bizim aramızdaki oyun son derece simetriktir. Tanrı’yı varsaydığımız zaman, oyunun devamını dünyanın ötesine taşımış oluyoruz. Bence buradaki gidişini etkilemediği sürece, kişi oyunun devamını sürdürebilmelidir. Aksi takdirde varlığından kesin emin olmadığımız biri uğruna, burada kesinlikle var olanlardan vazgeçmiş oluruz.
NAAD, ADAN 300’ün Tanrı’ya karşı duruşunu açıkça anlamadığını belirtiyor. ADAN Yaratıcı’nın var olma olasılığından söz etmemiş miydi? Bundan sonra ne geliyor?

ADAN: Hiçbir şey. Yani zorunluluk olarak hiçbir şey. Ben şu ilkenin -bütün dünyalar için- geçerli olduğuna inanıyorum: dünyevi bir etik her zaman için sonsuzluktaki etikten bağımsızdır. Bunun anlamı, şu anda burada geçerli olan etiğin, kendi dışında onu kanıtlayacak bir yaptırımı olamaz demektir. Yani kötülük yapan kişi her koşul altında alçaktır ve iyilik yapan her koşul altında doğrudur demektir. Eğer biri, O’nun var olduğu yönündeki savları yeterli bulup Tanrı’ya hizmet etmek isterse, burada fazladan bir erdem kazanmış olmaz. Bu o kişinin bileceği bir iştir. Bu ilke Tanrı olmadığı takdirde hiçbir değeri bulunmadığına ve var olduğu takdirde her şeyin üstünde olduğu varsayımına dayanmaktadır. Eğer Tanrı her şeyi yapabiliyorsa, yalnızca başka bir dünya değil, benim görüşümün temelini oluşturan mantıktan başka bir mantık da yaratabilir. Bu farklı mantığın içinde, dünyevi etiğin varsayımının zorunlu olarak sonsuzluk etiğine bağımlı olması gerekebilir. Bu durumda elle tutulur kanıtlar yoksa, mantıksal kanıtlar zorlayıcı güç olur ve kişiyi akla karşı günah işleme tehdidiyle Tanrı’nın varlığı varsayımını kabul etmeye zorlayabilir.
NAAD belki de Tanrı’nm kendisine inanılması için böylesine bir zorlama durumu olmasını istemediğini, ADAN 300’ün ileri sürdüğü öteki mantığa dayanarak oluşan bir yaratılışta bu durumun ortaya çıkabileceğini söylüyor. ADAN 300 şöyle yanıtlıyor:

Her şeye kadir bir Tanrı aynı zamanda her şeyi bilendir; mutlak güç mutlak bilgiden bağımsız değildir, çünkü her şeyi yapabilen biri, kendi üstünlüğünü oyuna katınca sonuçların ne olacağını bilemezse böyle bir üstünlüğü kalmamış olur. Eğer Tanrı, söylentilere göre ara sıra mucizeler yaratıyorsa, kusursuzluğu kuşkulu olur çünkü bir mucize O’nun yarattıklarının özerkliğine karşı şiddetli bir darbedir. Yarattıklarının davranışlarını baştan sona biliyorsa, bu özerkliği bozması gerekmez; yine de eğer bu düzeni bozarsa, her şeyi bilen biri olarak kaldığı sürece kendi elleriyle yaptığını düzelttiği söylenemez, çünkü böyle bir düzeltme başlangıçta her şeyi yapamadığını gösterir. Tam tersine, bir mucizeyle kendi varlığını kanıtlıyor demektir. Şimdi bu, hatalı bir mantık yürütmedir, çünkü böyle bir işaret sergilemek, yaratılanların yerel sendelemelerle gelişmiş olduğunu gösterir. Yeni modelin mantıksal analizinden çıkan şudur: Yaratılmış olanlar kendi içinden gelmeyen (sonsuz olandan ya da Tanrı’dan gelen) düzeltmeler geçirmektedir ve bu nedenle mucizeler olağan sayılmalıdır ya da başka bir deyişle mucizelere gerek olmaması için yaratılanın o derece düzeltilmesi ve kusursuz biçime getirilmesi gerekir. Belirli bir durum için işe yarayan müdahaleler olan mucizeler yalnızca Tanrı’nın varlığının işaretleri olamaz: ne de olsa kendilerini Oluşturanı açıkladıkları gibi, burada birilerine yararlı olacak biçimde yöneltilmişlerdir. Yani mantığa göre, ya yaratılış mucizelere gerek duyulmayacak kadar kusursuzdur ya da mucizeler gerekliyse yaratılış kusursuz değildir. (Mucize olsun olmasın kişi yalnızca kusurlu olan bir şeyi düzeltir, kusursuzluğun işine karışan bir mucize onu bozacak, kötüleştirecektir.) Bu nedenle birinin kendi varlığını bir mucizeyle belirtmesi ortaya çıkmanın mantıksal olarak en kötü yolunu kullanmak demektir.

