Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar  

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > Geri Dönüşüm ve Deneme Alanı > Geri Dönüşüm Kutusu


Konu Kapatılmıştır
 
Seçenekler
Alt 07-13-2013   #1
esvedeyn114
 
esvedeyn114 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2012
Mesajlar: 142
User ID: 140
Tecrübe Puanı: 214748369
Reputation: 2147483647
esvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üyeesvedeyn114 Süper Üye
Standart Michel Foucault - Bilginin Arkeolojisi



BİLGİNİN ARKEOLOJİSİ // Michel FOUCAULT

Tarihçilerin dikkatinin, tercihen, beklenmedik siyasi olaylar ve onların epizodları altında, böyle uzun dönemlere çevrildiği günümüzden on yıl kadar önce, onlar istikrarlı ve bozulması zor dengeleri, tersine çevrilemez süreçleri, devamlılık arzeden düzenlemeleri, en yüksek noktasına ulaşan ve yüzyıllık devamlılıklardan sonra tersine dönme eğilimi gösteren fenomenleri, yığılma hareketlerini ve ağır doygunlukları, geleneksel anlatıları karışıklığının bütün bir olaylar tabakası ile üstünü örtmüş bulunduğu hareketsiz ve sessiz büyük platformları günyüzüne çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu çözümlemeyi yürütmek için, tarihçiler, bir ölçüde biçimlendirdikleri bir ölçüde de hazır buldukları araçları kullanırlar: ekonomik gelişme modellerini, mübadele akışlarının niceliksel çözümlemesini, demografik ilerleme ve gerilemelerin profillerini, iklimin ve onun değişmelerinin incelenmesini, sosyolojik devamlılıkların ortaya çıkarılmasını, teknik düzenlemelerin, onların dağılma ve direnmelerinin betimlenmesini, bu araçlar, tarihin alanı içinde, onlara, çeşitli tortul tabakaları birbirinden ayırmak olanağını verdi; o güne kadar araştırma konusu olmuş olan çizgisel art arda gelişlerin yerine şimdi bir derinlemesine dalışlar oyunu geçiştirilmiştir.

Siyasal hareketlilikten “maddi medeniyet”e özgü yavaşlamalara, çözümleme düzeyleri çeşitlilik gösterir: herbirinin kendine özgü kopuklukları vardır, her biri ancak kendine ait olan bir parçayı içine alır; ve daha derin platformlara doğru inildiği ölçüde kopukluklar giderek genişlik kazanır.

Yönetimlerin, savaşların ve kıtlıkların altüst ettiği tarihin gerisinde, ilk bakışta hemen hemen hareketsiz görünen tarihler, -zayıflama eğilimli tarihler- oluşur: deniz yolları tarihi, buğdayın ya da altın madenlerinin tarihi, kuraklığın ve sulamanın tarihi, almaşık ekiminin tarihi, açlık ve çoğalma arasında insan türü tarafından elde edilmiş olan dengenin tarihi. Geleneksel çözümlemenin eski sorularının (Uyumsuz olaylar arasında hangi ilişki kurulabilir? Onlar arasında zorunlu bir sıra nasıl gerçekleşebilir? Onları aşan sürekliliğin ya da oluşturmakla sona erdirdikleri bütünlüğün anlamı nedir? Bir tamlık tanımlanabilir mi ya da art arda gelişleri yeniden kurmakla yetinmek mi gerekir?) yerini bundan böyle başka tip sorular almıştır: Hangi tabakaları birbirinden ayırmak gerekir? Hangi tip seriler kurmak gerekir? Onlardan her biri için hangi dönemleştirme ölçütlerini benimsemek gerekir? Hangi ilişkiler sistemi (hiyerarşi, egemenlik, kat kat sıralama, tekanlamlı belirleme, çevrimsel sebeplilik) baştan başa tasvir edilebilir? Hangi seriler serisi kurulabilir? Farklı olay dizileri hangi tablo içinde, geniş ölçüde, belirlenebilir?

Yaklaşık aynı dönemde oysa, fikirlerin, bilimlerin, felsefenin, düşüncenin, edebiyatın (onların özellikleri bir an için ihmal edilmiş olabilir) tarihi adını verdiğimiz bu disiplinlerde, başlıklarına rağmen, büyük kısmıyla tarihçilerin çalışmalarının ve yöntemlerinin dışında kalan bu disiplinlerde, dikkat aksine “çağlar” ya da “yüzyıllar” olarak betimlenen geniş birliklerden, kopya fenomenlerine doğru yöneldi. Düşüncenin büyük süreklilikleri altında, kolektif bir ruhun ya da zihniyetin kalın ve tekdüze görünüşleri altında, başlangıçtan itibaren varolmaya ve tamamlanmaya çalışan bir bilimin kararlı oluşumu altında, bir türün, bir biçimin, bir disiplinin, teorik bir aktivitenin ısrarı altında şimdi kopmaların etkisini bulup ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Statüleri ve doğaları çok çeşitli olan kopmalar. G.Bachelard tarafından betimlenmiş olan bilgikuramsal aktlar ve eşikler: onlar bilgilerin belirsiz bir yığını geçici bir süre için yürürlükten kaldırır, yavaş yürüyen gelişmelerini durdurur ve onları yeni bir dönemin içine sokar, empirik kaynaklarından ve ilk güdülenmelerinden koparır, düşünsel karmaşıklıklarından arındırırlar; böylece onlar tarih hakkındaki çözümlemeden sessiz başlangıçların araştırılmasını değil, ilk habercilere doğru sonu gelmez bir geriye gidişi değil, yeni bir rasyonellik tipinin ve onun çeşitli etkilerini tespitini beklerler. Kavramların yer değiştirmesi ve hal değiştirmesi: G.Canguilhelm’in çözümlemeleri modellik edebilir; onlar, bir kavramın tarihinin, topu topu, onun sürekli temizlenişinin, sürekli artan rasyonelliğinin, soyutlama gradyanının tarihi olmadığını, fakat çeşitli kuruluş ve geçerlilik alanlarının, birbirini izleyen kullanım kurallarının, özümlenir hale gelişinin izlendiği ve tamamlandığı yer olan çeşitli teorik ortamların tarihi olduğunu gösterirler. Olayların ve onların sonuçlarının aynı şekilde dağılmış bulunmadığı bilimler tarihinin gözle görülebilecek büyüklükte ve görülemeyecek küçüklükteki ölçekleri arasında, yine G.Canguilhem tarafından yapılmış ayrım: öyle ki bir buluş, bir yöntemin ortaya konuluşu, bir bilim adamının eseri, başarıları da aynı etkiye sahip değildir ve aynı şekilde onlar birbiriyle aynı düzeyde betimlenemezler; bu, şurda ya da burada, anlatılmış bulunacak olan aynı tarih değildir. Birçok geçmişi, birçok art arda geliş biçimini, birçok önemlilik derecesini, birçok belirleme ağını, birçok teleoloji, varlığı değiştirdiği ölçüde bir ve aynı bilim için, ortaya çıkaran geri dönücü yeniden bölünmeler: öyle ki, tarihsel betimlemeler zorunlu olarak bilginin aktüelliği içinde yer alırlar, onun dönüşümleriyle çeşitlenirler ve kendileriyle birlikte çevrelerini de parçalamaya devam ederler (bu fenomen hakkında M.Serres, matematik alanında teori ortaya koydu). M.Guéroult tarafından çözümlendikleri gibi, ve kendileri için etkilerin, geleneklerin, kültürel sürekliliklerin betimlenmesinin anlamlı olmadığı, fakat daha ziyade iç tutarlılıkların, aksiyomların, tümdengelim halkalarının, uyuşmaların betimlemesinin anlamlı olduğu, sistemlerin arşitektonik birlikleri. Nihayet, hiç kuşkusuz en radikal kopmalar, “geçmişinin ideolojisinden ayırmak ve bu geçmişi ideolojik olarak açıklamak suretiyle bir bilimi kurduğu” zaman, bir teorik değişme tarafından gerçekleştirilmiş kopmalardır. Bundan böyle kendini birlik olarak gören edebi çözümlemeyi, -bir dönemin ruhunu ya da duyarlılığını değil, “gruplar”ı, “ekoller”i, “kuşaklar”ı veya “hareketler”i değil, hayatını ve “eser”ini birbirine bağlayan mübadele oyununun içindeki müellifin kişiliğini bile değil, fakat bir esere, bir kitaba, bir metne özgü yapıyı- buna eklemek gerekecekti.