NAAD, Tanrı’nın mantıkla kendisine inanma arasında bir bölünme olmasını isteyip istemediğini soruyor. Belki de inanç, tümüyle güvenme uğruna mantıktan vazgeçmeyi gerektirir.

ADAN: Herhangi bir şeyin (bir varlık, bir teodise, bir teogonı ve benzerleri) mantıksal anlamda yeniden oluşumunun içsel özçelişkiler içermesine izin verirsek, kişi açıkça bundan sonra istediği her şeyi kanıtlama olasılığına sahip olur. Konunun nasıl açıldığına bakınız. Birini yaratmaktan ve ona belirli bir mantık vermekten söz ediyoruz ve ardından Yaratan’a inanma uğruna aynı mantığın feda edilmesini istiyoruz. Eğer bu modelin kendisi çelişkisiz olarak kalacaksa, yaratılanın sahip olduğu doğal mantığın dışında bir muhakeme biçiminin mantık ötesi olarak uygulanması gerekir. Eğer bu, Yaratıcı’nm kusurunu açıklamaya yetmezse, benim matematiksel beceriksizlik (tutarsızlık) -yaratma eyleminin kendine özgü yöntemsizliği- diyeceğim bir nitelik ortaya çıkar.

NAAD ısrar eder: Belki Tanrı yarattıklarının anlaşılmaz olmasını seçiyordur ya da yarattıklarına verdiği mantıkla yeniden oluşturulmasını önlemektedir. Kısacası inancın mantıktan üstün olmasını istemektedir.