Bu şekilde tarihsel çözümlemelerde kendini gösterecek olan -gösteren- büyük problem, o halde, artık hangi yollarla sürekliliklerin ortaya çıkabildiğini, bunca farklı ve ardışık akıl için bir de aynı olan tasarının hangi biçimde devam edebildiğini ve tek bir ufuk oluşturabildiğini, hangi eylem biçiminin ve hangi dayanağın intikaller, yeniden ele geçirmeler, unutmalar ve tekrarlamalar oyununu içerdiğini, kaynağın kendi kuralını kendisinin çok ötesine ve hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan bu tamamlanmaya kadar nasıl yayabildiğini bilmek değildir, -problem artık gelenek ve iz problemi değil, fakat kopma ve sınır problemidir; problem artık sürüp giden temel problemi değil, temel ve temellerin yenilenmesi olarak değer kazanan dönüşümler problemidir. O halde, bazıları birbirine yakınlık içinde bulunan ve onlarla bu yeni tarih biçiminin kendi teorisini hazırlamaya çalıştığı bütün bir problemler alanının açıldığını görüyoruz: süreksizliği (eşik, kopma, kırılma, değişme, döğüşme) düşünmek olanağını veren farklı kavramlar nasıl özne olarak belirtilebilir? Kendilerine (Bilim nedir? Eser nedir? Teori nedir? Kavram nedir? Metin nedir?) soruları atfedilebilen birlikler hangi kriterlerle birbirlerinden ayırt edilebilmektedir? Kendilerinde yer alabildiğimiz ve her birinin kendi kopukluklarını ve çözümleme biçimini içerdiği düzeyleri nasıl çeşitlenmektedir: Oluşumun uygun düzeyi nedir? Yorumlamanın uygun düzeyi nedir? Yapısal çözümlemenin uygun düzeyi nedir? Nedenselliği tahsis edilmiş olanların uygun düzeyi nedir?

Sonuç olarak, gerçek anlamıyla tarih, büsbütün kısa olan tarih değişmeyen yapıların lehine olayların baskınını ortadan kaldırıyor gibi göründüğü halde, düşüncenin, bilginin, felsefenin, edebiyatın tarihi kopmaları çoğaltıyor ve süreksizliğin bütün belirtilerini araştırıyor gibi görünmektedir.

* * *

Fakat bu çaprazlama yanıltmasın. Başka disiplinler bir süreksizlikler çokluğundan kesintisiz büyük birliklere gittikleri halde, görünüşe bakarak, bazı tarihsel disiplinlerin süreklilikten süreksizliğe gitmiş olduklarını düşünmemek; siyasetin, kurumların ya da ekonominin çözümlenmesinde global belirlemelere gittikçe daha duyarlı olduğumuzu, fakat fikirlerin ve bilginin çözümlenmesinde farklı oyunlarına gittikçe daha bir dikkat sarfettiğimizi düşünmemek; bir kez daha bu iki büyük betimleme biçiminin birbirlerinden habersizce kesiştiklerine inanmamak gerekir.

Gerçekte bunlar şurda burda ortaya atılan, fakat görünüşte ters sonuçlara yol açan aynı problemlerdir. Bu problemleri tek kelimeyle özetleyebiliriz: dokümanın yeniden gözden geçirilmesi. Yanlış anlaşılma yok: tarih olarak bir disiplin varolduğundan beri dokümanlardan yararlandığımız, onları sorguladığımız, onlar üzerine sorguya çekildiğimiz o kadar açık ki; sadece söylemek istedikleri şeyleri değil, fakat gerçeği söyleyip söylemediklerini, ve onu hangi sıfatla öne sürebildiklerini, samimi ya da sahtekar, bilgili ya da bilgisiz, otantik ya da bozulmuş olup olmadıklarını onlara sorduk. Fakat bu sorulardan her birisi ve bütün bu büyük kritik kaygı aynı hedefe yönelikti: bu dökümanların söylediklerinden hareketle -ve bazan gerisini söylemeye gerek kalmadan- kendisinden doğdukları ve şimdi kendilerinin çok uzağında yitip gitmiş olan geçmişi yeniden kurmak; doküman her zaman şimdi sessizliğe indirgenmiş bir sesin dili -onun nazik fakat muhtemelen çözülebilir işareti- olarak incelenmişti. Oysa, bugüne ait olmayan fakat henüz tamamlanmamış olduğunda kuşku bulunmayan bir değişimle, tarih dokümanın karşısında durumunu değiştirdi: tarih dokümanı yorumlamayı değil, onun doğruyu söyleyip söylemediğini ve gerçek değerinin ne olduğunu belirlemeyi değil, onu içerden oluşturmayı ve özümlenir hale getirmeyi kendisi için birinci görev sayar: tarih dokümanı organize eder, parçalara ayırır, dağıtır, düzene sokar, seviyelere ayırır, serileri gerçekleştirir, doğru olanı doğru olmayandan ayırır, elemanları tespit eder, birlikleri tanımlar, ilişkileri açıklar. Demek ki dokümanın tarih için, onun, insanların yaptıklarını ya da söylediklerini, geçmişte olup biten ve geriye sadece dümen suyu kalan şeyleri, kendisinde yeniden kurmaya çalıştığı şu cansız madde değildir: o dokümanter kumaşın kendisinde birlikleri, bütünlükleri, serileri, ilişkileri tanımlamaya çalışır. Tarihi, uzun zamandan beri hoşlandığı ve antropolojik doğrulamasını kendisiyle bulduğu imajdan ayırmak gerekir: hatıralarının canlılığını yeniden bulmak için maddi dokümanlardan yararlanan bin yıllık ve kollektif bir hafıza imajı; bu imaj çalışma ve, her zaman ve her yerde, her toplumda kimi zaman spontane kimi zaman süreklilikler tarafından örgütlenmiş biçimleri ortaya koyan maddi dokümanın (kitaplar, metinler, hikayeler, siciller, fiiller, büyük yapılar, kurumlar, yönetmelikler, teknikler, nesneler, âdetler, v.s.) kullanılmasıdır. Doküman kendinde ve gerçekten hâfıza olmak olan bir tarihin eşsiz aleti değildir; tarih, bir toplum için, kendisinden ayrılmayan, bir doküman yığınına statü verme ve hazırlamanın belirli bir biçimidir.

Kısa kesmek için diyelim ki, geleneksel biçimi içinde tarih geçmişin anıtlarını “belleğine yerleştirmek” onları doküman haline dönüştürmek ve çoğunlukla, kendiliklerinden sözlü olmayan ya da söylediklerinden başka olan şeyi sessizce söyleyen bu işaretleri konuşturmak girişiminde bulunuyordu; tarih dokümanları günümüzde anıt haline dönüştüren, ve insanlar tarafından konulmuş işaretlerin çözüleceği yerde, insanların bulundukları oyukta oldukları gibi bilinmeye çalışıldığı yerde, ayırmanın, gruplandırmanın, anlamlı kılmanın, ilişkiye sokmanın, birlikler halinde kurmanın sözkonusu olduğu bir elemanlar kitlesini gösteren şeydir. O, dilsiz anıtların, cansız izlerin, bağlantısız nesnelerin ve geçmiş tarafından terkedilmiş şeylerin disiplini olarak arkeolojinin tarihe yöneldiği ve ancak tarihsel bir söylemin yeniden kurulmasıyla ancak anlam kazandığı bir zaman idi; kelimeler üzerinde biraz oynamak suretiyle diyebiliriz ki, günümüzde, tarih arkeolojiye -anıtın içsel tasvirine- yönelir.

Bunun bazı sonuçları vardır. İlkin daha önce işaret ettiğimiz dış görünüşün etkisi: düşünce tarihindeki kopuklukların çoğalması, gerçek anlamdaki tarihin içinde uzun dönemlerin ortaya çıkışı. Geleneksel biçimi altındaki tarih, gerçekte, kendini tarihi belirli olgular ya da olaylar arasındaki ilişkileri (basit sebeplilik, çevrimsel belirleme, uyuşmazlık, ifade) tanımlamak ödevinde sanıyordu: verilmiş olan seride her elemanın yakınlığını belirlemek sözkonusuydu. Problem, bundan böyle, serileri oluşturmaktır: herbir serinin elemanlarını tanımlamak, onların sınırlarını tespit etmek, herbir seriye özel olan ilişik tipini ortaya çıkarmak, bunun kuralını oluşturmak ve, sonra da, böylelikle serilerin serilerini ya da “tablolar”ı gerçekleştirmek için, farklı seriler arasındaki ilişkileri betimlemek: işte bunun için katmanların çoğalışını, birbirleriyle ilişkilerinin kesilmesini, onlara özgü olan zamanın ve kronolojilerin özelliğini belirlemek; işte bunun için, (uzun bir sonuçlar zinciriyle birlikte) artık küçücük olayların değil de sadece önemli olayların, (bazıları kısa, bazıları tekniğin gelişmesi ya da paranın seyrekleşmesinin artışı gibi orta süreli, nihayet bazıları da bir demografik denge veya ekonominin iklim değişmesine sürekli olarak ayar edilmesi gibi yavaş gidişli) tamamiyle farklı düzeyden olay tiplerini birbirinden ayırmak zorunluluğunu belirlemek; işte bunun için ender olaylardan ya da tekrarlanabilir olaylardan kurulmuş, geniş ayar noktaları bulunan serileri göstermenin olanağını belirlemek. Bugünün tarihinde uzun dönemlerin ortaya çıkışı tarih felsefelerine, dünyanın büyük çağlarına, ya da medeniyetlerin ömrüyle belirlenmiş evrelere bir geri dönüş değildir; serilerin yöntemsel olarak tasarlanmış hazırlanışının sonucudur. Oysa fikirlerin, düşüncelerin ve bilimlerin tarihinde aynı değişim tam tersi bir sonuca yol açtı: o bilincin gelişmesiyle oluşmuş uzun seriyi, ya da aklın teolojisini, ya da insan düşüncesinin verimini parçalara ayırdı; uzlaşma ve tamamlanma konularını yeniden gözden geçirdi; tamlaşmanın olanaklarına kuşkuyla baktı; sözkonusu değişim yan yana bulunan, birbirini izleyen, birbirinin üstüne binen, çizgisel bir şemaya indirgenmeksizin çaprazlaşan farklı serileri bireyleşmeye götürdü. Böylece, aklın bu kesintisiz kronolojisinin yerine, değişmez bir biçimde, bazan kısa ömürlü, birbirinden ayrı, çoğunlukla her birine özgü ve kazanan, gelişen, kendini bilen bir bilincin genel modeline indirgenemez bir tarih tipinin taşıyıcısı olan benzersiz bir yasaya uymayan basamakların, erişilmesi olanaksız kaynağa, onun kurucu başlangıcına geri götürdüğü görülür.