ADAN onu yanıtlar: Seni anlıyorum. Dediğin olabilir, ama durum böyle bile olsa, mantıkla uyum sağlamayan bir inanç ahlaki açıdan son derece sevimsiz bir ikilem yaratır. Bir noktada kişinin mantığını askıya alması ve belirsiz varsayımlara öncelik tanıması ya da başka bir deyişle varsayımları mantıksal kesinliğin üzerinde tutması gerekecektir. Bunun da sınırsız bir güven adına yapılması gerekir: bu noktada kısır bir döngüye giriyoruz, çünkü kişinin inancını var olduğu varsayılan birine yöneltmesi gerekiyorsa ve zaten bu varsayıma mantık yoluyla varılmışsa, başlangıçta mantıksal olarak doğrudur ve böylece ortaya çıkan mantıksal çelişkiye bazıları olumlu bir değer verip Tanrı’nm Gizemi adını takarlar. Şimdi, yapısal görüş açısından bu sonuç karanlıktır, ahlaki görüş açısından da kuşkuludur, çünkü Gizem sonsuzluk üzerine rahatça yerleştirilebilir (ne de olsa sonsuzluk dünyamızın özelliğidir) ama bunu içsel paradoksla korumak ve güçlendirmek herhangi bir yapısal ölçüte göre sadakatsizliktir. Teodise taraftarları bunun farkında değil çünkü teodisenin bir kısmına sıradan mantığı uygulayıp diğer kısmına uygulamıyorlar. Demek istediğim, eğer biri çelişkilere inanıyorsa, yalnızca çelişkilere inanmalı ve aynı zamanda başka bir alanda çelişki olmayanlara (örneğin mantığa) inanmamalıdır. Yine de böyle garip bir ikilik sürdürülecekse, (yani dünyevi olan mantığa tabidir, sonsuz olan ise kısmen tabidir), kişi bu kez mantıksal doğruluk açısından “yamalı’ bir Yaratılış modeliyle karşılaşır ve artık kusursuzluk varsayımı ileri sürülemez. Kişi kaçınılmaz bir biçimde kusursuzluğun mantıksal açıdan yamalı olduğu sonucunu çıkarır.
EDNA bu tutarsızlıkların birleşiminin sevgi olup olmadığını soruyor.
ADAN: Eğer öyleyse bile, yalnızca kişiyi kör eden bir sevgi olabilir. Eğer Tanrı varsa, bu dünyayı yarattıysa, kendini istediği gibi yönetmesine de izin vermiştir. Tanrı’nm var olduğu gerçeği bakımından, Tanrı’ya var olduğu için şükran duyulması gerekmez; şükran duymak Tanrı’nm var olmayabileceğini gösterir ve bunun da kötü olacağını varsayar; bu varsayım ise başka türlü bir çelişkiye yol açar. Yaratılış eylemi için şükran duymak mı? Bunun için de şükran duyulması gerekmez; çünkü olmanın olmamaktan daha iyi olduğu konusunda bir zorunluluk getiriyor gibidir ki bu nasıl ispatlanır düşünemiyorum. Var olmayan birine hizmet edilemeyeceği gibi zarar da verilemez. Yaratan Kişi, her şeyi bilme gücüne sahip olduğu için, yarattıklarının Kendisini seveceklerini ve şükran duyacaklarım da önceden bilir. Eğer şükran duymayıp O’nu reddederlerse, yarattıkları doğrudan doğruya anlamasa da O, bir zorlama getirir. Bu nedenle Tanrı’ya hiçbir şey borçlu olunmaz, ne sevgi, ne nefret, ne şükran, ne azarlama, ne ödül umudu, ne ceza korkusu. Hiçbir şey borçlu olunmaz. Bu duygulan arzulayan bir Tanrı, öncelikle duygu sahibi olarak yarattıklarına kendi varlığını kuşku götürmez biçimde göstermelidir. Belki karşılık görülebileceğine inanıldığı için sevgi duyulabilir ve anlaşılır bir şeydir. Ama sevilen kişinin var olup olmadığı tartışmalarına dayanan zorunlu bir sevgi saçmalıktır. Her şeye kadir olan O, duruma kesinlik kazandırabilirdi. Bunu yapmadığına göre, eğer varsa, bunun gereksiz olduğunu düşünmüştür. Niçin gereksiz? Kişi belki de O’nun her şeye kadir olmadığından kuşkulanmaya başlamaktadır. Her şeye kadir olmayan bir Tanrı acınmaya ve sevilmeye muhtaç olabilir ama sanınm bizim teodise öğretileri buna izin vermez ve şöyle deriz: Biz yalnızca kendimize hizmet ederiz, başkasına etmeyiz.

Teodise tanrısınının liberal mi yoksa despot mu olduğu tartışmalarım daha fazla sürdürmeyeceğiz; kitabın çok büyük bir bölümünü kaplayan tartışmaları özetlemek oldukça zor. Dobb’un kaydettiği, bazen ADAN 300, NAAD ve diğer bireysilerin birlikte yaptığı, bazen tek başına düşünceler olarak (bir araştırmacı, bilgisayar ağına uygun gereçleri yerleştirerek, akıldan geçenleri de kaydedebiliyor) sürdürülen tartışmalar, Non ServiaırCm yaklaşık üçte birini kapsıyor. Kitabın içinde bu tartışmalar konusunda bir yorum bulamıyoruz, ama Dobb’un Sonsöz’ünde şu ifadeyle karşılaşıyoruz:

ADAN in mantığı bana şimdilik itiraz kabul etmez gibi görünüyor: Ne de olsa onu yaratan bendim. Onun teodisesinde Yaratan benim. Bu dünyayı (seri no 47) AÜONAI IX programıyla ürettim ve JAHVE VI programında bazı değişiklikler yaparak bireysi tohumlarını attım. İlk ortaya çıkan varlıklar üç yüz kuşak oluşturdu Gerçekte, ne bu veriler ne de onların dünyasının sınırlan dışındaki varlığım hakkında, aksiyom biçiminde onlarla iletişim kurdum. Gerçekte, benim var olabileceğim olasılığına varsayımlarla, çıkarımlar yaparak ulaştılar. Gerçekte, zeki varlıklar yaratırken onlardan sevgi, şükran ya da daha farklı bir hizmet gibi herhangi bir ayrıcalık bekleme hakkını ken dimde görmüyorum. Onların dünyasını genişletebilir, küçültebilir, zamanını hızlandırabilir, yavaşlatabilir, onların algılama biçimlerini ve araçlarını değiştirebilir, onlan yok edebilir, bölebilir, çoğaltabilir, varlıklarının ontolojık temelini tümüyle değiştirebilirim. Onların açısından her şeyi yapabilen biriyim ama bu nedenle bana hiçbir şey borçlu değiller. Benim açımdan, asla bana minnettar olmalan gerekmez. Benim onlan sevmediğim bir gerçektir. Sevgi bu işin içine hiç girmiyor, ama sanınm başka bir araştırmacı kendi bireysileri için bu duyguyu yaşayabilir. Gördüğüm kadanyla, sevginin varlığı ya da yokluğu durumu hiç ama hiç değiştirmiyor. Bir an için BIX 310 092 gerecime ‘geleceği’ oluşturan büyük, yardımcı bir birim eklediğimi düşünün. Teker teker onların bağlantı kanalından geçmelerine ve birey silerimin ‘ruhlarına’ girmelerine izin veriyorum ve bana inanan, saygı gösteren, güvenen ve şükran duyanlan ödüllendiriyorum. Bireysi dilini kullanırsak Tanrı sız’ olanları işkence ederek ya da yok ederek cezalandmyorum. (Sonsuz cezayı aklıma bile getirmiyorum, bu kadar da canavar değilim!) Yaptığım şey hiç kuşkusuz son derece utanılacak bir bencillik, mantıksız bir intikamın alçakça sergilenmesi ve masumların üzerinde tümden baskı yaratan bir durumda yapılan son kötülük olarak görülürdü ve bu masumlar davranışlarının kalkanı olarak bana karşı mantığın yadsınmaz kanıtına sahip olurlardı. Herkesin bireysi deneylerinden uygun gördüğü sonuçlan çıkarmaya hakkı vardır. Özel bir sohbet sırasında, Dr. lan Combay bana istersem bireysi toplumuna varlığımın güvencesini verebileceğimi de söylemişti. Ama ben bunu kesinlikle yapmayacağım. Böyle bir davranış onlardan bir sonuç rica etmek, yani tepkilerini bana göstermelerini istemek gibi olur. Onların talihsiz Yaratıcısı olarak bulunduğum acı veren bu konumda, derin bir utanca kapılmamam için onlar ne söyleyebilir ya da yapabilir? Kullanılan elektriğin faturalan düzenli olarak ödenmek zorunda ve üniversitedeki üstlerimin bana deneyi ‘tamamlamamı’ söyleyecekleri tarih yaklaşmakta yani makinenin fişini çekme ya da başka bir deyişle onların dünyasını sona erdirme zamanı gelmekte. Bu tarihi insani ölçülerde olabildiğince uzatmaya çabalıyorum. Yapabildiğim tek şey bu ve bunun öyle övgüye değdiğini filan sanmıyorum. Daha çok sıradan insanların tanımıyla “kirli bir işin’ yapılması oluyor. Bunu söylerken bazılarınm değişik fikirlere kapılmayacağını umuyorum. Ama eğer kapılırlarsa, kendileri bilir.