İkinci sonuç: Süreksizlik kavramı, tarih disiplinlerinde büyük yer tutar. Klâsik biçimi içindeki tarih için süreksizlik hem verilmiş hem de düşünülemez olan idi: dağınık olaylar -kararlar, arazlar, başlangıçlar, keşifler- türü altında verilen ve olayların sürekliliğinin görünmesi için, çözümleme yoluyla sınırlandırılması, indirgenmesi, silinmesi gereken şey. Süreksizlik, tarihçinin tarihi ortadan kaldırmak koşuluyla sahip olduğu bu zamansal dağınıklığın izi idi. O şimdi tarihsel çözümlemenin temel unsurlarından biri olmuştur. Süreksizlik tarihsel çözümlemede üçlü bir rol altında görünür. O, ilkin tarihçinin kesinleşmiş (tarihe rağmen incelemek zorunda olduğu materyalden aldığı şeyleri değil) bir faaliyetini oluşturur: çünkü, tarihçi şematik hipotez başlığı altında en azından, çözümlemenin mümkün düzeylerini, her birine özgü olan yöntemleri ve bu yöntemlere uygun düşen dönemleri birbirinden ayırmak zorundadır. Süreksizlik aynı zamanda tarihçinin betimlemesinin sonucudur da (onun çözümlemesinin etkisiyle ortadan kalkması gereken şey değil): çünkü tarihçinin ortaya koymaya çalıştığı şeyler, bir sürecin sınırları, bir eğrinin eğilme noktası, düzenleyici bir hareketin tersine çevrilmesi, bir değişimin sınırları, bir çalışmanın eşiği, çevrimsel bir sebepliliğin bozulma anıdır. Nihayet süreksizlik kavramı, çalışmanın (beyaz ve iki olumlu biçimi arasında ayrımı bulunmayan bir üniforma gibi onu ihmal edecek yerde) özelleştirmeye devam ettiği kavramdır; o tahsis edildiği alana ve düzeye göre özel bir biçim ve görevi üstlenir: bilgikuramsal bir eşik, bir nüfus eğrisinin tersine kıvrılması, ya da bir tekniğin yerini bir başkasının alması betimlendiği zaman ayın süreksizlikten söz edilmiş olur. Süreksizlik kavramı paradoksal bir kavram: çünkü o araştırmanın hem aleti hem de konusudur; çünkü o alanların bireyleştirmesine, fakat bunun ancak birbirlerine kıyaslanmaları yoluyla gerçekleştirilmesine olanak verir. Çünkü sonuç olarak belki, o sadece tarihçinin söyleminde mevcut bir kavram değil tarihçinin gizli olarak varsaydığı bir kavramdır: Tarihi -ve kendi tarihini- ona nesne olarak sunan bu kopukluktan hareketle değilse eğer, gerçekte, o nereden hareketle konuşabilecekti? Yeni tarihin en temel çizgilerinden birisi, hiç şüphesiz süreksizliğin bu alan değiştirmesidir: engelden pratiğe geçişi; gidermek zorunda olduğu dışarında gelen bir alınyazısının değil de, kullanılan işlemsel bir kavramın rolünü artık oynadığı yer olan tarihçinin söyleminin içine geçirilişi; ve bu yolla, kendisi sayesinde tarihsel okuyuşun (arka yüzü, başarısı, gücünün sınırı) artık olumsuz olmadığı, fakat nesnesini belirleyen ve çözümlemesini geçerli kılan olumlu eleman olduğu işaretlerin tersine çevrilişi.

Üçüncü sonuç: bir global tarih teması ve imkânı ortadan silinmeye başlar, ve genel tarih adı verilebilecek olan bir tarihin, çok değişik bir tasarısının ortaya çıktığı görülür. Genel tarih tasarımı, bir medeniyetin bütünlük biçimini, bir toplumun -maddi ya da manevi- ilkesini, bir dönemin bütün fenomenlerindeki ortak anlamı, onların bağlantılarını açıklayan yasayı, -metaforik olarak bir dönemin “çehresi” denilebilecek olan şeyi- yeniden kurmaya çalışan bir tasarımdır. Böyle bir tasarım iki ya da üç hipoteze bağlanır: iyi tanımlanmış uzaysal-zamansal bir alanın bütün olayları arasında, izlerini yeniden yakaladığımız bütün fenomenler arasında, bir homojen ilişkiler -onlardan her birinin türetilmesi olanağını veren sebeplilik ağını, birbirlerini nasıl sembolize ettiklerini, ya da büsbütün bir ve aynı olan merkezi düğümü nasıl ifade ettiklerini gösteren benzer ilişkiler- sisteminin kurulabilmesi gerektiği varsayılır; öte yandan yine bir ve aynı olan tarihsellik biçiminin ekonomik yapıları, sosyal değişmezlikleri, zihniyetlerin donukluğunu, teknik alışkanlıkları, siyasal davranışları beraberinde götürdüğü, ve onların hepsinin aynı dönüşüm tipine bağlı bulunduğu varsayılır; nihayet tarihin kendisinin, bağlantı ilkelerini kendilerinde bulunduran büyük birlikler -dönemler ya da evreler- halinde eklemlenebildiği varsayılır. Bunlar, yeni tarihin serileri, kopuklukları, sınırları, iniş-çıkışları, dengeleri, kronolojik özellikleri, tekil süreklilik biçimlerini, mümkün ilişki tiplerini incelediği zaman yeniden gözden geçirdiği postülatlardır. Fakat onun yan yana ve birbirinden bağımsız halde bulunan bir tarih çokluğunu elde etmeye çalışması değildir: kurumların tarihinin yanında ekonominin tarihi ve onların da yanında bilimlerin, dinlerin ya da edebiyatların tarihi; bu onun yalnızca bu farklı tarihler arasındaki zaman birlikteliklerini, ya da biçim ve anlam benzerliklerini göstermeye çalışması da değildir. O halde ortaya çıkan -ve genel tarihin görevini belirleyen- problem, hangi ilişki biçiminin bu farklı seriler arasında yasal olarak betimlenebileceğini belirlemektir. Onların hangi düşey sistemi oluşturmaya elverişli olduğunu belirlemektir; aralarındaki bağlantılar ve egemenlikler oyununun ne olduğunu belirlemektir; dengelenmelerin, farklı zamansallıkların, çeşitli sürekliliklerin hangi etkiden olabildiğini belirlemektir; hangi farklı bütünlerin içinde bazı elemanların eşzamanlı olarak bulunabildiğini belirlemektir; kısacası, hangi serileri değil, fakat hangi “serilerin serilerini” -ya da bir başka deyişle hangi “tablolar”ı (Son işsizlere, (hiç kuşkusuz kelimenin bütün anlamıyla) bir “tablo”nun, biçimsel olarak bir “seriler serisi” olduğunu göstermek gerekir mi? Her halde bu, çocukların -ki, o yaşlarda onlar elbette sinemanın canlılığını tercih ederler- en büyük düş kırıklığı için bir fenerin önüne yerleştirilen küçük sabit bir imaj değildir.) oluşturmanın mümkün olduğunu belirlemektir. Genel betimleme, -ilke, anlam, akıl, dünya görüşü, bütünlük biçimi gibi-bütün fenomenleri tek bir merkez etrafında topladığı halde; genel tarih, tam tersine, bir dağılma mekanını gösterecekti.

Nihayet, son sonuç: yeni tarih, yöntemle ilgili problemlerin belirli bir sayısıyla karşılaşır ki, onların birçoğu, hiç kuşkusuz, kendisinden önce geniş bir biçimde varolduğu halde şimdi onların tamamı onu belirginleştirmektedir. Bunların arasında: dökümanların tutarlı ve homojen bütünlüğünün (açık ya da kapalı, sonlu ya da sonsuz bütünler) kurulması, (doküman kitlesinin eksiksiz bir biçimde incelemek istemesine, istatistik parça alma yöntemlerine bağlı bir örneklemenin yapılmasına, ya da en tipik elemanların önceden belirlenmeye çalışılmasına göre) bir seçme ilkesinin tespit edilmesi; çözümleme düzeyinin ve onun için uygun olan elemanların tanımlanması (incelenen materyalin içinde, sayısal belirtiler; olaylara, kurumlara, pratiklere -açık ya da gizli- göndermeler; onların kullanım kuralları ve bu kuralların belirttiği sematik alanlarla birlikte, kullanılmış sözcükler, yahut da önermelerin biçimsel yapısı ve onları birleştiren bağlantı tipleri ortaya çıkabilir); incelenmiş olan materyali (bölgeler, dönemler, birleştirici süreçler) eklenmeyen bütünlerin ve alt bütünlerin sınırlandırılması; bir bütünü belirginleştirmek olanağını veren ilişkilerin belirlenmesi (sayısal ya da mantıksal ilişkiler; fonksiyonel, nedensel, analojik ilişkiler söz konusu olabilir; anlamlandıranın anlamlandırılanla ilişkisi söz konusu olabilir).

Bütün bu problemler bundan böyle tarihin yöntemsel alanında yer alırlar. İki sebepten dolayı bu alan dikkate alınmaya değer. İlkin, söz konusu alan daha yeni yeni tarih felsefesini kuran şeylerden, ve tarih felsefesinin (rasyonellik ya da oluşun gayeliği, tarihsel bilginin göreliliği, geçmişin durağanlığında ve hayalin yetkin olmayan bütünselliğinde bir anlamı bulmanın ya da oluşturmanın imkânı konusunda) sorduğu sorulardan, hangi noktaya kadar kurtulduğunu gördüğümüzden dolayı dikkate değer. İkinci olarak, onun başka yerlerde -dilbilimin, etnolojinin, ekonominin, edebi çözümlemenin, mitolojinin alanlarında örneğin-bulduğumuz problemlerin belirli noktalarında yeniden kopukluklarla sahne olması nedeniyle dikkate değer. Bu problemlere, eğer istenirse, kısaca yapısalcılık adı verilebilir. Bununla birlikte birçok durumda: onların tarihin yöntemsel alanını sadece kendilerine maletmeleri şöyle dursun, onun çözümleme alanları ve düzeyleriyle birlikte değişen bir parçasını ancak işgal ederler; göreli olarak sınırlı durumların belirli bir sayısı içinde yalnızca, onlar (bugünkü alışılmış güzergahlara göre) dilbilimden ya da etnolojiden alınmadılar, fakat bizzat tarihin anlamı içinde -özellikle ekonomi tarihinin alanı içinde ve onun sorduğu sorular vesilesiyle, doğdular; nihayet onlar tarihin bir yapısallaşmasından veya en azından yapı ile oluş arasındaki bir “çatışma”yı ya da bir “zıtlık”ı aşma girişiminden söz etmeye hiçbir şekilde izin vermediler: uzun süreden beridir ki, şimdi tarihçiler canlı, nazik, titreyen “tarih”i kurtarıp kurtarmadıklarını kendilerine sorma gereğini duymaksızın, yapıları tespit, tasvir ve tahlil ediyorlar. Yapı-oluş zıtlığı ne tarihsel alanın tanımı için, kuşkusuz, ne de yapısal bir yöntemin tanımı için uygundur.

* * *

Tarihin bu bilgikuramsal değişimi bugün henüz tamamlanmış değildir. Bununla birlikte, hiç kuşkusuz, bu değişimin ilk anını yeniden Marx’a çıkarabileceğimize göre, o güne ait değildir. Fakat bu değişmenin etkilerini görmesi uzun zaman aldı. Günümüzde, özellikle düşünce tarihi için, çok daha yeni başka dönüşümler -dilbilim dönüşümleri örneğin- yazıldığı halde, bu değişim ne yazıldı ne de düşünüldü. İnsanların kendi fikirlerini ve kendi bilgilerini anlattıkları bu tarihin içinde süreksizliğin, serilerin, sınırların, birliklerin, özel düzenlerin, otonomilerin ve farklılaşmış bağımlılıkların genel bir teorisini oluşturmak, sanki özellikle zor olmuştu. Başlangıçları araştırmaya, öncüllerin çizgisini sonsuzca geriye götürmeye, gelenekleri yeniden kurmaya, evrim eğrilerini izlemeye, gayelilikleri yansıtmaya, ve sürekli olarak hayatın metaforlarına başvurmaya alışık olduğumuz yerde, sanki, farklı düşünmede, mesafeleri ve dağılmaları betimlemede, kimliğin güven verici biçimini ayırt etmede özel bir isteksizlik gösteriliyordu. Daha doğrusu, şu eşik, dönüşüm, bağımsız sistem, sınırlı seri kavramları hakkında -gerçekten tarihçiler tarafından kullanıldıkları gibi- teori oluşturmada, genel sonuçlar elde etmede, hatta mümkün olan bütün sonuçları türetmede sanki güçlük çekiliyordu. Başkayı kendi düşüncemizin zamanı içinde düşünmekten sanki korkuyorduk.