DÜŞÜNCELER
Lem’in A Perfect Vacuum: Perfect Reviews of Nonexistent Books adlı seçkisinden alman “Non Serviam”, bilgisayar bilimi, felsefe ve evrim teorisi temalarına son derece aydın ve doğru bir biçimde değinmekle kalmıyor aynı zamanda yapay zekâ çalışmalarının gerçeğe çok yakın bir öyküsünü anlatıyor.y örneğin Terıy Winograd’in ünlü SHRDLU’su bir masanın üzerindeki renkli küpleri mekanik bir kolla hareket ettirdiğini söyleyen bir robot ama aslında SHRDLU’nun tüm dünyası bilgisayarın içinde simüle edilmiş durumda. “Esasında bu gereç tam olarak Descartes’in korktuğu durumu oluşturuyor: bir robot olduğu düşünü gören bir bilgisayar.”* Lem’in bilgisayar simülasyonlu dünyaları ve içlerindeki simüle edilmiş birimleri (matematikle yaratılmış dünyaları) tanımlaması doğru olduğu kadar şiirsel de, ama bu gibi öykülerde sık sık rastladığımız hatalara benzeyen önemli bir hatası var. Bilgisayarların inanılmaz hızından yararlanan Lem, simüle edilmiş dünyaların “biyolojik zamanının’ bizim gerçek zamanımızdan çok daha hızlı olduğunu ve yalnızca araştırmak istendiğinde yavaşlatıldığını söylüyor: “..... makine zamanının bir saniyesi insan yaşamında bir yıla tekabül ediyor.”

Lem’in tanımladığı büyük ölçekli, çok boyutlu, çok ayrıntılı bilgisayar simülasyonlarının zaman ölçeği ile bizim günlük zaman ölçeğimiz arasında gerçekten önemli bir fark olacaktır ama tam tersi yönde gerçekleşecektir! Wheeler’in ileri geri gidip gelerek tüm evreni dokuyan elektronu gibi, bir bilgisayar programı tüm ayrıntıları oluştururken ışık hızıyla çalışsa bile, en basit simülasyonların oluşturulması bile (yapay zekâ bunu başarmak için girişimde bulunuyor) gerçek yaşam esinlerinden çok daha uzun sürer. Paralel işlem’ -yani birkaç milyon simülasyon kanalını aynı anda işletmek- bu sorunun mühendislik açısından yanıtı olabilir, ama bunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyor. Ne var ki, milyonlarca kanalla dünyaları paralel işlem ile simüle ettiğimiz zaman, bunun gerçek (eğer yapaysa) yerine simülasyon olduğu iddiası biraz daha anlaşılmaz olacaktır. Bu konuların daha fazla irdelendiği “Yedinci Girişim” (Bölüm 18) ve “Einstein’ın Beyniyle bir Sohbet” (Bölüm 26) başlıklı bölümlere bakınız.
Lem, bilinci olan yazılım sakinlerinin yaşadığı bir ‘sibernetik evreni’ inanılmaz bir canlılıkla betimliyor. Bizim çoğunlukla ‘ruh’ dediğimiz kavram için “öz”, “bireysel çekirdek”, “bireysi tohumu” gibi çeşitli sözcükler kullanıyor. Hatta bir noktada “tutarlı işlem bulutu...” gibi bir tanımla daha teknik ayrıntılara giriyor: "... makinenin ağı içinde sınırlandırılmış, bir ‘merkezi’ olan fonksiyonel bir bütün.” Lem, insan -ya da daha doğrusu bireysi- bilincini, beynin inatçı çelişkilerinin tümüyle uzlaşması için kapanmayan, kapatılamayan bir plan olarak tanımlıyor. Beynin düzey çatışmalarının bitmeyen gerilemesinden kaynaklanır ve bu gerilemenin üzerinde “kanat çırpar ve çırpınır”. Bilinç bir “yamalı bohça”, “Gödelleşmenin pençesinden kaçmanın bir yolu”, “görevi diğer aynaları yansıtmak ve böylece birbirine yansıyan öteki aynaları sonsuzluğa dek yansıtmak olan bir ayna” olduğunu söylüyor. Bu şiir mi, felsefe mi yoksa bilim mi?