Bunun bir sebebi vardır. Eğer düşüncenin tarihi kesintisiz sürekliliklerin yeri olarak kalabilseydi, hiçbir çözümlemenin soyutlama yapmaksızın bozamayacağı art arda gelişleri sürekli birbirine ekleseydi, insanların söyledikleri ve yaptıkları şeylerin çevresinde onu önceden sezen, hazırlayan, ve sınırsız biçimde onu geleceğine doğru götüren belirsiz sentezleri düzenleseydi, o zaman bilincin yüceliği için o imtiyazlı bir sığınak olacaktı. Sürekli tarih, öznenin kurucu görevi için gerekli olan korelattır: özneden kurtulan her şeyin ona geri dönebileceğinin garantisi; zamanın, yeniden oluşturulmuş bir birliğin içinde özneyi yeniden kurmadan hiçbir şeyi dağıtmayacağının hakikati; öznenin bir gün -tarihsel bilinç biçimi altında- ayrım yoluyla uzakta tutulmuş bütün bu şeylere yeniden sahip olabileceğinin, bir gün yeniden egemenliğini kurabileceğinin umudu. Süreklilik hakkındaki söylemi tarihsel çözümleme haline getirmek, her oluşun ve her uygulamanın asıl özentisini insan bilinci haline getirmek aynı düşünce sisteminin iki veçhesidir. Zamanla orada tamlaşmanın sınırları olarak anlaşılır ve köklü değişiklikler orada aslâ bilincin ele geçirdikleri değildir.

Farklı biçimler altında, bu tema XIX. Yüzyıldan beri sürekli bir rol oynadı: bütün merkezden kaymalara karşı, öznenin üstünlüğünü, ve antropoloji ile hümanizm figürlerini kurtarmak. Marx tarafından gerçekleştirilmiş olan -üretim ilişkilerinin, ekonomik belirlemelerin ve sınıf mücadelesinin tarihsel çözümlemesi yoluyla- merkezden kaymalara karşı, XIX. Yüzyıl sonuna doğru bu tema, bir toplumun bütün ayrımlarının, kendisinde, tek bir biçime, bir dünya görüşünün örgütlenmesine, bir değerler sisteminin ortaya konmasına, tutarlı bir medeniyet tipine geri götürülebileceği genel bir tarih araştırmasına yer verdi. Nietzsche’nin soykütüğü tarafından gerçekleştirilmiş olan merkezden kaymanın karşısına, o, rasyonelliği insanlığın gayesi haline getiren, ve düşüncenin bütün tarihini bu rasyonelliğin korunmasına, bu gayeliliğin devam ettirilmesine, ve hep bu temele doğru zorunlu olan dönüşe bağlayan bir ilk temelin araştırılmasını koydu. Nihayet, son zamanlarda, psikanaliz, dilbilimi, etnoloji hakkındaki araştırmalar, özneyi, arzusunun ilkelerine, dilinin biçimlerine, eylemin kurallarına, mistik ya da masalsı oyunlarına göre merkezden kaydırdığı zaman, ne olduğu sorgulanmış olan insanın kendisinin cinselliği ve bilinçsizliği, dilinin sistematik biçimleri ya da yalanlarının düzenliliği hakkında açıklamada bulunmadığı apaçık ortaya çıktığı zaman, tarihin sürekliliği teması yeniden canlılık kazandı: kopuş değil, oluş, ilişkiler oyunu değil iç dinamizm, sistem değil sıkı özgürlük işi, biçim değil kendi kendini yeniden ele alan ve şartlarının en sonuna kadar yeniden kendini yakalamaya çalışan bir bilincin sürekli çabası olacak olan bir tarih: bütün sınırları yıkmakla son bulan bir hareketin hem uzun kesintisiz dayanıklılığı hem de canlılığı olacak olan bir tarih. Tarihin canlı açılımını yapıların “hareketsizliğinin”, onları “kapalı” sistemlerinin, zorunlu “eşzamanlılıklarının” karşısına koyan bu temayı değerlendirmek için, tarihsel çözümlemelerin kendilerinde süreksizliğin kullanımını, seviyelerin ve sınırların tanımını, özel serilerin betimlenmesini, ayrımlar hakkındaki her oyunun gün yüzüne çıkarılışını kesinlikle kabul etmemek gerekiyor. Demek ki Marx’ı antropolojiyle uğraşan biri olarak görmeye, onu tamlıkların bir tarihçisi yapmaya, ve hümanizmin önerisini onda yeniden bulmaya zorlanıyoruz; demek ki Nietzsche’yi aşkın felsefenin terimleri içinde yorumlamaya, ve onun soykütüğünü ilk başlangıç hakkındaki bir araştırma düzleminin üzerine düşürmeye itiliyoruz; nihayet, yeni tarihin bugün öne sürdüğü bütün bu yöntemsel problemler alanını, sanki hiçbir zaman onları aynı düzleme getirmemiş gibi, bir yana bırakmaya sevkediliyoruz. Çünkü, süreksizlikler, sistemler ve dönüşümler, seriler ve eşikler problemi bütün tarihsel disiplinlerde (ekonomi ve toplumları ilgilendiren disiplinlerde değil, fikirleri ya da bilimleri ilgilendiren disiplinlerde) kendini gösterdiği, eğer ortaya çıktıysa, o zaman meşru bir biçimde “oluş” “sistem”in karşısına, hareket çevrimsel düzenlemelerin karşısına ya da çok kaba bir düşünceyle söylendiği gibi “tarih” “yapı”nın karşısına nasıl konabilir?

Kültürel tamlıklar teması -ki bu temayı kültürel tamlıklar temasının içine yerleştirmeyi istemeden önce o Nietzsche’nin karşısına konuldu- içinde, ve canlı, sürekli ve açık bir tarih teması inde işlev gören aynı muhafaza edici fonksiyondur. Demek ki, tarihsel bir çözümlemenin içinde –ve özellikle eğer düşünce, fikirler ya da bilgiler söz konusuysa- süreksizlik ve ayrım kategorilerinin, eşik, kopma ve dönüşüm kavramlarının, serilerin ve sınırların betimlenmesinin çok açık bir biçimde kullanıldığının görüleceği her defasında öldürülmüş olan tarihe haykırılacaktır. Burada tarihin zaman aşımına uğramaz haklarına ve her mümkün tarihsellik temeline karşı bir eleştiriyi açıklayacağız. Fakat burada yanılgıya düşmemek gerekir: bu kadar çok hayıflanılan şey, tarihin yok olması değil, gizli olan fakat tümüyle öznenin sentetik aktivitesine bağlanmış bulunan bu tarih biçiminin ortadan silinmesidir; hayıflanılan şey, bilincin üstünlüğüne mitlerden, yakınlık sistemlerinden, dillerden, cinsellik ya da arzudan daha güvenilir, daha az sergilenmiş bir sığınak sağlamak zorunda olan şu oluştur; hayıflanılan şey, anlam işini ya da toplama hareketini, maddi belirlemeler, pratik kurallar, bilinçsiz sistemler, katı fakat düşünülmemiş ilişkiler, yaşanmış her tecrübenin dışında kalan bağlantılar oyununu proje yoluyla yeniden canlandırmanın olanağıdır; hayıflanılan şey, bir asırdan daha fazla bir zamandan beri terk ettiler ve çalışmak için başka yerlere gittiler; Marx ya da Nietzsche’nin bile kendilerine emanet edilmiş olan koruyuculuğu gereği gibi yerine getiremedikleri anlaşılıyor. Ne imtiyazları korumak için, ne de tarihin, hiç değilse onun, canlı ve sürekli olduğunu, söz konusu özne için dinginliğin, doğruluğun, uzlaşmanın -derin uykunun- yeri olduğunu bir defa daha doğrulamak için -bununla birlikte bugünün sıkıntısı içinde buna ihtiyaç duyulup duyulmadığını da Tanrı bilir- artık onlara güvenmemek gerekiyor.

Bu noktada, Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler’in, çok eksik bir biçimde çerçevesini çizdikleri bir girişim kendini gösteriyor. Bu girişimle, genel olarak tarihin alanı içinde gerçekleşen dönüşümlerin ölçüsünü tespit etmeye çalışıyoruz; bu girişimle yöntemleri, sınırları, düşüncelerin tarihine özgü temaları gözden geçiriyoruz; bu girişimle oradaki son antropolojik güçlükleri çözmeye çalışıyoruz; söz konusu girişim bu güçlüklerin nasıl oluşabildiğini karşılık olarak göstermek ister. Bu işler, gerçek bir düzensizlik içinde, ve onların genel eklemlenmeleri açıkça tanımlanmaksızın tasarlandı. Onlara tutarlılık kazandırmanın, -ya da hiç değilse buna çalışmanın- zamanı idi. İşte bu kitap, bu çalışmanın sonucudur.

Başlamadan önce ve büsbütün yanlış anlaşılmaktan kaçınmak için birkaç uyarıda bulunalım.

- Kanıtlarını başka çözümleme alanlarında koymuş olan yapısalcı bir yöntemi tarihin, özellikle de bilginin tarihinin alanına aktarmak sözkonusu değildir. Tarihsel bilgi alanında gerçekleşme içinde bulunan bir yerli dönüşümün ilkelerini ve sonuçlarını göstermek söz konusudur. Bu dönüşüm, onun ortaya çıkardığı problemler, kullandığı aletler, onda tanımlanan kavramlar, elde ettiği sonuçlar, belirli bir ölçüde, yapısal çözümleme adı verilen şeye yabancı olmamalı, bu mümkündür. Fakat onda özellikle, oyuna sokulmuş bulunan bu çözümleme değildir;

- Yapısal çözümleme biçimlerini tarihe, ona rağmen, empoze etmek için kültürel tamlık kategorilerini (bunlar dünya görüşleri, ideal tipler, çağların tekil aklıdır) kullanmak (en azından) söz konusu değildir. Betimlenen seriler, tespit edilen tipler, çağların tekil aklıdır) kullanmak (en azından) söz konusu değildir. Betimlenen seriler, tespit edilen sınırlar, yapılan kıyaslar ve bağlantılar eski tarih felsefelerine dayanmazlar, fakat onların gayelilikleri ve toplamları yeniden gözden geçirmek amaçları vardır.

- Antropolojik temadan kurtulmuş olan bir tarihsel çözümleme yöntemini tanımlamak söz konusu olduğu ölçüde, şimdi tasarlanacak olan teorinin, daha önce yapılmış incelemelerle, ikili bir ilişki içinde bulunduğu görülür. O, genel ifadelerle (düzeltmelerin çoğu ile, hazırlamaların çoğu ile), bu araştırmaların yolda kullandıkları ya da sebebin ihtiyaçları için biçimlendirdikleri aletleri oluşturmaya çalışır. Fakat öte yandan o her türlü antropolojizmden arınmış olan bir çözümleme yöntemini tanımlamak için, o halde, elde edilmiş sonuçlarla güçlenir. Onun üzerinde dinlendiği kumsal, keşfettiği kumsaldır. Delilik ve psikolojinin ortaya çıkışı üzerine, hastalık ve bir klinik tıbbın doğuşu üzerine, hayat, dil ve ekonomi hakkındaki bilimler üzerine olan incelemeler biraz da kör denemeleri oldu: fakat onlar, yöntemlerini yavaş yavaş belirledikleri için değil yalnızca -hümanizm ve antropoloji konusundaki bu tartışmada- onun tarihsel olanağının yerini keşfettikleri için, yavaş yavaş aydınlanıyordu.

Tek kelimeyle, bu eser, öncekiler gibi, -hiç değilse doğrudan doğruya ilk anda değil- (doğuşla, tarihle, oluşla karşılaştırılan) yapı hakkındaki tartışmanın içinde yer almaz; fakat insan varlığı, bilinç, başlangıç ve özne hakkındaki soruların ortaya çıktıkları, geliştikleri, birbirlerine karıştıkları, birbirlerinden ayrıldıkları bu alanın içinde yer alır. Fakat hiç kuşkusuz yapı probleminin ortaya çıktığı alanın da bu alan olduğunu söylemekle haksız sayılmayız.