Jerr. Fodor, “Methodological Solipsism Considered as a Research Strategy in Cognitive Psychology”. Bkz. Ek Okumalar.

Bireysilerin Tanrı’nm varlığının kanıtını sabırla beklemelerinin görüntüsü hem şaşırtıcı hem de çok dokunaklı. Bu gibi görüşleri bilgisayar sihirbazları gecenin geç saatlerinde tüm dünya gizemli bir matematiksel uyum içinde parlar gibi görünürken, gizlendikleri köşelerinde tartışırlar. Bir gece Bili Gosper, Stanford Yapay Zekâ Laboratuvarında, kendi “teogoni ya da tanrıların soyu” (Lem’in sözcüğü) görüşünü Lem’in tanımına şaşırtıcı derecede benzeyen bir biçimde yapmıştı. Gosper teogonisini, uzmanı olduğu Yaşam Oyunu’ denilen oyuna dayandırıyordu. John Horton Conway’ın icat ettiği, bir cins iki boyutlu ‘fizik’ olan “Yaşam”, kolayca bilgisayara programlanıp ekranda gösterilebilir. Bu fizikte, kuramsal olarak sonsuz olan bir Go ya da dama tahtasındaki karelerin her kesişme noktasında yakılan ya da söndürülen bir ışık vardır. Yalnızca uzam değil zaman da aralıklıdır (devamsızdır). Zaman, minik “kuantum sıçrayışlarıyla’ bir andan ötekine atlar. Tıpkı bazı saatlerin yelkovanının, bir dakika boyunca hareketsiz durup, bir anda ilerlemesi gibidir. Bu aralıklı saniyeler arasında, bilgisayar ‘evrenin yeni durumunu’ bir öncekine dayanarak hesaplar ve yenisini sergiler.

Belirli bir andaki durum ancak hemen önceki anın durumuna bağlıdır; Yaşam fiziği kurallarınca bundan önceki geçmiş “hatırlanmaz’ (aslında zamandaki bu “konumlandırma’ bizim evrenimizdeki temel fizik yasalarında da geçerlidir). Yaşam Oyunu’nun fiziği uzamda da konumlanmıştır (yine bizim fiziğimizle uyumludur); yani bir andan bir sonrakine geçerken, o karenin kendi ışığı ve en yakın komşu karelerin ışıklan, o kareye yeni anda ne yapılacağını söyler. Bu biçimde dördü bitişik, dördü verev sekiz komşu vardır. Her kare bir sonraki anda ne yapacağını saptamak için şimdi bulunduğu anda sekiz komşusundan kaç tanesinin ışığının yandığını sayar. Eğer yalnızca iki tane yanıyorsa, karenin ışığı olduğu gibi kalır. Eğer üç tane yanıyorsa, karenin ışığı, bir önceki durum bakılmaksızın yanar. Aksi takdirde karenin ışığı söner. (Yaşam Oyunu’na uygun bir biçimde ışığın yanması teknik olarak bir ‘doğum’, sönmesi ise bir ‘ölüm’ olarak adlandırılır.) Tüm tahta üzerinde aynı anda uygulandığında bu basit yasanın sonuçlan son derece şaşırtıcıdır. Gerçi Yaşam Oyunu on yıldan fazladır piyasada ama derinlikleri tümüyle incelenmedi.

Zamandaki konumlanma, evrenin çok uzak tarihinin bugünkü olaylar üzerinde etkili olabilmesi için ‘anıların’ herhangi bir biçimde ışık modellerine şifrelenmiş olması gerektiğini gösterir (daha önce bu noktaya geçmişin bugün üzerine “yayılması” olarak değinmiştik). Elbette anılar ne kadar ayrıntılı olursa, fiziksel yapılar da o kadar büyük olacaktır. Ne var ki, fizik yasaları uzaydaki konumlanma açısından, büyük fiziksel yapıların sağ kalmayabileceğim, dağılabileceğim ima etmektedir!