Bu çalışma, Deliliği Tarihi’nde, Kliniğin Doğuşu’nda, ya da Kelimeler ve Şeyler’de okunabilen şeylerin yeniden ele alınması ve doğru olarak tasvir edilmesi değildir. Pek çok noktada, o onlardan farklıdır. Bu çalışma, iç düzeltmelerin ve eleştirilerin epeycesini ihtiva etmektedir. Genel olarak Deliliğin Tarihi, tarihin anonim ve genel bir öznesini kabul etmeye ne kadar yakın bulunduğumuzu gösteren bir “tecrübe” olarak gösterilmiş bulunan şeylerin çok önemli, ayrıca epeyce gizemli, bir kısmını oluşturuyordu; Kliniğin Doğuşu’nda, yapısal çözümlemeye birçok kez yapılmış başvuru, ortaya konulmuş olan problemin belirginleştirilmesini ve arkeolojiye özgü seviyeyi savsaklıyor gibi görünüyordu; nihayet Kelimeler ve Şeyler’de yöntemsel işaret şamandıralarının bulunmayışı kültürel bütünlük hakkındaki son çözümlemelere inandırabildi. Bu çözümlemelerden sakınma becerisini göstermemiş olmam beni üzüyor: onların, kendilerine özgü tedbirleri almak için, aynı girişimin içine yerleştirildiklerini, girişimin kendisinin de tarihin bu değişik yöntemlerinden ve değişik biçimlerinden kurtulması gerektiğini söylemek suretiyle avunuyorum; ve sonra, bana sorulan sorular altı çizilmiş güçlükler, itirazlar olmadan, hiç kuşkusuz, bundan böyle ister istemez kendisine bağlı bulunacağım girişimin oldukça net bir biçimde ortaya çıktığını görmüş olmayacaktım. Bundan dolayı, bu metnin hafifçe aksayan, tedbirli şekli: her an, o mesafe alır; her iki yandan ölçülerini ortaya koyar, sınırlarına doğru el yordamıyla ilerler, söylemek istemediği şeylerde kendini tutar, kendi yolunu belirlemek için kanallar açar. Her an, o mümkün karışımı açıklar. O, her şeyden önce: ben ne şu ne de buyum, karışımı açıklar. O, her şeyden önce: ben ne şu ne de buyum, demekle kendi kimliğini bildirmiş olur. Bu, çoğu zaman, eleştiri değildir; hiçbir şekilde, sağda solda herkesin yanıldığını söylemek değildir. Bu, yalnızca bir yerin, komşularının dışarıdalığı tarafından tanımlanmasıdır; bu, -önerilerin temelsiz olduğunu öne sürmek suretiyle, başka önerileri susturmayı istemekten ziyade-kendisinden bahsettiğim, ve o kadar geçici, henüz o kadar belirsiz hissettiğim bir söylemin içinde yavaş yavaş biçimini bulan bu beyaz yeri tanımlamaya çalışmaktır.

* * *

- Söylediğiniz şeyden emin değil misiniz? yeniden değişecek, size sorduğumuz sorulara göre yerinizi değiştirecek, itirazların sizi gerçekten konuşulduğunuz yere doğru yönelttiğini söyleyecek misiniz? sizi olmakla suçladığımız şey olmadığınızı bir defa daha söylemeye mi hazırlanıyorsunuz? Önce, gelecek kitabınızda, size başka yerde yeniden birden bire ortaya çıkmak, başka yerde yeniden ve şimdi yaptığınız gibi bunu küçümsemek olanağını verecek olan çıkış yolunu mu düzenliyorsunuz? Hayır, hayır, beni gözetlediğiniz yerde değilim; fakat size gülerek baktığım buradayım.

- Eh, şimdi, düşünüyor musunuz ki, ben bunca sıkıntıyı ve bunca sevinci yazmaya başlayacağım, inanıyor musunuz ki -biraz ateşli bir elle-beni maceraya götürecek, sözümün yerini değiştirecek, ona yer altı geçitleri açacak, onu kendinden uzaklaştıracak olan, kendisinde kaybolacağım ve sonuç olarak artık hiçbir zaman rastlamak zorunda olmayacağımın göze göründüğü labirenti eğer hazırladıysam, bunda başı eğik olarak ayak direyeceğim. Hiç kuşkusuz, benim gibi daha pek çok kişi, artık veçhe sahibi olmamak için yazıyor. Bana kim olduğumu sormayınız ve aynı kalacağımı söylemeyiniz: bu bir medeni hal ahlâkıdır; bu ahlâk kağıtlarımızı yönetir. Yazmak söz konusu olduğu zaman bizi serbest bıraksın.
 
esvedeyn114 isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alt 07-13-2013   #2
amaraghi
 
amaraghi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2012
Mesajlar: 75
User ID: 402
Tecrübe Puanı: 6516453
Reputation: 65164487
amaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üyeamaraghi Süper Üye
Standart

tesekur de boylesi yarim kitap ekleme ekliyeceksen kitapin tamanini ekle kitapin tamami 256 sayhfedir gozun.birde bilgi ekolunden bahsediyon ekol ysrim olursa.beyinin kayisi cok erken isinir o yuzden kayisi yakar,
 
amaraghi isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alt 07-13-2013   #3
canacan
 
canacan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2013
Mesajlar: 1.044
User ID: 18246
Tecrübe Puanı: 119002991
Reputation: 1190029856
canacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üyecanacan Süper Üye
Standart

Sen başkasına akıl vereceğine önce yazdığın iletileri dönüp bir kontrol etsene. İnsanı Türkçeden soğutuyorsun...!!
 
canacan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Alt 07-13-2013   #4
25Temmuz

 
25Temmuz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2012
Mesajlar: 11.457
User ID: 75
Tecrübe Puanı: 125599260
Reputation: 1255992449
25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye25Temmuz Süper Üye
Standart

Yasaklı yayınevine ait...
Yasaklı yayınevleri listesi[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]

Konu açmadan önce konrol edin benim saatlerimi çalıyorsunuz
 
__________________
25Temmuz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Konu Kapatılmıştır

Etiketler
bilginin arkeolojisi, michel foucault


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Michel Foucault - Cinselliğin Tarihi musti34 Tarih Kitapları 9 08-07-2016 18:46
Imre Lakatos & Alan Musgrave (Ed.) - Bilginin Gelişimi ve Bilginin Gelişimiyle İlgili akademya Felsefe - Sosyoloji Kitapları 6 05-26-2014 09:18
Michel Foucault - Hapishanenin Doğuşu TuRuKhA İstekleriniz - Önerileriniz - Teklifleriniz 2 04-30-2013 01:00
Michel Foucault - Toplumu Savunmak Gerekir Filiz Vural Tarayacaklarımız - Tüm Bölümler İçin 6 05-24-2012 15:09


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 05:08.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.