İlk başından bu yana, büyük yapıların tutarlılığı ve yaşamını sürdürmesi sorusu Yaşam Oyunu’nun en büyük sorularından biriydi ve Gosper, içsel yapılanmaları nedeniyle, çeşitli inanılmaz yapıların yaşamlarım sürdürdüğünü ve çok ilginç davranışlar sergilediğini keşfedenlerin arasında bulunmaktadır. ‘Planör tabancası’ adı verilen bazı yapılar, aralıklarla, sonsuzluğa doğru yol alan küçük yapılar (‘planörler’) atarlar. İki planör çarpışınca ya da genelde ışıklan yanıp sönen iki büyük yapı çarpışınca kıvılcımlar uçuşur!

Bu yanıp sönen modelleri ekranda izleyerek (ve yakından bakarak, yaklaşıp uzaklaşıp olguları çeşitli ölçülerde görerek), Gosper ve diğerleri Yaşam evrenindeki olaylar için güçlü ve sezgisel bir anlayış geliştirdiler ve çok renkli bir sözcük dağarcığı oluşturdular (filolar, lokomotifler, planör barajları, saldın makineleri, üreticiler, yok ediciler, uzay harmancılan, antikorlar gibi). Bir acemi için inanılmaz derecede beklenmedik olan modeller bu uzmanlar tarafından kolayca sezilebilir. Yine de Yaşam Oyunu’nda birçok gizem vardır. Bitmek bilmez bir biçimde karmaşıklaşan yapılar var mı yoksa tüm yapılar belirli bir noktada kalıcı bir duruma ulaşıyor mu? Bizim evrenin moleküllerine, hücrelerine, organizmalarına, toplumlarına benzeyen, kendi görüngüsel yasalan olan daha da yüksek yapı düzeyleri var mı? Gosper devasa boyutlarda bir tahta üzerinde belki de birkaç sezgisel sıçramayla organizasyonların karmaşık durumlarının anlaşılabileceğini, bilinç ve özgür iradeleri olan, kendi evrenlerini ve onun fiziğini düşünebilen, hatta bunların tümünü yaratan bir Tanrı olup olmadığı konusunda fikir yürüten, O’nunla iletişim kurmaya çabalayan, tüm çabaların bir değeri ya da anlamı olup olmayacağı konusunda varsayımlarda bulunan vs. “yaratıkların’ bulunabileceğini düşünüyor.

Bu noktada, insan, özgür iradenin nasıl değişmeyecek kesin bir temel katmanla birlikte bulunabileceği sorusuyla karşı karşıya kalıyor. Verilebilecek yanıt, kısmen, özgür iradenin ancak kişinin gözünde olduğu, yukarıdaki Tanrı’nın gözünde olmadığı şeklindedir. Bir yaratık kendini özgür hissettiği sürece özgürdür. Yine de gelin bu gizli konularla ilgili tartışmayı Tanrı nın kendisine bırakalım ve bundan sonraki bölümde aklı kanşmış bir ölümlü’ye özgür iradenin gerçekten ne olduğunu açıklamasını izleyelim.

Douglas R. Hofstadter-Daniel C. Dennet



Alıntı;
Aklın G'özü.benlik be Ruh üzerine Hayaller ve Düşünceler. Douglas R. Hofstadter-Daniel C. Dennet
 

Konu MeSu tarafından (06-21-2014 Saat 09:52 ) değiştirilmiştir..
MeSu isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Stanislaw Lem - Soruşturma telgraf Fantastik ve Bilimkurgu Kitapları 14 05-21-2017 12:41
Stanislaw Lem - Dönüşüm Hastanesi telgraf Fantastik ve Bilimkurgu Kitapları 11 05-21-2017 12:32
Stanislaw Lem - İnsanın Bir Dakikası telgraf Fantastik ve Bilimkurgu Kitapları 9 05-20-2017 15:52
Stanislaw Lem - Ölümlü Makineler Pinokyo Fantastik ve Bilimkurgu Kitapları 14 05-20-2017 15:48
Stanislaw Lem - Yıldız Güncesi ve Ölümlü Makineler hades Kitap İstekleri 1 11-26-2012 20:11


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:18.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.